Büyükada’da Tahtacı Fatma Belgeselini İzledik

suha arin
suha arin

2000 yılında Yeditepe Üniversitesi’nde Radyo TV Sinema Yüksek Lisans yapmaya başladım, yıllar içinde çok kıymetli öğretmenlerim oldu, çoğuyla hala görüşüyorum, Nurçay Türkoğlu hocam, Ayla Kutlu hocam, Tül Akbal Süalp hocam ve niceleri… Çok kıymetli bir öğretmenimizi ise çok erken kaybettik, ancak kalbimizdeki yeri o kadar sonsuz ki. Hem bize öğrettikleriyle, hem babacan, sevgi dolu tavrıyla: Süha Arın. Kendisini Şubat 2004’te kaybettik ne yazık ki.

Yıl olmuş 2020, Büyükada Adalar Kültür Derneği‘ne rahmetlinin çok değerli kardeşi Reha Arın‘ı çağırmak istedim, kıymetli eşleriyle birlikte onurlandırdılar ve 1979 yapımı Tahtacı Fatma adlı ödüllü belgeseli izledik. Yaklaşık 50 kişilik bir katılımla çok keyifli bir izlence oldu, arkasından Reha Arın ile dolu dolu sohbet ettik, izleyebilirsiniz:

Bohemian Rhapsody

Geçtiğimiz hafta Müslüm’ü izledik, sanatçı Müslüm Gürses’in hayat hikayesini konu alan biyografik bir yapımdı, fikirlerimi yazmıştım. Bu hafta Bohemian Rhapsody ile efsanevi Freddie Mercury’nin ve Queen grubunun gerçek hikayesini anlatan başka bir biyografik film izliyoruz. Vizyonda Yılmaz Güney’i konu alan bir belgesel de var ve önümüzde de vizyona girecek bir Whitney Houston biyografik filmi. Çoğunluğu müzikle de ilintili olan, bizi derinden etkileyen kişiler/gruplarla ilgili biyografik yapımlara doyduğumuz aylardayız sözün özü.

Ortaokul-lise dönemimde keşfetmiştim Queen’i. Kaset doldurduğumuz zamanlar, 90’lar. We Will Rock You’lar, We Are The Champions’lar. Ama beni çok etkileyen iki şarkı vardı: Show Must Go On ve Bohemian Rhapsody. Filme de adını veren ikincisi daha önce benzerine rastlamadığım bir tür olduğundan iyice ilgimi çekmişti. Çocukluğunda piyano dersi almış ve müziğe aşık biri olduğumdan, sekiz kulakla dinliyordum bu değişik adamın değişik grubunun benzersiz şarkılarını.

Daha ileriki yaşlarımda dinlemeye, takip etmeye devam ettim elbette grubu, albümleri. Freddie Mercury’nin frapanlığı, feminenliği göze çarpıyordu ve onu çok daha özel ve farklı kılıyordu gözümde açıkçası. Cinsel tercihinin ne olduğunu merak etmek ya da bu konuda eminmişim gibi fikir yürütmek yerine onu olduğu gibi kabul ettiğimi hissettiğimi hatırlıyorum doğrusu.

Bir itirafta bulunmalıyım fakat, bu çok sevdiğim sanatçı ve grubu hakkında açıp çok da fazla okumamışım. Dinlediğim bana yetmiş olsa gerek. Örneğin Freddie Mercury’nin gerçek adının ne olduğunu ya da nereli olduğunu bilmiyordum ve bu filmde öğrendim, epey de şaşırdım doğruyu söylemek gerekirse.

1991 yılında sanatçının AIDS sebebiyle, bu denli genç yaşında öldüğünü öğrendiğim zaman da çok çok etkilenmiş ve üzülmüştüm.

Filme gelecek olursak, her şeyden önce şüphesiz fiziksel olarak canlandırması zor bir kişilikle karşı karşıyayız. Freddie Mercury’nin ağzında fazladan 4 adet diş olması ağzının kapanmasını zorlaştırırken kendi düşüncesine göre sesini güzelleştiren bir detayve bu düşünceyle dişlerinden ameliyat olmayı reddetmiş. Yine zayıf bedeni, oldukça frapan ve iddialı, cesur kılık kıyafeti üstünde taşıyışı, kendine has hareketleri ile onu canlandırmak gerçekten büyük risk. Oyuncu Rami Malek elinden geleni yapmışsa da bedenen biraz sönük kalmış gibi hissettirdi bana, diş detayı ise çok önemli ve altı çizilesi bir konu olmakla birlikte bana yine de estetik olarak biraz fazla geldi, adeta Mercury’le ilgili bir parodi için özellikle abartılmış bir makyaj detayı gibi hissettim.

Dönem olarak 1970’lerde Queen’in oluşumundan 1985’te grubun Live Aid’teki efsanevi performanslarına kadar olan yolculuğunu anlatmayı tercih eden filmin yönetmeni ünlü yapımcı ve özellikle Olağan Şüpheliler‘in yönetmeni olarak tanıdığımız Bryan Singer iken yapım aşamasında bazı sıkıntılar yaşanmıştı. Sete gelmeyen ve bazı tatsız iddialarla suçlanan Singer projeden atılmıştı, filmin yeni yönetmeni, Kartal Eddie filmi ile hatırlanan Dexter Fletcher olacaktı fakat sonradan Singer projeye geri döndü. Bu çalkantıdan film ne kadar ve ne şekilde etkilendi bilemeyiz elbet ama bu denli büyük bir başlığın atıldığı bu kadar büyük bir proje için tüylerimi daha diken diken edecek bir film beklemiştim desem haksızlık etmiş olmam sanırım.

Filmin senaryosu Darkest Hour ve The Theory of Everything filmlerinin de senaristi olan Anthony McCarten ve The Other Boleyn Girl, Rush gibi filmlerin senaristi Peter Morgan’a ait. Senaristlerin Queen’e ve Mercury’e ait anlatılması gereken dönem seçimlerini başarılı buldum, üstelik bu döneme Mercury’nin ailevi hayatı ve geçmişini de eklemeyi ve bu dengeyi kurmayı becerebilmişler. Zira bu tarz biyografik filmlerde malzeme o kadar bol olur ki senarist işin içinden çıkamaz, ya herşeyi anlatmaya çalışır, ya da bir bölümün çok fazla üstüne gider ve iş çığrından çıkar. Müslüm filmi örneğin Gürses’in çocukluğuna çok fazla yer verilirken, hayranlarının durumu daha az anlatıldığı için çoğu izleyici tarafından eleştirildi.

Sadece albümünü dinleseniz tüylerinizin diken diken olacağı bir grubun ve o grubu bugünlere getiren efsanevi sanatçı Freddie Mercury’nin yer aldığı bir filmden çıkarken çok daha fazla etkilenmeyi beklerdim, açıkçası sönük bulduğum bir müzikal biyografik film oldu Bohemian Rhapsody. Üstelik Mercury’nin gay kimliğinin anlatımında da bir pürüz hissettim. Sanki Mercury’nin başına gelen her kötü şey, gay olduğuna karar verdikten sonra gerçekleşmiş, sanki hatası bu olmuş, eğer grup arkadaşları gibi evlenip çoluk çocuğa karışsaymış daha iyi olurmuş gibi bir yargı sezdim. Freddie Mercury’i Freddie Mercury yapan tamamen cesareti, kendi oluşu, içinden geldiği gibi davranmakta her zaman cesur oluşu olmuştu belli ki. Onun sanatını besleyen de buydu. Açıkçası filmin az da olsa “homofobi” içerdiğini düşünüyorum.Fakat filmin, Mercury’nin AIDS’e yakalanışı konusunu bir duygu sömürüsü haline getirmemesi ve filmin modunu genel anlamda pozitif tutması takdire şayan.

Birkaç kez izlemek isteyeceğiniz bir film değil Bohemian Rhapsody, ama es geçin de diyemem, izleyin, anılarınıza gömülün, Queen’i hatırlayıp eve döndüğünüzde albümlere sarılın, o bile yeter. İyi seyirler.

Müslüm

Bu Cuma (26 Ekim) vizyona “Müslüm” adlı yerli film giriyor. Müslüm Gürses’in hayatını konu alıyor bu kurmaca yapım. Bugün filmi basın gösteriminde izleme fırsatı bulduk. Müslüm Gürses’in kim olduğunu bilmeyen yoktur diye tahmin ediyorum ama bu yazıda yine de girizgâhımızı “Müslüm Gürses kimdir” üzerinden yapalım kısaca.

Babalığı tadamamış olsa da müzik dünyasında “Müslüm Baba” olarak tanınan Müslüm Akbaş, keşfedildikten kısa bir süre sonra Müslüm Gürses adıyla sahne alır ve böyle ünlenir. 1953 Urfa doğumlu Müslüm Gürses’i 2013’te kaybettik. Kendisi Türk halk müziği ve arabesk şarkıcısıydı. Müslüm Gürses`in dinleyici kitlesi birçok araştırmaya konu oldu, hatta bu konuda yazılmış doktora tezleri bile var. Arabesk müzik dinleyicilerinden “Müslüm’cüler” her zaman hayranlıklarını abartılı şekilde yaşadılar ve gösterdiler. Basın gösteriminden önce hepimizde aynı mizahi yaklaşım vardı: jilet dağıtmayacaklar mı? “Jilet’in sunduğu Müslüm, başlıyor!” Zira Müslüm Gürses hayranları, konserlerde kendilerine jiletle faça atmalarıyla ünlendiler adeta.

1960’ların sonunda Orhan Gencebay ile geliştiğini söyleyebiliriz sanırım halk müziğinin arabesk müziğe evrilişi için. Türkiye’nin o dönemki şartları göz önüne alındığında umutsuzluk, mutsuzluk ve acı gibi öğeleri yansıttığı için bu şarkı tarzının Türk halkı tarafından büyük ilgi gördüğü aşikar. Bu tarz müzik özellikle kırdan kente göç eden ve gecekondularda yaşayan kesimin büyük oranda ilgisini çekmişti. Kısa bir süre sonra bu türde yeni şarkıcı ve besteciler çıkmıştı. Bunlar arasında sayılabilecek en önemli sanatçılardan biri Müslüm Gürses’ti ve zamanla arabesk popüler kültürün vazgeçilmezi haline geldi şüphesiz. Arabesk müzik, ekonomik sorunları, kötü hayat koşullarını, sefaleti, şehre ait olmamayı ve elbette aşk acısını barındıran bir tür oldu çıktı.

Arabesk kültür, ürettiği her şey üzerinden genellikle “yoz”, “dejenere” ve “bilinçsiz” sıfatlarıyla anılmakta. Günümüzde ise arabesk, içi boş filmlerle ya da dejenere müzikle sınırlandırılamayacak kadar geniş bir kolektif ruh halini temsil ediyor diye düşünüyorum. Müslüm Gürses ise Allah vergisi bir yeteneğe sahip olan, değerli bir sanatçıydı bana soracak olursanız.

Arabesk kültür ve bu kültüre yaklaşım ile ilgili konuşulacak ve tartışılacak çok fazla şey var ama artık filme gelelim. Müslüm, bir Müslüm Gürses belgeseli değil. Bir arabesk kültür belgeseli de değil. Zaten bu film, bir belgesel değil. (Demirel’e saygılar) Bu komikli vurguyu neden yapıyorum:  biyografik bir yapım oluşu ve belli bir dönem ve kültürü kapsayışı nedeniyle, bu konuya toplu bir bakış var mı, tüm anlatılması “gerekeni” anlatmış mı gibi beklentiler oluşuyor insanda ister istemez. Müslüm, Müslüm Gürses’in kişisel hayat hikayesine ve çocukluğuna çok ama çok yakından bakan bir film. Adım adım büyüyüşüne şahit oluyoruz, baba şiddetine maruz kalışını, annesini ve kardeşini müthiş trajik şekilde kaybedişini, müziği içinde hissetmeye başladığı anları, ustasını buluşunu ve ondan öğrendiklerini, yılmadan müziğe devam edişini, pavyonlarda çalışmaya başlayıp para kazanmak durumunda kaldığı dönemleri, İstanbul’a gelişini, öldü sanılıp morga konmuşken son anda yaşadığı anlaşılıp acil ameliyata alınması gerekecek kadar büyük bir kaza geçirişini, alnındaki platinden dolayı hayat boyu baş ağrısı çekişini, duyma ve koklama duyularını günden güne yitirişini. Çocukluk travmalarını atlatamayışını… Muhterem Nur’a olan tutkulu sevgisi ve ilişkilerini… “Sen evliya mısın” dedirtecek kadar büyük bir vicdana sahip oluşunu öğreniyoruz. Ciğerim dediği erkek kardeşini kaybedişini. Acılarını alkolle dindirmeye çalışışına şahit oluyoruz. Bunlar var bu filmde.

Müslüm Gürses, babadan yana şanssız bir çocukmuş. Çocukmuş diyorum çünkü o yaralı çocuğu hep barındırmış içinde belli ki. Cehaletini, güçsüzlüğünü, beceriksizliğini, tembelliğini, ayyaşlığını kaba kuvvete sığınarak bastıran, kendisinde hiçbir zaman bir hata görmeyen ve ortalığı yakıp yıkan o baba karakteri aslında toplumda görülen en tehlikeli ve en iyileştirilmesi gereken birey.

Fanatik Müslüm’cüleri çılgın bir konserde görüyoruz filmde. Çok kısa bir sahne. Aslında toplumun tarafından da bir ayna tutularak, benzer sanatçılardan ayrılıp nasıl böyle fanatik bir toplumsal karşılık bulduğunu biraz daha anlatabilirmiş belki film. Fakat bana kalırsa bu bir tercih meselesi, o kısmı anlatacak olsaydı, insan Müslüm’den biraz kopup, sanatçının çocukluk travmalarına o denli güç vermemesi daha yerinde olurdu. Filmde Müslüm Gürses’in 2000’li yıllardan sonra daha modern ve “pop” denemeler yaptığı döneme de yer verilmemiş. Malum Gürses o dönem repertuarına pop ve hatta rock şarkıları eklemeye başlamıştı, bu da kendi kitlesi tarafından eleştirilmişti.

Filmin iki yönetmeni var: Ketche ve Can Ulkay. Ketche aslında Türk reklam camiasının önde gelen yönetmenlerinden biriyken, çektiği sinema filmleri ve kendine has klip tadında sinematografik imzasıyla da adından söz ettiren bir yönetmen oldu, Can Ulkay ise meşhuuur Ayla filminin yönetmeni. Zaten Ayla’nın yapımcıları bu filmin de yapımcıları imiş ve film için 20 milyon TL harcamışlar. Filmin senaryosu ise Hakan Günday ve Gürhan Özçiftçi’ye ait. Görsel açıdan da senaryo açısından da çok doğru isimlerin biraraya geldiğini düşünüyorum ve bu da projeye yansımış, filmde sinemasal anlamda rahatsızlık veren bir eksiklik yok.

Oyunculuklara gelecek olursak, şaşırtıcı durumlar söz konusu. Müslüm Gürses gibi kendine has bir fiziği ve beden dili olan, nev-i şahsına münhasır bir kişiyi canlandırmak her babayiğidin harcı değil. Üstelik genelde biyografik Türk filmlerinde makyaja o kadar abanılıyor, canlandırılan kişiye benzemesi için o kadar ekstra çaba sarfediliyor ki, açıkçası Timuçin Esen’in Müslüm Gürses’i canlandıracağını duyduğumda oldukça endişelenmiştim fakat Timuçin Esen de, sanat yönetimi de muhteşem iş çıkarmışlar. Abartılı olmayan ama kesinlikle sakil de durmayan, inandırıcı bir benzerlik. (Gerçi bazen Müslüm Gürses’in sahnede şarkı söylerken yaptığı kendine has beden hareketlerinin canlandırılışında hafif bir abartı hissediliyordu ama o kadar kusur olsun.) Timuçin Esen’in tüm şarkıları kendisinin seslendirmesine ne demeli? Üstelik rahmetlinin konuşma sesi ve ritmi de enteresandır, ara ara incelir sesi konuşurken, kelimelerde farklı yerlere vurgu yapar vs,  bunu da başarmış Esen, hafif mizahi de olmuş, hoş olmuş. Fakat konser sahnesindeki posterler gözüme battı açıkçası, işte orada sakil durmuş Timuçin Esen’in fotoğrafları. O sahnelerde az da görünse Gürses’in gerçek posterleri kullanılabilirdi diye düşünüyorum. Anne rolünde okul arkadaşım Ayça Bingöl şahane bir iş çıkarmış, kendisine buradan selam ederim. Allahsız babayı canlandıran Turgut Tunçalp adeta kendinden nefret ettirmeyi başarmış, izlerken hırs doldu içim o babaya karşı, ne yalan söyleyeyim. Muhterem Nur’dan daha Muhterem Nur olmuş çok sevgili Zerrin Tekindor, tebrikler! Limoncu Ali lakaplı müzik öğretmenini de Erkan Can’dan başkası canlandıramazdı diye düşünüyorum, tam isabet!

Ve yeni bir yetenek keşfi: Şahin Kendirci. Acun Ilıcalı’nın TV yarışmalarında çocukken türkü söyleyip sesiyle herkesi etkilemiş, şimdi ise bizi oyunculuk kabiliyetiyle etkileyen küçük Müslüm o, henüz 17 yaşında ve bence gerçek bir keşif.

Müslüm etkileyici bir gişe filmi, salonların dolacağından hiç şüphem yok. Mendilleri de hazırlayın derim.

 

Hatıraların Masumiyeti (Nisan 2016 Film Arası Dergisi İçin)

Bu sene !f İstanbul’un en güzel kısmı belgesellerdi sanki ve bu belgesel gösterimlerinin arasında kaçırmadığıma en çok sevindiğim  film Hatıraların Masumiyeti oldu. Bu sevincim filmin kendisini vizyondan önce izlemiş olmanın yanı sıra, gösterimin sonrasındaki söyleşileri kaçırmamış olmaktan ileri geliyor aslında. Film gösterimi sonrasında yönetmen Grant Gee filmle ilgili kısa açıklamalar yaptıktan sonra izleyicilerin sorularını yanıtladı. Bu bölümde Gee’den, dört sene önce o zaman çektiği belgesel filmle yine !f İstanbul’a davet edildiğini, bu sayede İstanbul’u ilk kez keşfettiğini , keşfederken de Orhan Pamuk’un İstanbul anılarını okuyarak sokaklarında gezdiğini öğrendik. İngiltere’ye döndüğünde, “bu gizemli şehirle ilgili bir film çekmeliyim ama odağım ne olmalı” diye sormuş kendisine bir süre. Bir gün bir kültür sanat dergisinde Pamuk’un Masumiyet Müzesi romanındaki müzenin Taksim’de gerçekten açıldığını okuyunca, ne kitabı ne de müzeyi bilmemesine rağmen, tamam demiş, ben işte tam da  bunun filmini çekeceğim.

Hemen Orhan Pamuk’a bir e-mail yazmış ve durumu anlatmış. Tesadüf o ki, !f İstanbul’a geldiği dönemde bir soru cevap toplantısının moderatörü olan kişi Orhan Pamuk’un eski asistanıymış ve bu kişi Gee’nin önceki belgesellerini Pamuk’a izletmiş. Gee’nin tarzından hoşlanan Pamuk da bu projeye hızlıca onay vermiş.

Nobel ödüllü yazar Orhan Pamuk, bu ödülden kazandığı parayla Masumiyet Müzesi’ni açmış, romanı adeta hayata geçirmişti. Pamuk aynı isimdeki aşk romanını 2008’de yazmış, müze ise 2012’de açılmıştı. Romanda yasak aşk yaşayan Kemal ve Füsun’un izinden gideriz. Kemal, Füsun’dan ayrılmak zorunda kalır fakat onun ardından yaşadıkları aşkla bütünleşen bazı nesneleri atmaz, saklar. Örneğin küpesinin teki,  ayakkabısı, içtiği sigaraların ruj izli filtreleri… Müzede sergilenen eserler 1950-2000 arası İstanbul hayatından toplanan eşyalardan oluşuyor, bu da bir yandan şehir kültürünün yakın tarihinin korunmasına katkıda bulunurken diğer yandan o yılların masumiyetini sembolize ediyor. Döneme ait sanat eserleri, videolar, fotoğraflar ve ses enstalasyonları ile güçlü bir nostalji havası esiyor müzede.

Türk olmayan, İstanbul’da hiç yaşamamış, sadece birkaç günlüğüne şehre misafir olmuş bir yönetmenin, “bir edebiyat eserinden yola çıkan bir müze” gibi biricik bir malzemeyi ele alıp, bunun üzerinden, şehri de odağına alarak bir film çekmeye karar vermesi, başlı başına bir cesaret işi. Böyle bir filmin içine ekleyeceği elementleri seçmek başlı başına önemli bir karar. Bunu kurmaca bir sinema filmi gibi değil de bir belgesel olarak çekme kararı da öyle… Zira romandaki aşk hikayesi kurmaca bir sinema filmine de dönüştürülebilirdi kolaylıkla. Fakat Gee zor olanı seçiyor ve bu belgeselde hem İstanbul’u, hem Orhan Pamuk’u, hem müzeyi, hem de romandaki aşkı anlatarak, hiçbirini yalnız bırakmayarak bunları harmanlamayı bir şekilde başarıyor.

İstanbul’un, Taksim’in arka sokaklarında gezerken kamera, anlatıcının gözü gibi dolaşırken yani, genelde atmosferde bir “kara film” edası var, zaten bu bölümlerde çoğunlukla İstanbul’un geceye dönen yüzüyle karşı karşıyayız. İlginçtir, Gee, gece vakti sokaktan kağıt toplayıp satanlara dahi kulak vermiş, onlara da İstanbul’un çehresini anlattırmış, kendi gözlerinden, deneyimlerinden…

Hatıraların Masumiyeti tür olarak en nihayetinde belgesel olarak geçiyor fakat izlerken bir yandan bir kurgu hikayenin içindeyiz. Anlatıcı ses, romandaki ana karakter Füsun’un komşusu olan Ayla. Gerçi burada, söyleşide sinema yazarı Melis Behlil’in de değindiği gibi Ayla’yı seslendiren kişinin İngiliz olması, Türkçe isimleri bile İngiliz aksanıyla söylemesi bizleri biraz rahatsız etti. Ayla’yı bir Türk sanatçı seslendirmeliydi diye düşündük. Soru cevap bölümünde Behlil’in bu konudaki sorusunu yanıtlayan Gee, filmin fonlamasının İngiliz Film Enstitüsü tarafından yapıldığını ve enstitünün tek koşulunun filmde geçecek oyuncu ve sanatçıların İngiliz ya da AB vatandaşı olmaları olduğunu, uzun bir süre Avrupa’da yaşayan Türk oyuncularla çalıştıklarını ama hiçbirinden istedikleri performansı alamadıkları için böyle bir yola gittiklerini anlattı. Filmin gösterileceği bazı ülkelerde seslendirme lokal olacakmış, yani farklı Ayla’lar olacak.

Filmin belgeselden uzaklaşan türüne geri dönecek olursak, Pamuk burada bu belgesele aslında müdahale etmediğini, bunun Gee’nin filmi olduğunu, kendisinin sadece kısa bir senaryo dokunuşunun olduğunu anlatıyor. Bu dokunuş da kurgusal olmuş tabii, belgesele bir hayat vermiş, can katmış açıkçası. Pamuk’un kaleminden çıkan hilaye şu: Füsun’un arkadaşı Ayla, eşiyle yurtdışında yaşadıktan yıllar sonra İstanbul’a, mahallesine geri dönüyor ve şehri de mahallesini de tanımakta zorlanıyor neredeyse. Kentleşmenin getirdiklerini anlatıyor bir yandan, bir yandan sokak aralarında dolaşırken anılarını yadediyor, öte yandan bize Kemal ile Füsun’un hikayesini anlatıyor usul usul. Bazen araya Kemal’in sesi giriyor, Füsun’a olan aşkını onun ağzından dinliyoruz.

Belgeseldeki bir cin fikir de çok hoşuma gitti. Şüphesiz bu filmin içinde Orhan Pamuk da var olmalıydı ve bize kitabıyla, müzeyle, ya da ülkenin durumuyla, kendi politik durumu ve duruşuyla ilgili bir şeyler anlatmalıydı öyle değil mi? Fakat kamera karşısına doğrudan röportaj için geçmiş bir Orhan Pamuk’u izlemek yerine Gee başka bir yöntem düşünmüş. Dar sokaklardan, esnaf lokantalarının önünden, evlerin köşelerinden geçerken dikkat etmiş ki dükkanlarda, evlerde, kahvelerde, her yerde bir televizyon mutlaka açık. O da Pamuk’a gerekli soruları yöneltip röportajlarını yaptıktan sonra bu röportajları belgeselde sokak aralarında gezerken karşımıza çıkan kahvelerin, lokantaların, evlerin televizyonlarına yerleştirmiş, bir sokaktan geçerken bir yandan Orhan Pamuk’un röportajıyla karşılaşmış oluyoruz adeta.  Bu da hem belgesele yine kurmaca bir özellik katmış, hem de klasik ve yer yer sıkıcı olabilen birebir röportaj mantığından uzaklaştırmış durumu…

Filmde Kara Kitap’tan ve Pamuk’un başka romanlarından da bahsediliyor. Genelde Pamuk’un romanlarından aşina olduğumuz melankolik atmosfer belgeselin her yerine sinmiş doğrusu. Fakat Gee aynı zamanda bir şehir portresi de çizmek istediğinden yer yer uzaklaşmış Pamuk’tan, yeri gelmiş Türkan Şoray’ı bir taksiye bindirip İstanbul’da gezdirmiş ve onun İstanbul’un çeşitli yerlerinde çekilen filmlerinin setlerini hatırlayıp bizimle paylaşmasını sağlamış, kah Ara Güler’e anlattırmış İstanbul’u.

Orhan Pamuk söyleşide bu kısımları kabul etmekte biraz zorlandığını, ama sonra bu filmin tamamen Orhan Pamuk’u ya da onun kitabını anlatmadığını, bunun Gee’nin filmi olduğunu kabullendiğini ve İstanbul’a ait sembollerin filmde yer almasının mantıklı olduğuna kanaat getirdiğini söylüyor söyleşide…

Belgeseli izlerken bazen fazla gelebiliyor bu odak noktaları, sanki Gee, İstanbul’a da, Orhan Pamuk’a da, kitabın hikayesine de, müzeye de haksızlık etmemek için hiçbir şeyden vazgeçememiş, fazla özen göstereyim derken belki de odağını biraz kaçırmış. Fakat en nihayetinde ortaya gerçekten lezzetli ve dolu dolu bir belgesel film çıkmış. “İstanbul böyle değil ki, yabancı işte, bizi hissedememiş, ortamı koklayamamış” gibi yorumlarda bulunmayı mümkün kılmamış başarılı yönetmen.  Film arte şirketi tarafından tüm dünyada çeşitli ülkelerde gösterilecek, ülkemizde de festivallerin yanısıra vizyona giriyor olması çok sevindirici, umarım olabildiğince çok seyirciye ulaşır. Son olarak Orhan Pamuk’un filmi kitaplaştırmaya karar verdiğini de sizlerle paylaşmış olalım. Romanın müzesi, müzenin filmi, filmin kitabı… Bu oyunlu haller şahsen pek hoşuma gidiyor.

 

 

 

Boyun Eğmez / Unbroken


Güzel oyuncu Angelina Jolie, ikinci film yönetmenliği deneyimiyle karşımızda. Güzelliğiyle ön planda, “kadın” bir “oyuncu”nun yönetmenliği her zaman dikkat çeken, eleştirilmeye de çok açık bir durum teşkil ediyor. Başarısız olması daha çok bekleniyor sanki, “elinin hamuruyla, oyuncu haliyle, yönetmenlik işlerine karışmasın” gibisinden. Erkek oyunculardan yönetmenliğe geçiş yapanlara karşı da bir önyargı hakim, ben bu tarz önyargıların ne şekilde olursa olsun kırılması gerektiğine inanıyorum. Ülkemizde yaşanan, önyargı ile başlayıp şiddet ile, cinayet ile sonuçlanan durumlarda da hep zayıfa, kadına, çocuğa zarar geldiğinden, belki de bu konuda hassas bir yazarım şu an, kim bilir…

Gerçi, “ismi” olan sinemacıların üzerindeki önyargı meselesine de giriyor bu, mesela Tim Burton’ın son filminin karşılanışı… Maalesef özellikle auteur sinemasında, filmleri, “şu şu ismin filmi” diye izliyoruz ister istemez, fakat bu da beklentileri farklı yerlere taşıyabiliyor. Neyse gelelim Unbroken/Boyun Eğmez adlı, kimin çektiğinden çok, neyi nasıl anlattığına odaklanmaya çalıştığım filme.

Gerçek bir hikaye var yine karşımızda. Louis Zamperini isimli bir sporcunun hayat hikayesini kitaplaştıran Laura Hillenbrand’in romanından Coen Kardeşler’in kalemiyle beyazperdeye uyarlanmış film…. İkinci Dünya Savaşı döneminde Berlin Olimpiyatları’nda yarışan ve daha sonra kendisini savaşın içinde bulan birinin dehşet verici hikayesi bu. Düşen uçak sonucu Pasifik Okyanusu’nda aç susuz 47 gün geçiren Zamperini bu da yetmiyormuş gibi Japonların esir kampında feci işkenceler ve sefillik dolu günlere maruz kalır. Yakın zamanda, yine İkinci Dünya Savaşı esnasında Japon ordusu tarafından ele geçirilen tutsak askerlerden Eric Lomax’ın öyküsünü izlemiştik Geçmişin İzleri/The Railway Man’de. Epey yakın iki gerçek hikaye aslında, ele alınışları ise farklı ama aynı noktada fire veriyor filmler: anlatılacak o kadar hikaye, söylenmek istenen o kadar söz var ki, karakter derinlikleri hep bir noktada yetersiz kalıyor.

Roger Deakins görüntü yönetmenliğinde işinin hakkını veriyor doğrusu, farklı dokulara sahip, farklı küçük hikayeler var filmde ve her birini kendi iç yapısına uygun şekilde resmedebiliyor Deakins, geçişlerde de hiçbirşey göze batmıyor, filmde bu anlamda bir bütünlük sağlanıyor.

Kampta geçen bölümde Jolie, şiddetli sahnelerde hiçbirşeyden kaçınmıyor, tüm yaşananları belgeselmişçesine yüreğiniz kanayarak, inanarak izliyorsunuz. Uçak düştüğünde Pasifik’te geçirdikleri 47 gün ise bambaşka bir küçük film gibi adeta, aslında epey uzun yer verilmiş, fakat sıkmıyor, bu kişinin nelerle sınandığının, ne kadar mücadeleci olduğunun da altı böyle çizilmek istenmiş belki. İki arkadaşın okyanusun ortasında acaba neden biz ölmedik, şu anda neden buradayız gibi sorulara cevap aradıkları diyaloglar ise gerçekten düşündürücü ve etkileyici…

Geçmişin İzleri’nde olduğu gibi burada da konu intikam duygusunu bastırıp affetmeyi öğrenmemiz gerektiğine bağlanıyor, hatta Japon askeri hikayesi farklı sonlansa da aynı duyguları uyandırıyor…

Jack O’Connel Zamperini’yi, tüm yaşadıklarını canlandırmada çok başarılı… Filmde oyunculuk anlamında göze batan hiçbir sorun olmadığını eklemek lazım. Müzikler ve özellikle uçaklı sahnelerdeki sesler de filme bambaşka bir derinlik katıyor. Jolie, Kan ve Aşk’ta olduğu gibi, hatta hayattaki duruşunda da olduğu gibi yine dünyanın kanayan yaralarına parmak basıyor. Filmden çıkarken, ülke gündemimizi de aklımızdan çıkaramayıp soruyoruz: Neden bunca kötülük var?