Birbirine Tutunarak Güçlenme Hikayesi: Bir Gün, 365 Saat

Çok sevgili yönetmen arkadaşım Eylem Kaftan’ın pandemi döneminde çektiği ve bugün hala festival festival dolaştığı filmi Bir Gün 365 Saat filmini nihayet İstanbul Film Festivali’nin son günlerinde izleme şansı buldum. Cinsel istismar, ensest, pedofili gibi konular ne yazık ki dünyanın her yerinde yaygın olmakla birlikte ülkemizde rahatça konuşulamayan, daha çok yok sayılan, üstü kapatılan durumlar. Toplum baskısı, tehdit, ölüm korkusu ve benzer nedenlerle gün yüzüne çıkamayan nice korkunç hikayede türlü şiddete maruz kalan ya da hayatını kaybeden insanların haberleriyle dolu çevremiz aslında. Açıkçası bu konuda bize umut veren gelişmeler duymuyoruz, öğrendiğimiz her acı hikaye bizi daha da umutsuzlaştırıyor. Bu kişilerin haklarını savunacakları ortamlar olmadığını, adaletin yerini bulmadığını düşünüp daha da karanlığa çekiliyoruz.

Yönetmen öz babaları tarafından istismara uğrayan çocukların/gençlerin gerçek hayat öykülerini belgeselleştirirken, alıştığımız ve belki biraz da sıkıldığımız stilde, üst üste röportajlardan oluşan basmakalıp bir belge film çekmek istememiş. Gerçek hikayelerini dinlediği kızların, yaşadıkları istismara hayır dedikleri ve bu yolda adım attıkları zamanları canlandırmalarını istemiş. Başta çekinen, utanan kızlar daha sonra “biz neden utanıyoruz, bize bunu yaşatanlar utanmalı, biz utanacak bir şey yapmadık.” diye düşünerek fikir değiştirmiş ve Kaftan’ın ve ekibinin teklifini kabul etmişler.

Filmde üç genç kızın babaları tarafından uğradıkları istismarlar sonucunda kurtulmak için çareler ararken yollarının kesişmesini, birbirlerine destek oluşlarını, üçünün de annelerinin ne yazık ki kızlara destek olamamalarını ve bu kızların haklarını arayışları sonucunda sığınma ve avukat haklarını öğrenişlerini, babalarını mahkemeye verişlerini ve dava sürecinde birbirlerine yoldaşlık, kızkardeşlik edişlerini izliyoruz. Kız çocuklarını istismar ettiğini öğrenmiş ve eşinden şikayetçi olarak kızlarının yanında olmuş bir anneyle tanışıyorlar bu süreçte kızlar. Anne, kızlara kendi yaşadıklarını anlatıyor. Böyle bir şeyin gerçek olabileceğine asla inanamadığını ancak ne yazık ki eşini suçüstü yakaladığını ve hem kızlarının hem de kendisinin psikolojik tedavi sürecinde olduklarını anlatırken, diğer kızlar gözyaşlarını tutamıyorlar, elbette seyirci olarak biz de.

Ancak böylesi zor ve sert bir konuyu ele alan bu belgeselde zerre ajite edilmiş durum yok. Filmde neredeyse estetize edilmiş gibi, steril bir atmosfer var başından sonuna. Olayların gerçek oluşu boğazınıza bir yumru gibi oturuyor elbette ve duygulanıyorsunuz ama gazetenin üçüncü sayfasında okuduğunuz bir haberin yorumsuzluğuna rağmen saf gerçek nasıl canınızı acıtırsa bu belgeseli izlerken de canınızı yakan saf gerçek oluyor. Duygularınızı istismar edecek bir müzik, bir açı, bir kurgu biçimi kullanılmamış. Hatta bir sahnede iki kız taksiyle birlikte yaşayacakları eve doğru, özgürlüklerine doğru giderken radyoda Ahmet Kaya’nın “Tezgahtar Nebahat” şarkısı çalmaya başlıyor ve kızlar pencereden sarkarak avaz avaz bu şarkıyı söylemeye başlıyorlar, yüzlerinde kocaman bir gülüşle… Neşeli bir kurgu film izler gibi hissediyoruz bu ve benzeri bir-iki sahnede.

Filmin sonunda bu kızların babalarının aldıkları hapis cezalarını ve kızların artık kendi yollarını çizebilmiş olduklarını, eğitimlerini hukuk, psikoloji gibi alanlarda devam ettirdiklerini öğreniyoruz. Müthiş umut dolu bir atmosferle, mutlu yüzlerle sonlanıyor film.

Yazımın başında da belirttiğim gibi hak mücadelelerinin olumlu sonuçlanmadığı yüzlerce olayla karşı karşıya kalıyoruz ne yazık ki toplumumuzda. Artık adalet sadece bir kadın adı, gibi cümleler kuruyoruz kendi aramızda. Seslerini duyuramayan mağdurlar, aleyhte alınmış kararlarla dolu dava dosyaları, boş yere yiten yıllar, kayıp yaşamlar, biten ömürler… Hal böyleyken Bir Gün 365 Saat belgeselinde dört adet istismar dosyasında adaletin yerini bulduğunu öğrenmiş olmak insanı şaşkın bir mutluluk hissiyle bırakıyor. Alışmadığımız bir son. Güvenin kalmadığı, umutların tükendiği bir coğrafyada tertemiz bir umut, hem de gerçek, kurmaca bir hikaye değil. Belgeseli bu yönden kıymetli buluyorum. Her şeyden önce, işer yarar bilgiler veren bir belgesel: Kadına yönelik şiddete karşı mağduru koruyan mekanizmalar iyi işler çıkartabiliyor, öğreniyoruz ki. Mağdurların ücretsiz avukat hakları var. Sığınma evinde 6 aya kadar kalma hakları var. Belgeselde yer alan bu cesur kızlar, istismara uğrayan ama korkan, sesini çıkaramayan, belki haklarını bilmedikleri için hareket edemeyen kişiler için birer rol model olabilirler. Onlara cesaret verebilir, kimlere, nerelere başvurulabileceği ile ilgili bir çıkış kapısı rolü üstlenebilir bu film.

Bir açıdan bakıldığında, her şey bu kadar güllük gülistanlık mı, her şey bu kadar kolay mı, yoksa bu kızların yaşadıklarında şans faktörünün de payı var mı gibi sorular gelebiliyor insanın aklına. Ancak yine de başından sonuna takip edilmiş ve gerçekleri ortaya koymuş bir belgesel yapım olarak bu yönüyle sorumluluk sahibi bir film olduğunu düşünüyorum ve daha çok izlenmesi gerektiğinin altını çizmek istiyorum. Kitlelere ulaşabilmesi açısından festivallerde gösterilmesinin yanı sıra vizyona da girecek olmasına sevindim. İlgili farklı gösterim alanlarında da yer verilmesi gereken, kıymetli bir yapım Bir Gün 365 Saat. Konuşulmayan konuları konu edinmesi, belki tartıştıracak olması açısından bile kıymetli. Reha Erdem’in filmlerinden aşina olduğumuz başarılı görüntü yönetmeni Florent Herry’nin filmin dokusuna kattığı hoşlukları da söylemeden geçmemiş olalım. Marc Collin‘in filmin anlatısının genel tonuna uyacak şekilde değişken kullandığı müzik ve Burçak Yurdakul‘un özenli kurgusu da amacına hizmet ediyor ve teknik açıdan da başarılı, farklı bir belgesel çıkıyor karşımıza. Bulduğunuz yerde izlemeniz önerisiyle…

43. İstanbul Film Festivali’nde İzledim: Kalak

Kalak Official Trailer

Bu sene kişisel yoğunluklarım sebebiyle takip edememiş olduğum 43. İstanbul Film Festivali’ni son günlerinde iki film izleyerek ucundan yakalayabildim. İlki yakın arkadaşım yönetmen Eylem Kaftan’ın Bir Gün 365 Saat adlı belgeseli, ikincisi ise bu yazının konusu Danimarka, İsveç, Norveç, İzlanda, Hollanda, Finlandiya ortak yapımı, Kalak.

Bir babanın genç oğluna oral seks yapışıyla açılıyor film. Baba oğul olduklarını sonradan öğreneceğiz. Bir sonraki sekansta, oğul daha ilerki yaşlarında geleneksel bir Grönland dans dersinde görülüyor. Öğretmen maske dansı için kendi yüzünü boyuyor ve bir yandan da maskenin üç bölümden oluştuğunu açıklıyor: komedi, cinsellik ve ruhlar krallığı. Ve üç renkle boyuyor yüzünü: kanı ve yaşamı simgeleyen kırmızı, ruhlar krallığını ve gizemi simgeleyen siyah ve atalarımızın anısı olan kemikleri anlatan beyaz. Son olarak, öğretmen ilkel bir şekilde dans ederken güçlü bir müzik devreye giriyor.

İsveçli sinemacı Isabella Eklöf’ün Kim Leine ve Sissel Dalsgaard Thomsen ile birlikte yazdığı, başrollerini Emil Johnsen, Asta Kamma August ve Søren Hellerup’un paylaştığı ikinci uzun metrajlı filmi Kalak bu şekilde etkileyici bir açılışa sahip. Sanki filmde de mizah, cinsellik ve atalarımızdan gelenlerin anlatımının bir karışımı var. Film, Kim Leine’in aynı adlı romanından uyarlanmış ve ergenlik çağındayken babası tarafından cinsel istismara uğrayan bir erkeğin gerçek hikâyesini konu alıyor. Jan artık otuzbeşlerinde bir erkek hemşiredir ve karısı ve iki çocuğuyla Danimarka’dan Grönland’a taşınmışlardır; burada yerel kültüre entegre olmaya ve bir “kalak” olmaya çalışır – Filmde Kalak kelimesinin, hem “gerçek” hem de “kirli” bir Grönlandlı olmayı ifade eden çift anlamlı bir terim olduğu açıklanıyor.

Jan’ın geçmişinden kaçma yolculuğuna dayanan Kalak, çocukluğumuzda bizi etkileyen ve hayatımız boyunca bizimle kalan yaralar ve bu yaraların hayatımıza etkileri hakkında çarpıcı bir film. Ana karakterimiz Jan evli olduğu halde başka Grönlandlı kadınlarla ilişkiye giriyor ve bu ilişkiler esnasında, diyaloglarda tüm insanların içsel yalnızlığına, sevme ve sevilme arzusuna ve bunu seks, kabul görme ve yakınlık yoluyla arayışına bakmak adına açılımlar gerçekleşiyor. Jan’ın iletişim kurduğu her kadın birbirinden çok farklı, Jan çocuksu bir merakla onları tanımak ve her biriyle yakınlaşmak istiyor, fakat her birinin farklı farklı travmaları da var ve hepsi Jan’ın o çocuksu heyecanında derin yalnızlık duygularını ve acılarından kaçınma ihtiyaçlarını paylaşıyor. Jan ile bu kadınlardan biri arasında geçen ve belki de filmin özünü ortaya koyan sarsıcı bir diyalog vardı: Jan kadınlardan biri için adeta bir takıntı haline geliyor, yalnızlığını Jan ile gidermek ona ilaç gibi gelmiş durumda, Jan ise artık kadından uzaklaşmak istiyor, kadın ona çok yalnız olduğunu söylüyor ve Jan da ona aslında herkesin yalnız olduğunu, herkesin paramparça olduğunu söylüyor. Filmin geneline baktığımızda hepimizin içten içe bildiği bu gerçeğin bir özetini izlediğimizi fark ediyoruz. Kendi travmalarıyla yüzleşmeye çalışırken yalnızlaşan ve birbirine değerek içindeki boşluğu yenmeye çalışan insan evladı…

Filmde karakterler çok iyi tasarlanmış, hikayenin içinde izleyiciye kişilerin yakınlıkları ve aralarındaki ilişkiler anlamlı diyaloglar ve biraraya gelmeler yoluyla çok güzel aktarılıyor, söyledikleriyle de söylemedikleriyle de… Karakterlerin karmaşıklığı ve sebepleri, çatışmaları, duygularının alt tonları, insanın çelişkili doğası ve aynı anda hem birbirlerini incitip hem de sevebilmeleri…Hepsi çok net. Sade bir anlatıma sahip film, kasvetli bir yanı da var, mizahi dokunuşlarla o kasvetten çıktığımız anlar da var ama genel olarak yavaş tempoda bir film. Bir saldırı ve bir yangın meselesiyle temponun yükseldiği ve seyiryici heyecanlandıran anlar var. Film hafiflik ve derinlik arasında gidip geliyor, seyirciyi ustalıkla harekete geçiriyor. Jan’ın kalbine, arayışına, yalnızlığına ve bununla birlikte ruhunun en karanlık yerlerini keşfetmesine doğru çıktığı yolculukta ona eşlik ediyoruz.

Jan’ın ilişkileri bir yandan örtük bir siyasi anlam da içeriyor olabilir: Bir sahnede Grönland ile onu sömürgeleştirmiş olan Danimarka arasındaki huzursuz ilişkiye işaret ettiğini düşünebileceğimiz bir grafiti parçası görüyoruz ‘NAZI DANE GO HOME’ (Danimarkalı Nazi, evine dön) yazıyor. Jan ise kaçmayı seçtiği topluma tamamen entegre olma ihtiyacı hissediyor ve bir Kalak olarak anılmak istiyor.

Filmde mekansal olarak Grönland’in hem kırsalına hem kentsel yerleşimine ait güzel ve sade manzaralarla karşılaşıyoruz. Kutup havası adeta iliklerimize işliyor.

Jan’ı canlandıran Emil Johnsen, mimikleriyle, gözleriyle, beden diliyle duygularını izleyiciye geçirme yönünden olağanüstü bir performans sergiliyor. Uzun süredir bir rolü bu kadar üstüne giymiş ve içselleştirmiş bir oyuncu izlememiştim diyebilirim. Sevgi dolu bir aile babası olan Jan’ın hem hayranlık uyandıran yönlerini hem de o sakin ve güleryüzlü, çocuksu yüz ifadesinin altındaki yıkıcı cehennem ateşini seyirciye geçirmeyi başarıyor genç oyuncu. Jan’ın babası rolündeki Hellerup’un performansı da dikkat çekici. Sadece kendine hizmet eden o kayıtsız özgürlükçülük konuşmaları, ensest ve pedofil hallerinden asla pişmanlık duymayan halleriyle ahlaksız baba rolünü hakkıyla yerine getiriyor o da. Sonuçta karşımızda sakin sessiz olduğu kadar kutup havası gibi iliklerimize işleyen ve tüylerimizi ürperten bir hikayeye sahip, düşündürücü ve akılda kalıcı bir film var.   

Do Not Disturb – Cem Yılmaz’ın Son Filmi

Cem Yılmaz’ın yazıp yönettiği Ayzek ile Bir Gece / Do Not Disturb Netflix’te yayında. Filmi bugün izleme fırsatım oldu. Muhteşem galasına davetli değildim (cümle sitem içerir 🙂 ) ancak meslektaşlarımın hikayelerinden gördüğüm kadarıyla filmin teması ile bağlantılı çok çekici tasarımlarla hazırlanmış müthiş bir gala ve gösterim düzenlenmiş. Yakışır.

Cem Yılmaz sinemaya fevkalade aşık bir kişi. İyi ki karikatürler çizmiş, iyi ki stand-up gösterilere başlamış, iyi ki kendini çok sevdirmiş. Bu yolda ilerlerken taşları öyle güzel ve sağlam dizdi ki sonucunda başarılı bir senarist ve yönetmen de oldu çünkü bu aşkının karşılık bulmaması üzücü olurdu hem kendisi hem de bizler açısından. Bu konuda çok mutlu olduğunu, çok tatmin hissettiğini sezinliyorum. Artık o Türk sinemasının önemli bir ismi.

İngilizce’de “gifted” kelimesiyle açıklanan isimlerden Yılmaz. Doğuştan yetenekle dünyaya gelmişlerden, ödüllendirilmişlerden yani. Kendini ifade yeteneği çok yüksek her şeyden önce. Bunu karikatürlerinden stand up showlarına, yazdığı senaryolardan katıldığı söyleşi programlarındaki açıklamalarına dek pek çok farklı yerden anlamamız mümkün. Zekası empati ve gözlem yeteneğiyle birleşince ortaya kıvamlı, keyifli bir sonuç çıkıyor. Kendine has bir cazibesi olduğuna da inanıyorum, cazibeden kastım, ses tonuyla, mimikleriyle izleyenlerin hafızalarında yer eden, kendini kabul ettiren birtakım nev-i şahsına münhasır özellikler. Yakışıklı ya da sempatik olmaktan bağımsız, daha tanımsız özellikler bunlar, sadece Cem Yılmaz’da yok elbet, göz önünde olan bazı kimselerde, anında içimizden biri olabilme nitelikleri mevcut oluyor ve bunu gerçekten de varolan yeteneklerin yanı sıra bazen ses tonları, hal ve tavırlar hatta bazen güzellikten bağımsız farklı fiziksel özellikler bile sağlayabiliyor.

Cem Yılmaz’ın maddi bir başarı peşinde koşmaya –  en azından artık –  ihtiyacı olduğunu düşünmüyorum. Ancak kendisi, onu izleyenlerin düşüncelerini oldukça fazla ciddiye alan biri. Bunu da yine çıktığı bir programda dile getirmişti. “Konuyla ilgili ne düşündüğüm bana kalır ancak yaşadığım müddetçe herkesin söylediğini ciddiye alırım çünkü zaten şu anda ciddiye almamız gereken dönemde yaşıyoruz, ancak kalıbı dinlendirirken benim hakkımda kimin ne söylediğini ciddiye almam gerekmeyecek” demişti esprili bir dille. Anlatım tarzı çok komik olduğundan stüdyoyu kırıp geçirmişti ancak aslında söylediği bir o kadar da soğuk gerçeğin ta kendisiydi bana sorarsanız. Üreten, sanatçı kişilerin yaşamaya devam ettikleri süre boyunca ürettikleriyle ilgili dışardan gelen düşünceleri önemsememesi pek de gerçekçi gelmiyor kulağa, bu bağlamda kendisini amatör ruhlu ve samimi buluyorum.

Hayran olmaktan kendimi alamadığım Cem Yılmaz’a düzdüğüm methiyeleri bitirmeye çalışarak Do Not Disturb filmine geleyim. 2019 yılında yayımlanan “Karakomik Filmler: 2 Arada” filminde kendisinin canlandırdığı Ayzek karakterine odaklanan “Do Not Disturb”, bu şekilde bir spin off olma özelliği taşıyor. Filmde Cem Yılmaz’a Seda Akman, Zafer Algöz, Celal Kadri Kınoğlu, Bülent Şakrak, Nilperi Şahinkaya, Özge Özberk ve Ahsen Eroğlu eşlik ediyor. Komedik bir yapısı olsa da filmin oldukça duygusal ve dramatik yönleri var ve bana kalırsa ağır basıyor. Bir dönem özellikle stand up gösterileriyle Türkiye’de mizahı başka bir yere taşımış olduğu için üzerine yapışan “güldürdü” “güldürmedi” polemiği artık son bulsa iyi olacak. Cem Yılmaz’ın kaleminin tadında güldürürken hüzünlendirmek var bana soracak olursanız. Hikayelerinde çoğunlukla kaybeden karakterleri anlatmayı, onlara konuşulmayanı konuşturmayı seviyor Yılmaz. Hokkabaz’daki İskender ve Maradona, Pek Yakında filmindeki Zafer, Gora’da Arif… Hatta Erşan Kuneri.

Kendine Ayzek ismini vermiş olan Metin de bozuk dişleriyle güldürürken iç dünyasıyla hüzünlendiriyor bizi. Yokluktan gelmiş ve eğitimsiz, düz, naif biri ama kafası çalışıyor ve kendini aşmak istiyor. Kısa yoldan da aşabileceğini düşünüyor çünkü günümüz dünyası zaten bunu pompalamıyor mu herkese? Sosyal medyayı biraz takip edip her şeyin uzmanı olabiliyoruz (!), bilgi ve özellikle de birikim artık bir Google aramasıyla bertaraf edilen tanımlar. “Zahmetsiz şölen istiyorsunuz, olmaz öyle” diyor edebiyatçı Bahtiyar.

Son dönem stand up şovlarıyla ve Karakomik filmleriyle “gündemi yakalayamıyor, dede gibi tespitleri var” eleştirisine sert bir tokat gibi Do Not Disturb. Ayzek bir Google aramasıyla şiir okuyarak edebiyatçı olunabileceğini, son model telefonu ve instagramda binlerce takipçisi olan birinin hayatta başka hiçbir derdi olamayacağını düşünen, standart bir günümüz yurdum insanı.  Daha doğrusu sosyal medyanın aşırılıklarının getirdiği güncel sonuçların adeta nefes alan ayaklı sembolü Ayzek.

Karakomik’te başladığı gerilim temasına devam ediyor Yılmaz bu yapımda da. Bu anlamda da sınırlarını zorladığını düşünüyorum ve iyi de yapıyor. Cem Yılmaz filmlerinin artık kendine has bir sinematik rengi, bir dili, bir atmosferi olmaya başladı, bu filmde de o imzayı görüyoruz. Yaratıcı, masalsı ambiyanslar oluşturmakta ustalaştı, özellikle eczanede geçen sahneler çok başarılı, zaten galanın temasına da bu yansımış. Kendine has sinematik evrenini oluştururken kendini tekrar eden hikayeler yazmıyor Yılmaz ki bu da sevindirici. Müzikler, kurguya has bazı özgün denemeler de oldukça yerinde ve tatmin edici.

Oyuncular da rollerinin hakkını veriyorlar. Sevgili Özge Özberk’e, üzerine yapışmış olan sarışın cici kız rolünden farklı bir karakter çizilmiş olmasına çok sevindim ancak burada ona biçilmiş olan bu başarılı kostümün altında ne yaparsa yapsın şaşıracağımız için mi onu başarılı buluyoruz yoksa gerçekten oyunculuğunu konuşturmuş mu, bunu ayırd edebilmemiz için yeterli sürede kendisiyle vakit geçirdik mi bu filmde, biraz şüphedeyim. Kariyerinde bu minvalde karakterlere daha çok can verir ve bizi şaşırtır diye umut ediyorum. Özlemişiz.

Bana sorarsanız filmin sürprizi Ahsen Eroğlu. Suhal karakterini kanlı canlı hale getirmiş diyebilirim, çok büyük bir zevkle izledim, tebrik ederim. Celal Kadri Kınoğlu ve Nilperi Şahinkaya ise ne şaşırtıyor, ne üzüyor, kendilerine çok uygun roller verilmiş, onlar da başarıyla yerine getirmişler. Bülent Şakrak da performansıyla gayet öne çıkan oyunculardan filmde. Çok çok az rolü olsa da Seda Akman’ın filmin içine girememiş, uyumlanamamış olduğu hissiyatına kapıldım. Sevgili Zafer Algöz’lü sahneler de var ile yok arası ve bildiğimiz, aşina olduğumuz bir Zafer Algöz performansı. Ayzek Metin rolünde Cem Yılmaz da lezzetli bir performans sergilemiş bu katmanlı karakteri canlandırırken.

Son olarak, sinema yazarlığının yanısıra iyi yaşama dair işler de yapan, yogayla, sağlıklı beslenmeyle ilgilenen biri olarak bu dünyaların şarlatanlarına yapılan göndermelere de bayıldığımı dile getirmek isterim. “Önce kendine kıymet ver” bilgeliği sosyal medyada o kadar yanlış ve sağlıksız bir yerden pompalanıyor ki, Ayzek’in videoarıyla fenomen olmuş bir sağlıklı yaşamcıya sorduğu şu soruyu bu yazıya birebir eklemek isterim: “Sen videolarında bir kendine dön bak diyor musun, hayır demiyorsun. Ne diyorsun? Kendini merkeze koy. Ben kimim ya? Belki ben g*tün tekiyim? Bir kişiyle bir iletişim kurmam için bir şey öğretmiyorsun bana.”

Bireysellik adı altında yalnızlaştırılan ruhların çağındayız biz. Önce kendimizi sevmeyi hiç öğretmediler, şimdi de kendimizden başka kimseyi sevmeyelim istiyorlar. Düzen bu, çark bu. Çık bu sistemden diyor aslında Cem Yılmaz, kah güldürerek, kah hüzünlendirerek. Biraz gererek, çokça iyi vakit geçirterek. İyi de ediyor vallahi.

Un beau matin/One Fine Morning/Güzel Bir Sabah

2022 Film Ekimi kapsamında Kadıköy Sineması’nda izleme fırsatı bulduğum Un beau matin/One Fine Morning/Güzel Bir Sabah, Fransız yönetmen Mia Hansen-Løve’ın altıncı uzun metrajı imiş, benim ise izlediğim ikinci filmi.

Sinema kariyerine oyuncu ve ‘Cahiers du cinéma’ dergisinde film eleştirmeni olarak başlayan Hansen-Løve’a ait 2021 yapımı Bergman Island/Bergman Adası filmini izlediğimde kendine has tarzından etkilenmiş ve yönetmenin diğer filmleriyle ilgili minik bir araştırma yaptıysam da başka izleme fırsatı bulamamıştım. Oyunculuğunu çok beğendiğim Lea Seydoux’un yönetmenin bahsetmekte olduğumuz son filminde oynadığını öğrenince bu iki kadının birlikte nasıl bir iş çıkardığını oldukça merak ederek aldım biletimi.

Öncelikle şunu söylemeliyim ki sadece iki filmini izlemiş olsam da yönetmenin sade ve küçük hikayeleri devleştirebilme yeteneği olduğunu hissediyorum, en azından izlediğim iki filmi de bunu geçiriyor seyirciye bana sorarsanız. Devleştirme derken iki filmde de büyük olaylar, şoke edici gelişmeler, katarsisler gerçekleşmiyor ancak hikayenin etkisi devleşiyor sanki, anlatılan hikayenin kendisinin kağıt üzerindeki naifliğiyle kıyaslandığında.

Güzel Bir Sabah adlı filmin hikayesi Fransa, Paris’te geçiyor. Önce Seydoux’un canlandırdığı Sandra karakteriyle tanışıyoruz. Kendisi başarılı bir mütercim tercüman ve Paris’te 9 yaşlarındaki kızıyla yalnız yaşıyor. Kısacık saçlı, aşırı derecede sade giyinen, makyaj yapmayan, sessiz, uyumlu bir kadın Sandra. Çalışmadığı zamanlarda hasta babasının evine giderek onunla yakından ilgileniyor. Babası Georg herkesin hayranlık ve saygı duyduğu bir felsefe öğretmeniyken zor bir hastalığa yakalanmış. Sandra’nın anne babası zamanında ayrılmışlar ve babası başka bir kadınla evlenmiş. Hastalığı dolayısıyla zihni bulanık olan babanın ağzından düşürmediği tek isim ise yeni eşi. Hastalık durumundan dolayı bir bakımevine yerleşmesi gerektiği kararını ise ailece karar vermek zorunda kalıyorlar, Sandra’nın annesi, annesinin yeni eşi, Sandra’nın kız kardeşi ve eşi, Sandra. O bakımevi senin bu bakımevi benim dolaşıyorlar ve bazı sorunlar yaşandığında hemen yeni bir bakımevine alınıyor yaşlı adam. Babasına düşkün ve hassas Sandra için zor günler…

Sandra çalışmadığı ve babasıyla ilgilenmediği zamanlar ise kızıyla veya tek başına parka gidiyor, yürüyüş yapıyor. Bu yürüyüşlerin birinde kaybettiği eşinin arkadaşlarından Clement ile karşılaşıyor. Bu karşılaşma sonrası Clement ile sık görüşmeye başlıyorlar ve hızlı bir şekilde aralarında bir çekim oluyor ancak Clement’in başka bir şehirde eşi ve çocukları var. Clement ve Sandra’nın yaşadığı aşk ise tutkulu ve gerçek. Clement Sandra’ya karşı hep dürüst oluyor ve ara ara “bu ilişki bu şekilde devam edemez” diyerek eşinin, çocuklarının yanına dönüyor ama daha sonra yine kendini Sandra’ya çekilmiş olarak buluyor.

Sandra hayatının tüm aşamalarında pasif bir tutum sergilemek durumunda kalmış görünüyor. Babası için elinden gelen mücadeleyi verse de onun elinde olmayan durumlar var ve bu onu üzüyor. Clement’e ise vazgeçilmez derecede aşık ancak onun da gelip gitmelerine karşı hiçbir tavır sergileyemiyor, sadece ergenliğe yeni girmiş genç kızlar gibi sevgilisi gelince seviniyor, gidince üzülüyor ve ondan gelecek bir cep telefonu mesajına hasret günler geçiriyor.

Sandra babasının gün geçtikçe hafızasını daha çok yitirmesine, kendisini neredeyse hiç hatırlamamasına, tek sayıkladığı kişinin ikinci eşi olmasına aslında çok içerliyor, kalbi çok kırılıyor. Ancak babasını ziyaret etmeye, onun isteklerini karşılamaya devam ediyor. Kendi hayatını yaşamak adına sınırlarını da koymaya çalışıyor ve bir ölçüde başarabiliyor diyebiliriz.

Aşık olduğu adamın da her şeyi bırakarak ona gelmesini, sadece onun olmasını istiyor elbette ama ailesini bırakamamasını da bir yerde anlıyor ve canı çok yansa da sevdiği adamın bir gün tamamen ona geleceği günü beklemeyi, bu umutla yaşamayı tercih ediyor.

Bu hikayeyle yönetmen bir açıdan bize sevginin bedellerini betimlemeye çalışıyor sanki.  Bizi ne kadar incitse de hayatımızda sevgi olmadan devam edemediğimizi açık ediyor.

Babasının hayatta en çok değer verdiği şey olan kütüphanesi ve yüzlerce kitabını ne yapacaklarını şaşırıyorlar ailece evi boşaltırlarken ve çoğunu ona hayran öğrencilerine vermeye karar veriyorlar. Öğrencileriyle sohbet ederken Sandra bir yerde, babası hala yaşamaktayken bile, onun ruhunu ancak bu kitapların arasında hissedebildiğini, bakımevinde yatmakta olan bedenin sadece bir araç olduğunu, babasını babası yapan şeyin bu kitap seçkisi ve bu bilgiler ışığında yarattığı dünya olduğunu söylüyor. Gerçekten de sevdiğimiz kişilerin sevdiği, kıymet verdiği şeyler onları yaşatmaya devam eden önemli detaylar haline geliyor. Bu noktada film başrole babayı da alıyor, hastalığından dolayı tanıyamadığımız bu adamın sağlığındaki yaşamında kendine ve çevresine kattıklarını müzikler, kitaplar sayesinde biraz da olsa koklamış oluyoruz sanki. Bir gün Sandra babasının günlüğünü buluyor ve günlüğüne hastalığının başlarında yazmış olduklarını okuyor, babası hafızasını yitirmekten korktuğu için kendi hayat hikayesini bir anı kitabı olarak yazmak istediğini not almış ve kitabın adı da: Güzel Bir Sabah olacakmış. Ne yazık ki bu otobiyografik kitap hiçbir zaman yazılamayacak ama fark ediyoruz ki Georg, ailesine, öğrencilerine kattıklarıyla yaşayacak… Yakın bir akrabamın bakımevinde olduğu, hayatta en sevdiğim insan olan anneannemi de yeni kaybettiğimiz bir dönemde bu filmi izlemiş olmamın beni kişisel olarak ayrıca etkilediğini söylemem gerek.

Filmin en büyük artısı ise bu denli duygusal yönü ağır basan, gerçekçi, hayatın içinden konulara rağmen, filmin ambiyansının hafifliği, hafif mizahi bir dille o ağır yükü üzerimizden alışının başarısı. Mekanlar, giysiler, diyaloglar renkli, lezzetli. Gözleriniz yaşlı çıkmıyorsunuz salondan ama filmin etkisi üzerinizde bir süre kalıyor. Seydoux, sevgilisi rolünde Melvil Poupaud ve babası rolünde Pascal Greggory bu gerçekçi hikayeye oyunculuklarıyla çok şey katıyorlar. Güzel Bir Sabah, güzel bir sabah pencereden baktığınızda göreceğiniz bir kuşun size mutluluk vermesi ve rüzgarın sizi üşüterek tedirgin etmesi kadar gerçek ve doğal bir film.

Yazı Sadibey.com sitesinde yayınlanmıştır.

Reha Erdem filmi Seni Buldum Ya!’nın Çevrimiçi Galası MUBI’de!

Başarılı yönetmen Reha Erdem’in Zoom üzerinden çektiği kara komedisi Seni Buldum Ya!, yarından itibaren (13.03.2021) MUBI’de gösterime giriyor.

200’e yakın ülkede izlenebilecek filme özel hazırlanan “Çevrimiçi Gala” yarın akşam saat 20:00’de başlayacak.

Gösterim öncesi Muammer Brav’ın sunumuyla gerçekleşecek kırmızı halı seremonisine Reha Erdem’in yanı sıra filmin oyuncuları Serkan Keskin, Nihal Yalçın, Bülent Emin Yarar, Ezgi Mola, Taner Birsel, Tilbe Saran, Esra Bezen Bilgin, Tansu Biçer ve Ecem Uzun katılacak

Gösterimin ardından Reha Erdem’in sinema yazarı Esin Küçüktepepınar’ın sorularını yanıtladığı bir sohbet yayında olacak.

Karantinayı fırsat bilip çevrimiçi bir suç ağı kurmuş iki dolandırıcının yaşadığı trajikomik olayları konu alan film 13 Mart’tan itibaren sadece MUBI’de izlenebilecek.

Psikesinema 28. Sayısı Yayında!

Mart- Nisan 2020 Sayısı Bayilerde

Bu sayıda, aynı zamanda Büyükada’dan komşularım olan yönetmen çift Mehmet Bahadır Er ve Maryna Er Gorbac ile son filmleri Omar ve Biz hakkında yaptığım röportaj yer alıyor.

Psikesinema Mart 2020

2008’de ilk filmlerini çektiler: Kara Köpekler Havlarken. 2013’te ise Sev Beni adlı filme imza attılar.

Röportajdan…..

Kara Köpekler Havlarken, bir ilk film olmasına rağmen, adı hafızalara kazınmış, bilinen bir film oldu.

Bahadır: Evet, ben çok seviyorum filmin ruhunu, hala kendi yirmibeş yaşımı görebiliyorum filmde. Amerika’da bir film profesyoneli ile konuşuyorduk son filmimiz Omar ve Biz için, sizi hatırlıyorum, Kara Köpekler Havlarken’i çekmiştiniz diyor, on sene geçmiş, iyi bir kartvizit demek ki.

Maryna: Türkiye’de çok ödül almadı ama yurtdışında bile adını duyurdu galiba evet.

Çektiğiniz üç filme baktığımızda, bir yandan hiç birbirlerini çağrıştırmayan filmler, bir yandan da sosyolojik, ekonomik ve politik konulara değinen filmler. Omar ve Biz’de iki Suriyeli göçmenle komşu olmak durumunda olan emekli bir komutanın evrimini izliyoruz. Herkesin hassas olduğu, işlemesi zor bir konu, nasıl gelişti senaryosu? Gerçek bir hayat hikayesi mi?

Tesadüfen tanıştığımız Pakistan’lı bir göçmenin hikayesinden etkilendik ama onun hayat hikayesi değil…..

5 sayfalık, dolu dolu röportajın devamı Psikesinema Dergisi‘nde.

Basılı dergilere destek olalım.

Büyükada’da Tahtacı Fatma Belgeselini İzledik

suha arin
suha arin

2000 yılında Yeditepe Üniversitesi’nde Radyo TV Sinema Yüksek Lisans yapmaya başladım, yıllar içinde çok kıymetli öğretmenlerim oldu, çoğuyla hala görüşüyorum, Nurçay Türkoğlu hocam, Ayla Kutlu hocam, Tül Akbal Süalp hocam ve niceleri… Çok kıymetli bir öğretmenimizi ise çok erken kaybettik, ancak kalbimizdeki yeri o kadar sonsuz ki. Hem bize öğrettikleriyle, hem babacan, sevgi dolu tavrıyla: Süha Arın. Kendisini Şubat 2004’te kaybettik ne yazık ki.

Yıl olmuş 2020, Büyükada Adalar Kültür Derneği‘ne rahmetlinin çok değerli kardeşi Reha Arın‘ı çağırmak istedim, kıymetli eşleriyle birlikte onurlandırdılar ve 1979 yapımı Tahtacı Fatma adlı ödüllü belgeseli izledik. Yaklaşık 50 kişilik bir katılımla çok keyifli bir izlence oldu, arkasından Reha Arın ile dolu dolu sohbet ettik, izleyebilirsiniz:

Karakomik Filmler

Cem Yılmaz’ın her filminin basın gösterimine koşa koşa giderim. Ben gene neyse de, kendisi de yıllardır her filminin basın gösterimine koşa koşa geliyor, bu beni çok mutlu eden bir detay doğrusu. Filmden önce ufak bir konuşma yaptı, bu konuşmada canımız Sadi Bey’imize geçmiş olsun demeyi de ihmal etmedi. Filmi bizimle birlikte izledi ve çıkışta oyuncuların da katılımıyla basının sorularını yanıtladı. İşini bu denli ciddiye alması ve sorumluluk sahibi olması çok hoş.

Filmle ilgili düşüncelerime ise buradan ulaşabilirsiniz..

Kutu (The Box) Adlı Kısa Filmimizin İlk Özel Gösterimi Kadıköy’de Gerçekleşti

Ekipten ve oyuncularından biri olduğum Çağrı Dörter’in ilk kısa metraj filmi Kutu (The Box)Uluslararası Lift Off Sessions FilmFestivali ve Uluslararası First Time Filmmaker Sessions Film Festivali’nde yarışmak üzere resmi seçkiye katılmaya hak kazandı.

Yaşadıklarından sonra her şeyi bırakıp kimsenin onu bulamayacağı uzak bir köy evine kaçan bir kadının, kapısına dayanan ve elindeki paketleri alması için ısrar eden garip ve gizemli bir postacı tarafından huzurunun kaçırılmasını konu alan Kutu’da, gerilim ve gizem aynı anda artıyor.

The Box (Kutu) filmi, festival süreçleriyle birlikte Türkiye’nin çeşitli yerlerinde özel gösterimlerle de seyircilerle buluşacak. Geçtiğimiz Pazar filmimizin ilk özel gösterimini yaptık. Tüm katılımcılara ve destekçilere teşekkür ediyoruz.

Kutu (The Box) adlı kısa filmimizin fragmanlarına buradan ulaşabilirsiniz. 

Adalar Kültür Derneği’nde Rüzgarın Şarkısı’nı İzledik, Söyleştik

Kibar Dağlayan Yiğit imzalı belgesel Rüzgarın Şarkısı’nı izledik, üzerine uzun ve keyifli bir söyleşi yaptık adadan ve İstanbul’dan izlemeye gelenlerle.