Psikesinema 28. Sayısı Yayında!

Mart- Nisan 2020 Sayısı Bayilerde

Bu sayıda, aynı zamanda Büyükada’dan komşularım olan yönetmen çift Mehmet Bahadır Er ve Maryna Er Gorbac ile son filmleri Omar ve Biz hakkında yaptığım röportaj yer alıyor.

Psikesinema Mart 2020

2008’de ilk filmlerini çektiler: Kara Köpekler Havlarken. 2013’te ise Sev Beni adlı filme imza attılar.

Röportajdan…..

Kara Köpekler Havlarken, bir ilk film olmasına rağmen, adı hafızalara kazınmış, bilinen bir film oldu.

Bahadır: Evet, ben çok seviyorum filmin ruhunu, hala kendi yirmibeş yaşımı görebiliyorum filmde. Amerika’da bir film profesyoneli ile konuşuyorduk son filmimiz Omar ve Biz için, sizi hatırlıyorum, Kara Köpekler Havlarken’i çekmiştiniz diyor, on sene geçmiş, iyi bir kartvizit demek ki.

Maryna: Türkiye’de çok ödül almadı ama yurtdışında bile adını duyurdu galiba evet.

Çektiğiniz üç filme baktığımızda, bir yandan hiç birbirlerini çağrıştırmayan filmler, bir yandan da sosyolojik, ekonomik ve politik konulara değinen filmler. Omar ve Biz’de iki Suriyeli göçmenle komşu olmak durumunda olan emekli bir komutanın evrimini izliyoruz. Herkesin hassas olduğu, işlemesi zor bir konu, nasıl gelişti senaryosu? Gerçek bir hayat hikayesi mi?

Tesadüfen tanıştığımız Pakistan’lı bir göçmenin hikayesinden etkilendik ama onun hayat hikayesi değil…..

5 sayfalık, dolu dolu röportajın devamı Psikesinema Dergisi‘nde.

Basılı dergilere destek olalım.

Ana Yurdu

Senem Tüzen, daha önce kısa filmler çekmiş, ilk kez ise Ana Yurdu adlı uzun metrajıyla festivalden festivale gezmekte, ödüller kazanmakta olan akıllı, duyarlı, cesur bir genç kadın. Ankara Film Festivali’nde bu sene en önemli 6 ödülü topladı geldi İstanbul’a.

Ben festivalin son günlerine yetişmiş ve sadece yabancı filmler izleyebilmiştim, ödül töreninde filmin aldığı ödüller ve Senem Tüzen’in birbirinden cesur ve iddialı konuşmalarını görünce, İstanbul’da koşa koşa Başka Çarşamba etkinliğinde izledim filmi. Yönetmen radyo programıma konuk oldu, orada da sohbet etme şansı bulduk.

Ne kadar da “kadın” bir film! Ne kadar da az örneği! Başrolde iki başarılı oyuncu Nihal Koldaş (son son Seren Yüce’nin Çoğunluk filminde de, Deniz Gamze Ergüven’in Mustang filminde de oyunculuğuna hayran kalmıştım) ve Esra Bezen Bilgin (Ramin Matin imzalı Kusursuzlar’daki performansı unutulmazdı) filmi sırtlıyorlar. Hikaye taşrada geçiyor ve geri kalan karakterler köy halkı, sadece iki erkek görüyoruz filmde topu topu ve sadece bir tanesi ara ara görünüp, görevini yapıp gidiyor aslında. Bunu Senem’e sormayı atladım ama taşra halkını canlandıran teyzelerin gerçekten de o köyün yerlileri olduğunu düşünüyorum, aşırı doğallar ve harikalar!

Filmin konusu şöyle, İstanbul’da eşiyle yaşar ve bir işte çalışırken sancılı bir boşanma  süreci yaşayan, sonunda pılısını pırtısını toplayıp anneannesi öldükten sonra boş kalan taşra evine yerleşerek hep aklında olan o kitabı yazmaya kapanan Nesrin, daha işe güce koyulamaya fırsat bulmadan annesinin uzun ziyaretiyle bir türlü istediği düzeni kuramaz. Annesi görünürde kızını yaşadıklarından dolayı yalnız bırakmamak peşindedir fakat taşranın baskıcı düzeninin içinde konumlanmış klostrofobik bir evde, bozuk yaklaşımlarıyla dünyayı dar eder kızına. Bu dar alanlarda anne-kız yüzleşmeleri karanlık bir hal alacaktır ve karakterlerimiz deliliğe doğru giden bir yolda ilerleyeceklerdir adeta…

radyo programımızdan

radyo programımızdan

Yönetmen, mekan seçimleri, kamera hareketleri ve genel atmosfer kurulumuyla gerçekten gerilimli bir iş çıkarmış ortaya. Renk seçimleri de aynı şekilde bu klostorofobiye yardımcı oluyor. Özellikle kadınları ağlarken, isyan ederken resmettiğinde, genelde yüzlerine odaklanmıyor kamera mesela, başlarının arka kısmından, saçlarına doğru gömülüyoruz adeta bu iki karakterin. Aklıma Black Swan (Siyah Kuğu) filminde Natalie Portman’ın canlandırdığı Nina karakterini sürekli sırtından takip edişimiz geliyor. Bir nevi özdeşleşmemiz isteniyor karakterle, onu karşımıza alıp ona bakmak yerine. Filmin psikolojik yanı bu anlamda çok kuvvetli. Karakter analizleri gerçekten sağlam, annenin de kızın da ne gibi süreçlerden geçip bu psikolojik durumlara geldiğini hissedebiliyoruz.

Filme şahsen tek itirazım hikayenin başlangıcı ile ilgili. Elbette sanat filmlerinde alışık olduğumuz üzere hikayenin her bir noktasının birebir izleyiciye gösterilmesi tercih edilmiyor, bazı noktaları izleyicinin birleştirmesi isteniyor fakat ben yine de Nesrin o köye gelmeden önce ne yapıyordu kısmıyla ilgili seyirciye gereğinden fazla bulmaca çözdürmekle vakit kaybettirilmiş olduğunu düşünüyorum. Üstelik belki küçük flashback’lerle İstanbul’daki yaşamından görüntüler görseydik o zaman taşra-modern kent hayatı kıyaslamalarını ve bunun Nesrin’deki yansımalarını da daha oturaklı bir şekilde resmetmiş olabilirdik kafamızda. 

Filmde anneliğin aslında çok da kutsallaştırılacak bir şey olmadığı altmetnini okuyoruz, ayrıca din ve ahlakla ilgili kalıplaşmış inanç ve bilgilerin eleştirisi de mevcut, hem de cesur bir biçimde. Kadının cinselliği de aslında filmin çok önemli bir konusu, bu anlamda da cesur sahneler mevcut. Son kertede meselesi olan ve bunu korkusuzca dile getirirken sinematografi anlamında da sınıfta kalmayan, olgun bir ilk film var karşımızda. 9 kopya ile vizyonda ne kadar kalacağı ise meçhul, bu yüzden gördüğünüz yerde kaçırmayın derim.

Not: Bu yazı, filmin vizyon haftasında populersinema.com’da yayınlanmıştır.

Kor

Dostoyevski’nin Yeraltından Notlar romanından bazı esintilerle çektiğini söylediği 2012 yapımı Yeraltı filmi, Demirkubuz’un belki de en olgun çalışmalarından biriydi filmografisinde. C-Blok’tan itibaren diyalogları ve hikayesi hep çok derin, görsel anlamda ise vasat bir sinematografiyi yeterli bulduğu filmler çekti Demirkubuz. Örneğin Masumiyet ve Kader, uzun mu uzun diyalogları ile kült oldular diyebiliriz.

Her ne kadar sürekli Nuri Bilge Ceylan’la kıyaslansa da yaptığı işler, (hem aynı dönemin yönetmenleri olarak, hem şimdi görüşmeseler de eski dost olmalarından, hem de benzer varoluşsal kaygıları sinemalarına konu etmelerinden), şu fark hep barizdi, Ceylan fotoğrafçılığının da artısıyla fazlasıyla doyurucu sinematografiye sahip olan filmlerine minimal sinemanın olmazsa olmazı uzun ve hareketsiz, diyalogsuz planlar ekliyordu, karakter açılımlarını ve diyalogları özlüyorduk açıkçası filmlerinde. (Yönetmenin bunu kırdığı film Kış Uykusu oldu ve diyaloga da doyduk sonunda.) Demirkubuz ise görselliği çok fazla umursamayıp, gerekli atmosferi sağladıktan sonra esas gücü diyaloglara ve meselesine veriyordu hep ve filmografisini takip eden izleyiciler olarak bu kez de her yeni filminde gelişmiş bir görsellik arıyorduk ister istemez. Yeraltı, kanımca en stilize işidir yönetmenin. Atmosferi yaratmak adına daha bir titizlenmiş olduğu anlaşılır her sahnede. Oyunculuklar, konu ve diyaloglar zaten yerli yerinde ve etkileyicidir. Şahsen Demirkubuz’un en sevdiğim filmidir.

Geçtiğimiz sene Bulantı girdi vizyona. Başrolü kendi oynadığı film, yine aynı temalar kullanılıyor, varoluşsal insan kaygıları anlatılıyor diye eleştiri yağmuruna tutuldu. Şahsen işim gereği her ne kadar filmleri “yönetmen filmleri” anlamında takip etmek durumunda kalsam da, her bir filme, birey gibi yaklaşır, diğer filmlerden, hatta yönetmenlerinden ayırmaya çalışırım ve şuna odaklanırım: safi bu film bende ne gibi duygular uyandırıyor? Bana bir şey anlatıyor mu, izlerken beni motive ediyor mu, kışkırtıyor mu, içine girebiliyor muyum, tutarlı mı, görsel olarak nasıl, hikayenin akışı nasıl vs… Bulantı bana çok farklı şeyler anlattı insan doğasıyla ilgili, görsel olarak Yeraltı’ndan daha aşağıda bir yerlere konumlanmıştı fakat hikaye öyle ağırdı ki, görsellikle ilgili bir şikayetim olamadan yedim yuttum filmi ve üzerine de düşündüm. 

Gelelim Kor’a. Önce eleştirileri görmek zorunda kalıp sonra izleyebildim filmi ve şahsen yine aynı noktada kaldım. Evet, Demirkubuz, sinema yapmak açısından bakıldığında, teknik olarak, görsel olarak kendimi, filmlerimi geliştireyim, renkle oynayayım, yeni açılar deneyeyim, farklı atmosferler kurgulayayım, kalıbımın dışına çıkayım, insanları şaşırtayım, deneysel bir durum yaratayım derdinde bir yönetmen değil. Fakat bana göre olmak zorunda da değil. Eğer her filminde aynı hikayeyi evirip çevirip başka şekillerde anlatıyor olsaydı itirazlarım olabilirdi. Fakat her seferinde bambaşka evrenler kurup, bambaşka kişiler yaratıp, farklı hikaye ve yaşam örneklerinin içinde sadece benzer “tema” olarak insanoğlunun psikolojik yapısı, bunun çevreye yansıması, kişinin bencilliği, bazen zorunlu bazen de kişisel ikiyüzlülüğü, narsisizmi ve bunun gibi insan doğasının binlerce katmanının toplumda nasıl hayat bulduğunu incelemesi bende kendini tekrar eden bir yönetmen algısı yaratmıyor. Aksine Türk sinemasında psikolojik konuların az işleniyor olması ve karakter çözümlemeleri, senaryo gibi konularda sınıfta kaldığımız gerçeği varken ortada, beni çok besliyor Demirkubuz sineması doğrusu.

 

Kor’da, birlikte de anıldığı üzere bir “Üç Maymun” meselesi var. İşleri iyi gitmediği için Romanya’ya kaçarak karısını ve hasta çocuğunu yalnız bırakan, orada da hapse düşen bir adam, geri döndüğünde çocuğunun önemli bir ameliyat geçirdiğini öğrenir ve bunun nasıl ödendiğini sorgularken karısıyla ve patronuyla ilgili gerçeklerle yüzleşir. Caner Cindoruk, Taner Birsel ve Aslıhan Gürbüz muhteşem oyunculuklar sergilemişler. Filmde bir türlü patlamak bilmeyen gerçeğin yarattığı usul gerginlik izleyiciyi aktif tutuyor. Aslında daha çok konuşturabilirmiş karakterlerini, daha ağır yüzleşmeler yaşanabilirmiş. Bu kez “sigara içerek pencereden dışarı bakma” sahneleri çok gereksiz uzamış, filmin sonu da yine gereksiz uzun diye düşünüyorum, bir türlü nasıl bir sonuca bağlayacağına karar verememiş ve sonra kesmeye de niyetlenmemiş sanki Demirkubuz bazı sahneleri. Bu da film boyunca bir izleyici olarak yaşadığımız o aktif izleme dürtüsünü düşürüyor sonlara doğru ne yazık ki.

Son tahlilde geçim derdinin, sağlık problemleri gibi yaşamsal sorunların ve bin bela okunası kapitalist düzenin insanoğlunun iç dünyasını zedeleyişini, insan denen bu denli karmaşık ve güçlü varlığı düşürdüğü durumları çok tutarlı ve olgun bir şekilde resmetmiş yönetmen.

Not: Bu yazı filmin vizyon haftasında populersinema.com sitesinde yayınlanmıştır.

Acı

Cemal Şan ismini, Zeynep’in Sekiz Günü, Ali’nin Sekiz Günü, Dilber’in Sekiz Günü isimli üçleme filmlerden duymuştuk. Bu üçleme, popüler isimleri oyuncu kadrosunda bulundursa da, konu işlenişi bakımından popüler sinemaya değil yönetmen sinemasına yakın filmlerdi. Cemal Şan, bize kendi dilini, kendi bakış açısını tanıtmaya çalışıyor gibiydi bu üçlemede. Ağır tempolu ama merak uyandırıcı, gerginliği oldukça hissettiren, sanat filmi olsa da belirli bir katharsis duygusunu vermekten de çekinmeyen, bu yüzden de yönetmen sinemasına alışık olmayan seyirciyi de kendisine çekebilen bir sinemayla karşı karşıyaydık. Acı da aynı yoldan gitmiş diyebiliriz.

Üçlemenin sonuncusunu 2008 yılında izlemiştik, bu sene ise iki farklı filmle karşımıza çıktı Cemal Şan. Birincisi “Sonsuz” isimli dramatik bir film, ikincisi ise Acı. Acı da isminden anlayabileceğimiz kadarıyla dramatik yapıda bir film. Bu kez Cemal Şan hem senarist hem yönetmen. Bu kez Cemal Şan, çok popüler isimleri barındırmıyor hikayesinde. Aslında tanıyoruz elbet, başroldeki Nesrin Cavadzade, Dilber’in Sekiz Günü’ndeki Dilber’i canlandırmış ve ödül almıştı. Acı’da da gerçekten etkileyici bir oyunculuk sergilemiş. Erol Demiröz ise yıllarını sanata vermiş, çok başarılı bir tiyatrocu. Kendisini en son Güneşi Gördüm filminde izlemiş ve etkilenmiştim, Acı adlı filmde de gerçekten çok çok başarılı. Neredeyse sadece iki kişiden oluşan filmde oyunculuklar hiçbir şekilde aksamıyor.

Erzincan’ın 2000 metre yüksekliğindeki bir dağ köyünde çekildiğini öğrendiğim film, kardan dolayı olağanüstü zor koşullarda çekilmiş belli ki… Karlı dağlar, sinematografik açıdan etkileyici görseller vermiş yönetmene, yönetmen de bu fotoğrafı doğru kullanmayı bilmiş doğrusu, kamera açıları oldukça başarılıydı. Film belli ki çok düşük bütçeyle çekilmiş, küçücük bir taş ev, küçücük bir ahırda birkaç adet hayvan, az oyuncu, az mekan… Düşük bütçeyle de eli yüzü düzgün film yapılabileceğini göstermiş aslında yönetmen.

Senaryoyu da oldukça iyi bulduğumu söylemeliyim. Konunun ilginçliği ve tutarlılığı bir yana, diyaloglar çok başarılı oturtulmuş. Son zamanlarda çoğu Türk filminde gerçekten çok yapay ve anlamsız diyaloglar duyuyoruz. Bu filmdeki diyaloglar ise gerçekten doğal ve yerinde olmuş. Filmle ilgili bir önyargı vardı kafamda, isminin Acı olması ve dramatik bir Türk filmi olarak sunulması, gereksiz ve rahatsız edici bir duygu sömürüsü yaşatacak gibi gösteriyordu filmi ama öyle olmadı. Tek bir eleştirim olabilir, bu filme gerçekten de daha değişik ve filmle daha alakalı bir isim bulunabilirmiş.

UMUT

Daha önce Maskeli Beşler’in yönetmeni ve senaristi olarak adını duyduğum için Murat Aslan’ın bir dram yazdığını ve yönettiğini duymak benim için şaşırtıcıydı. Ama ne dram!Film gerçekten çekim açıları ile, müziği ile, mekanları ile şaşırtıcı derecede iyi ve izleyiciyi kendine çeken, merak ettiren bir yapıda başladı. Bir o kadar da ciddi bir sanat filmi tadı alındı ilk dakikalarında… Fasulye adlı filmden ve birtakım TV dizilerinden tanıdığımız Selim Erdoğan ise iyi bir seçim, böyle bir dramda başrol olmak için.Film yaban ellerde hapis yatmış, yıllar sonra köyüne gelmiş ama hastalıklarla, ölümlerle karşılaşmış ve oğluyla yakınlaşmaya çalışan bir babayı tanıtıyor bize önce ve buraya kadar her şey akıcı ve merak uyandırıcı aslında.

Yılmaz isimli bu fedakar babanın, oğlunun hastalığı dolayısıyla, onunla İstanbul’a adım atmasıyla, film birden tarz, mod, dünya değiştiriyor adeta. Film, Zafer Algöz’ün ortaya çıkması ve fona Taksim’i almasıyla, renkli bir komedi filmine dönüşüyor. Espriler gırla gidiyor, bir an için hastalıkları ölümleri unutuyoruz Yılmaz’la birlikte. Yeni bir kadınla tanışılıyor, barlar, cazlar, Taksim’in arka sokakları, Türk Sanat Müziği… Neredeyse, zamanın Türk filmleriyle dalga geçen “Arabesk” filmini hatırlıyoruz… Köyde başlayan o sanat filmi tadı birdenbire kayboluveriyor ve film, “klasik bir Yeşilçam’mış bu?” düşüncesiyle baş başa bırakıyor bizi… Sonra Taksim sokaklarına ve bu renkli komediye, dram sızmaya başlıyor… Ama ne dram… Hasta çocuk, bir türlü başı beladan kurtulmayan kadın karakter, otel odalarında, Eşkıya filminden apartılmış, yalnızlıklarıyla yüzleşen yaşlılar ve elbette çıkmazlar içinde bir baba… İnsanız, gözlerimiz doluyor. Hatta, düpedüz ağlıyoruz…

Fakat bir süre sonra, bazı şeylerin, “fazla Türk filmi olması” devreye giriyor… Keder, sonsuz şanssızlıklar, herkesin ellerinin kollarının bağlı oluşu, mantıksız olaylara kimsenin bir dur demeyişi ve en kötülerin hep başrol oyuncumuzun başına gelişleri, normalde tıp dünyasında asla yaşanmayacak olayların çok normalmiş gibi kabul görmesi, haddini aşıyor bir noktadan sonra… Evet ağlıyoruz, insanız, ama bir yandan da diyoruz ki, gene sömürüldüm. Evet, gene aynı klasik: bir duygu sömürüsü geleneği… Babam ve Oğlum’a, “özellikle düşünülmüş bir duygu sömürüsü”, “ağlama garantili film” gibi eleştiriler gelmişti. Umut, Babam ve Oğlum’u kurtarıyor ve tüm bu eleştirileri kendi üzerine almakta bir sakınca görmüyor. Bu kadar da olmaz ki dedirtiyor, seyirci, altyazı ile, “bu bir Türk filmidir, alıcınızın ayarlarıyla, gözlerinizin yaşlarıyla oynamayınız” uyarısını bekliyor adeta. Bir Umut’la izlenmeye başlanan film, sonunda, Türk filmi klişesi bitmeyecek mi, umutsuzluğuyla baş başa bırakıyor bizi ve geriye sadece, 6-7 yaşlarında olduğunu düşündüğüm küçük oyuncunun ne kadar başarılı olduğunu düşünmek kalıyor. Ağlama garantili!
http://beyazperde.mynet.com/sinekritikdetay.asp?id=1900