24. Uçan Süpürge Uluslararası Kadın Filmleri Festivali FIPRESCI Ödülü!

Benim Bedenim – Samaher Alqadi

24. Uçan Süpürge Uluslararası Kadın Filmleri Festivali tüm hızıyla sürüyor.

 Her Biri Ayrı Renk bölümünde yer alan 12 film arasından FIPRESCI Ödülü’nün kazananı belli oldu.  FIPRESCI jürisi, ödüle, Samaher Alqadi’nin yönettiği Benim Bedenim/As I Want filmini layık gördü.

Jüri üyeleri gerekçesi: “Farklı sinema tekniklerini bir araya getirerek, Mısır’daki Arap Baharı kadınlarının ve bu kadınların süren eşitlik ve insan hakları mücadelesinin portresini çizmek için kameranın imkânlarını araştırma yolundaki özgün yaklaşımından ötürü ödülü Samaher Alqadi’nin Benim Bedenim filmine veriyoruz.”

Samaher Alqadi’nin 2011 Mısır Devrimi’nin ikinci yıldönümünde yapılan gösterilerde sokakta meydana gelen toplu tecavüzlere karşı Mısırlı kadınların isyanını anlattığı Benim Bedenim/As I Want Berlin Film Festivali’nde de gösterilmişti.

Samaher Alqadi: “Üç yıl boyunca kameramı hiç kapatmadan çekim yaptım, sokaklardaydım. Kamera bana büyük bir güç verdi, kamerayla sokaklarda olmak bir manifestoydu. O kadar çok çekim yaptım ki, filmde çektiklerimin hepsini kullanamadım. Filistin’de çektiğim kısımları ikinci filmde kullanacağım. Mısır’da kadınlar kendilerini ifade etme konusunda güçlük yaşıyorlar, sorunları halının altına süpürüp hayatlarını sürdürmeye çalışıyorlar. Şiddete uğrayan çok kadın var. Filmde Mısır’daki bu devrimci hareketi anlatıyorum ama aslında hikâye bendim, sadece film yapmak için yapmadım bu filmi. Çocukluğumda başıma gelenler hakkında konuşabileceğimi hiç düşünmezdim. Kadınları konuşmaya teşvik etmenin tek yol olduğunu düşünüyorum. Benim için film yapmaktan çok bir iyileşme süreciydi bu,” dedi.

Benim Bedenim/As I Want yarın (11 Haziran 2021) festival kapsamında 12.00 seansında Çağdaş Sanatlar Merkezi’nde gösterilecek. Biletler Biletix’de satışta!

Psikesinema 28. Sayısı Yayında!

Mart- Nisan 2020 Sayısı Bayilerde

Bu sayıda, aynı zamanda Büyükada’dan komşularım olan yönetmen çift Mehmet Bahadır Er ve Maryna Er Gorbac ile son filmleri Omar ve Biz hakkında yaptığım röportaj yer alıyor.

Psikesinema Mart 2020

2008’de ilk filmlerini çektiler: Kara Köpekler Havlarken. 2013’te ise Sev Beni adlı filme imza attılar.

Röportajdan…..

Kara Köpekler Havlarken, bir ilk film olmasına rağmen, adı hafızalara kazınmış, bilinen bir film oldu.

Bahadır: Evet, ben çok seviyorum filmin ruhunu, hala kendi yirmibeş yaşımı görebiliyorum filmde. Amerika’da bir film profesyoneli ile konuşuyorduk son filmimiz Omar ve Biz için, sizi hatırlıyorum, Kara Köpekler Havlarken’i çekmiştiniz diyor, on sene geçmiş, iyi bir kartvizit demek ki.

Maryna: Türkiye’de çok ödül almadı ama yurtdışında bile adını duyurdu galiba evet.

Çektiğiniz üç filme baktığımızda, bir yandan hiç birbirlerini çağrıştırmayan filmler, bir yandan da sosyolojik, ekonomik ve politik konulara değinen filmler. Omar ve Biz’de iki Suriyeli göçmenle komşu olmak durumunda olan emekli bir komutanın evrimini izliyoruz. Herkesin hassas olduğu, işlemesi zor bir konu, nasıl gelişti senaryosu? Gerçek bir hayat hikayesi mi?

Tesadüfen tanıştığımız Pakistan’lı bir göçmenin hikayesinden etkilendik ama onun hayat hikayesi değil…..

5 sayfalık, dolu dolu röportajın devamı Psikesinema Dergisi‘nde.

Basılı dergilere destek olalım.

Görevimiz Tehlike 5 /Mission:Impossible Rogue Nation

60’lı ve 70’li yılların Mission Impossible adlı TV dizisi, uzun süredir sinema uyarlamalarıyla bizi mest ediyor. 1996 yılında Brian De Palma yönetmenliğinde ilk kez sinemaya uyarlanan yapımda da başrol Tom Cruise idi, 2015’te 50 küsur yaşında olan oyuncu, serinin beşincisinde de yakışıklılığından ve çevikliğinden birşey kaybetmemiş şekilde başarılı ajan Ethan Hunt’ı canlandırmaya devam ediyor.

Görevimiz Tehlike 5’te, CIA başkanı Hunley rolünde ise, bir başka “yaşlansa da tadından yenmeyen” oyuncu Alec Baldwin çıkıyor karşımıza. Filmde Hunley, IMF’i kapatmak için elinden geleni yapıyor. Fakat zamanlama hiç doğru değil, zira anti-IMF de diyebileceğimiz “Syndicate” isimli gizli bir terör organizasyonu, çaktırmadan Hunt gibi ajanları aradan çıkarmaya uğraşmakta. Bunu farkeden ve durumun peşinden giden de tabii ki Ethan Hunt oluyor. Eski ekibini devletin haberi olmadan yeniden biraraya getirip kolları sıvıyor, sadece kendi iç sesini dinliyor ve bunun meyvelerini de topluyor.

Aksiyona doyacağımız filmde, filmin aynı zamanda yapımcılarından olan Tom Cruise’un çoğu sahnede yine dublör kullanmamış olduğu bilgisi bizi daha da heyecanlandırıyor. Gelelim her Görevimiz Tehlike filminde koltuk değiştiren yönetmenlere. Bu son filmi Christopher McQuarrie yönetmiş. İlk filmi yöneten, Hitchcock’un mirasçısı lakaplı Brian DePalma’nın filme aksiyondan çok kuşkuyu davet ettiği aşikardı. Kamera kullanımında da bir “herşeye uzaktan bakan ve herşeyi bilen yönetmen” kokusu alınıyordu doğrusu. Close-up çekimlerle, “herhalde şu öldü” gibi tahminlerde bulunduğumuz bazı olaylar olurken, de Palma bir süre sonra bize uzak planlarda aslında orada ne olduğunu anlatan bir yönetmen dil kullanıyordu. Palma aynı zamanda heyecanlı sahnelerde farklı açıları aynı anda gösteren ve filmdeki o anları keyifli bir klibe dönüştüren “bölünmüş ekran” tekniğini kullanmayı da ihmal etmiyordu.

İkinci filmin yönetmeni John Woo, Ethan Hunt “karakterinin” üzerine giderek, hatta hadi şöyle söyleyelim, onu bir süper kahraman haline dönüştürerek, filmi diğerleriyle kıyasla en “hafif” Görevimiz Tehlike haline getirmişti. Palma ile Woo’nun filmleri arasındaki stil farkı gerçekten gözle görünürdür ve genelde Woo’nun çektiği bu ikinci film pek başarılı bulunmaz.

Üçüncü filmde koltuğa geçen, Cruise’un isteği üzerine, o sıralar Lost adlı diziden dolayı bildiğimiz başarılı yönetmen JJ Abrams olmuştu. Abrams’ın filme kattığı maske teknolojisi, beşinci filmde bile hala kullanılmakta, yönetmen, devamı gelen karakterler ve öğeler ekleyerek bu ve sonraki filmler için hatırı sayılır bir devamlılık sağlamış oldu. Filmin odağı da Hunt’tan ekibe çevrilmiş oldu yeniden. Organizasyonun yapısını en iyi anlatabilen film de Abrams’ın tercih ettiği odaklar sayesinde bu film oldu galiba. Yakın zamanda kaybettiğimiz Philip Seymour Hoffman’ın filmdeki kötü karakteri de filme yakışmıştı. Aksiyon ve karakter analizini iyi dengeleyen bir Görevimiz Tehlike olarak hatırlarda kaldı bu film.

2011’de dördüncü filmde işi devralan yönetmen Brad Bird, Cruise’un çevikliğinden sonuna kadar faydalanıp, onu parlatıp, Woo’nun yaptığı gibi, yani sadece bu karakterin üzerine gidecekmiş gibi yaparken, Abrams’a selam çakarak, tüm ekibi ele alıp her bir karakterin güçlü ve zayıf yanlarını öne çıkaracak farklı bir yapı kurdu, iyi ki de öyle yaptı, film tadından yenmedi.

Jack Reacher’in yönetmeni olarak tanıdığımız Christopher McQuarrie beşinci filmde hem yine cesur Cruise’nin dublorsüz kahramanlıklarına, dolayısıyla da ağzımızın suyu aka aka izleyeceğimiz aksiyon dolu anlara oldukça yer vermiş, hem akıl karıştıran hileli soygun ve casusluk numaralarını bir bir kullanmış, hem de mizah yönü ağır basan diyaloglarıyla, asla sıkıcı olmayan bir iki buçuk saat armağan etmiş seyirciye doğrusu. Simon Pegg’in canlandırdığı karaktere de bayılıyorum: Benji, o üstüne basa basa konuştuğu İngiliz aksanıyla yine hem çok tatlı, komik ve sadık bir dost, hem de bu kez başı gerçekten fena derde giriyor. Bu kez filmde çok güzel ve sağlam bir “femme fatale” karakter de var: Ilsa rolündeki Rebecca Ferguson bence filme çok şey katmış. Viyana Operası’nda geçen gerilim dolu sahnelere de ayrıca bayıldım. Bakalım serinin devamı geliyor mu, ne zaman geliyor…

Bu film kaçmaz!

 

Vadimdeki Gözyaşları /The Valley of Tears

Ülkemizde 2009 yılında gösterime giren Beşir’le Vals isimli animasyon film, 82’de Lübnan’da yaşanan Sabra ve Shatila katliamını konu almış, derinden etkileyici bir filmdi. 30 küsur sene öncesine dayanan bir insanlık dramı olsa da, dünyada hala süregelen şiddeti gözler önüne seren, bu anlamda “maalesef” güncel bir hikayesi vardı. Sabra ve Shatila katliamını konu eden izlediğim ikinci film oldu Maryanne Zehil’in bu hafta ülkemizde vizyon şansı bulan filmi Vadimdeki Gözyaşları. Yönetmenle röportaj yapma şansına eriştiğimde öğrendim ki Zehil, Beşir’le Vals’ten çok etkilenip, aynı olayı farklı bir açıdan ele almak istediği için bu filmi yapmaya karar vermiş. Bir yandan da elinde belgesel çekecek materyal varmış ama bir takım aksilikler sonucu o belgesel gerçekleşememiş ve o da dramatik bir senaryo yazarak bu konuyu filminin odağı yapmış.

Film Quebec’te açılıyor. 40’larının sonlarında, iddialı, sarışın bir kadını takip ediyoruz. Yalnız bir kadın ama günlük ilişkileri oluyor. Özgür bir kadın, bara gidip birileriyle tanışabiliyor, zamanında patronuyla bir ilişki yaşamış, hasta annesini ziyaret ettiği hastanedeki erkek hemşirelerden birinin de eski erkek arkadaşı olduğunu anlıyoruz mesela. Bir yayınevinde editör olarak çalışıyor Mary. Daha önce Ruanda katliamı ile ilgili bir kitap basmış olan Mary’e imzasız zarflar gelmeye başlıyor, içinde Lübnan’da mülteci kampında büyümüş olan Filistin’li Ali hakkında bir hikaye var, zarflar geldikçe Mary kendisini hikayeye daha da çok kaptırıyor ve sonunda bu zarfları gönderen Joseph ile tanışıyor. Joseph kendi hikayesini anlatıyor elbette bu zarftaki karalamalarda. Mary Joseph’ten etkileniyor, hikayesini birebir dinlemek istiyor. Joseph herşeyi anlatsa da bir sırrım var diyor ama ne olduğunu söylemiyor. Mary bir yandan Joseph’e bağlanırken bir yandan da hikayenin gelişimini öğrendikçe bir gizemin içine doğru çekiliyor. Joseph mülteci kampında akrabalarının öldürüldüğüne şahit olmuştur gencecik yaşında ve annesi onların öcünü alması için Joseph’in beynini yıkamıştır adeta. Kin ve intikam duygusuyla büyümüş, aslında büyüyememiş bir çocuk ruhudur Joseph’teki. Mary’de daha çok anaçlığı bulur, koynunda ağlar. Halbuki Mary’nin de annesiyle olan ilişkisi sorunludur ve bu onun da tüm hayatına yansımıştır.

Filmle ilgili çok fazla sürpriz bozmak istemiyorum. İkinci uzun metraj filmini çekmiş olan Maryanne Zehil, Lübnanlı ve Kanada’da yaşıyor. Bu anlamda Zehil’in kendi öz toplumu ve yaşadığı toplum arasındaki tezatlardan etkilendiği ve bu tezatları filmine yansıtmak istediği çok net. Doğu ve Batı’yı biraraya getiriş tarzı çok ilginç bir kontrast oluşturmuş, hem modern hem oryantalist yaklaşımlar var ama eleştirmekse iki tarafı da eleştirerek, olumlu yanlarını vermekse iki tarafı da olumlayarak. Yönetmen senaryosunda da diyalogları çok net belirlemiş, yayınevinde çalışan sekreterin Filistinli boyacı Joseph’in gerçek kimliğini öğrendikten sonra “ben bir de ona kahve vermiştim” demesi, yayınevi sahibinin gelen yazılarla ilgili, “böyle bir hikayeyi kim okumak ister ki, sadece bu konuyu birebir yaşamış olanlar ilgilenir ve böylelikle kitap iş yapmaz” yaklaşımı… Aslında bu yaklaşım, filmin ta kendisi ile de ilgili bir gönderme, filmin ilk projelendiği aşamada konusu nedeniyle burun kıvıranlar olmuş ama film şu an dünyanın dört bir yanından ilgiyle karşılanıyor, çünkü bu konu aslında global bir konu.

Teknik açıdan tertemiz planları var filmin. Quebec ve Lübnan çok hoş yansımış beyazperdeye. Nathalie Coupal ve Joseph Antaki rollerinin hakkını vermişler. Filmin hafif belgeseli çağrıştıran anları da var, tempo ve kimi planlar açısından. Farklı bir sinematografisi, farklı bir estetiği var aslında filmin, başta hafif yadırgatan ama hikaye ilerledikçe sanki yerli yerine oturan. Burada hissettiğim o yadırgamada, Doğu-Batı arasındaki o kontrastın yansıması da etken olabilir. Farklı mekanlara göre farklı müzik seçimleri de çok yerinde olmuş, tüm filmde güzel yedirilmiş, farklarına rağmen birbirleriyle zıtlaşmamış müzikler.

Filmin en başarılı yanı, karakterlerin içlerinin doluluğuydu. Bu denli önemli, sosyal ve politik bir konuyu ele almasına rağmen karakterlerini sadece bu hikayeyi anlatmaya odaklamamış, kendi dünyalarında ne yaşadıklarını, psikolojik ve toplumsal açıdan nasıl bir geçmişe ait olduklarını da derinlemesine ortaya koymuş yönetmen, üstelik bu detayların zenginliğine rağmen, film detaylarda boğulmamış, bu, bir filmin hikaye örgüsünde bana kalırsa dengeyi yakalaması en zor konulardan biri.

Türkiye olarak içinden geçtiğimiz süreçte bu filmin 4 kopya ile de olsa vizyona girmesine çok sevindim. Seneler önce yaşanmış bir hikayeden yola çıkarak da olsa, bugün de insan hakları, zorbalık, özgürlük kısıtlanmaları, insan kayıpları maalesef gündemimizde. Beyni kah ailesi, kah eğiticileri, kah yöneticileri tarafından yıkanan nice insan bugün can alıyor, hatta kendi canına kıyıyor. Bize ise “bana dokunmayan yılan bin yaşasın” dememek ve konuya duyarlı olup elimizi taşın altına koymak düşüyor, ki filmde Mary de bunu yapıyor. Kaçırmamanızı tavsiye edeceğim, değerli bir film Vadimdeki Gözyaşları….

Gitme Baba

Sinema filmi, yaratıcılarının gayeleri doğrultusunda şekilden şekile girebilen bir oyuncak aslında. Amacınız bir gişe filmi yapıp milyonlara ulaşmak da olabilir, çocuklara yönelik bir animasyon da yapmak isteyebilirsiniz, insanlara eğlenceli vakit geçirtmek de, bir belgesel çekerek onları eğitmek de olabilir hedefiniz, gerçek bir yaşamı imgesel bir sinema filmi haline de getirebilirsiniz. Sonsuz olmasa da çok seçenek var önünüzde.

Gitme Baba, saydıklarımdan sonuncusunu hedef almış ve sinemayı bu doğrultuda kullanmış bir yapım. Filmin senaristi, yapımcısı ve başrol oyuncularından biri olan Çiğdem Suyolcu, 1995 yılında suikaste kurban giden Kuşadası Belediye Başkanı Lütfi Suyolcu’nun kızı. Çiğdem Suyolcu babası öldürüldüğünde 18 yaşında imiş. Babasına ve tüm ailesine yapılan haksızlıktan çok etkilenmiş doğal olarak. Hele ki babasına aşık bir kız çocuğunu içinde barındırdığını hesaba katarsak…

Neredeyse 20 yıl önce yaşanmış olan bu olayı bir sinema filmi haline getirmeye karar vermiş birkaç yıl önce Suyolcu. Hem bilmeyenlere bu olayları anlatmak, hem de bir nevi arınmak için. Açıkçası sinema filmi yapılmaya değer bir hikaye olduğunu teslim etmek lazım. Hem gerçek bir olay oluşu, hem politik ve dramatik yapısıyla ilgi çekici bir konu.

Önce gerçekler: Lütfi Suyolcu, Kuşadası’nda çok çok sevilen bir “vatandaş” herşeyden önce. Başarılı ve sayılan bir belediye başkanı. Prensipli, Atatürkçü, modern biri. Yalan dolanla, rantla parayla işi olmaz. Çoluğuna çocuğuna düşkün bir aile babası. İnandıkları uğruna epey dikbaşlı. Korkusu olan biri değil. Gerçekler uğruna canını dişine katarak çalışan, işkolik bir başkan. Tabii bu dürüstlüğü bazılarının işine gelmiyor, rüşvetle, yalan dolanla kandırmaya çalışsalar da yola gelmeyen Suyolcu’yu kiralık bir katile öldürtüyorlar sonunda. Üstelik yakalanıp hapse girmelerine rağmen bir süre sonra Rahşan Ecevit affıyla serbest te kalıyorlar. Babasıyla adeta bir aşk yaşayan küçük kızı da bu yaşananları bir film yapmaya karar veriyor ve yapıyor: İşte Gitme Baba.

Buraya kadar saygı duyulacak, niyetinde kötülük aranmayacak bir yapımdan bahsettiğimiz muhakkak. Yaşananların acısı, hiç şüphesiz ki çok ağır. Travmatik meseleler aslında aile fertleri için. Zaten bu filmin de bir travmaya işaret ettiği düşüncesindeyim.

Filmin gerçek bir hikaye olmasını bir yana bırakıp onu bir “film” olarak ele aldığımızdaysa bazı sorunlarla karşı karşıya kalıyoruz. Herşeyden önce bu filmin aslında fazlasıyla “kişisel” bir film olduğunu söylemek lazım. Yaşanan olay tarihe geçmiş, hepimizi ilgilendiren ve günümüzde dahi yaşadığımız acı bir gerçek, sosyolojik ve politik bir mesele olsa da, filmin derdi maalesef bu değil. Film çok daha duygusal bir yapıda seyrediyor. Çünkü film Çiğdem Suyolcu’nun filmi. Onun babasına duyduğu özlemi dindirmek için bir araç. Filmin en önemli meselesi adeta Çiğdem ile babasının ilişkisi.

Bunda da bir sorun yok ama şu tarz hatalı kararlar söz konusu. Örneğin Çiğdem Suyolcu bir röportajında annesi rolünde oynayan Şenay Gürler’in gerçekten de annesine çok benzediğini söylemiş. Bence bu filmde esas konu Lütfi Suyolcu ise, geri kalan kastın gerçek kişilere ne kadar benzediği o kadar da önemli değil. Örneğin film 80’lerin başında başlıyor ve o dönem belli ki Çiğdem’in annesinin saçları kızılmış. Bu önemsiz gibi görünen detayı şundan dolayı veriyorum. Şenay Gürler’in “ben bir peruğum” diye öylesine bağıran bir saçı var ki, oraya sadece bir amaç için konmuş olduğu çok çok belli. Halbuki biz Çiğdem’in annesini tanımıyoruz. Böyle göze batan bir peruğa hiç gerek yok. Tam tersine, Çiğdem’in çocukluğunu büyük bir başarıyla canlandıran küçük kız doğal sarışın mavi gözlü bir kız iken, Çiğdem büyüdüğünde kaşı, saçları siyah, gözleri yeşil, bambaşka bir kız oluveriyor – ki zaten kendisini canlandırıyor. Bu detay çok önemli çünkü bir anda büyüklüğüyle karşılaştığımız Çiğdem’in Çiğdem olduğunu belki 5-6 dakika boyunca algılayamıyoruz. Bu kadar bariz bir kast yanlışlığı sebebiyle büyümüş Çiğdem’i tanıyamadığımız o birkaç dakikada Çiğdem ile Lütfi Bey’i birbirine aşık iki kişi olarak izlemeniz mümkün. Yani annesinin saçları kızıldı diye, tamamen yapay bir peruk takılacağına, kendi küçüklüğü keşke kendisine daha çok benzeseymiş de hikayede bu detay kafa karıştırmasaymış.

Gelelim ailevi ilişkilere. Çiğdem Suyolcu belli ki babasına gerçekten eşine az rastlanır türden aşıkmış. Babası da ona. Bunun altını da fazlasıyla çizmek istemiş Suyolcu, hakkıdır da. Fakat öyle ki, anne-kız, anne-oğlan ve baba-oğlan ilişkileri filmde sıfırın altında işlenmiş. Bazı sahnelerde anne hiç yok. Geçişlerde sorun olduğundan ve zaman hızlı geçtiğinden, acaba öldü mü diye düşünebileceğiniz kadar uzun süre ortada yok mesela anne.

Baba-oğul ilişkisinde problemler olduğu çok açık. Ama bu filmde bu detaya ne kadar gerek vardı?

Çiğdem Suyolcu, filmde sonuçta kendi ailesini anlatıyor. Onları bize yıllar sonra anlatırken elbette en iyi şekilde, en doğru şekilde sunmak istiyor ama bu hassasiyetinden dolayı bazı şeylerin altını çok fazla ve gereksiz şekilde çiziyor. Örneğin modern bir aile olduklarının. Babası annesini dudaklarından öperken çocukların onları görmesinden çekinmiyor, “buna aşk denir ve siz aşk çocuğusunuz” diyor. Karısıyla aralarındaki cinsel çekim sürekli göz önünde. Baba kız ilişkilerindeki yakınlık da altı fazlasıyla çizilmiş şekilde yer alıyor filmde. Filmde içilen rakının da haddi hesabı yok. Bunlar herhangi bir filmde göze batmayan detaylar olabilirdi ama bu filmde bu karelerin her birinde “biz modern bir aileyiz”in altı rahatsız edici şekilde çizili.

Kuşadası çok güzel bir mekan. Dolayısıyla güzel görüntüler mevcut filmde ama ekstra bir kamera, görüntü, kurgu ya da yönetmenlik başarısı olduğunu söyleyemem. Müzikler ise maalesef çok kötü. Tempoyu yükseltmek amacıyla kullanılan müzikler gereksiz yerlerde o kadar yüksek ki, o an ne konuşulduğuna zor konsantre oluyorsunuz.

Filmin en büyük handikapı ise uzunluğu. Sonuçta acı verici bir hikaye bu. Ölümle sonuçlanan ve katillerinin aramızda gezdiği bir hikayeden bahsediyoruz. Eminim Çiğdem Suyolcu çok büyük travmalar geçirdi, belki aylarca yıllarca rüyalarından sıçrayarak uyandı, kabuslar gördü. Fakat bana göre bu da filmde olması gerekli bir detay değil. Film bir belgesel değil belki ama zaten yeterince üzücü bir konu olduğundan, Lütfi Bey’in öldürülmesinden sonra çok da uzamamalıydı. Çiğdem’in gördüğü kabuslar, morg sahnesi, annesinin dakikalarca ağlaması, gerçekten gereksiz sahnelerdi.

Bu kadar acı yaşayıp filmde kendisini canlandırmasından dolayı tebrik etmek gerek Çiğdem Hanımı. Ben böyle bir acının bir de rolünü yapamazdım. Babasının yerdeki kanının üzerinde ağladığı sahnelerde gerçekten o an ne gibi bir psikolojide olduğunu düşünmeden edemedim doğrusu. Elbette herkesin kendi seçimi ama ben kendimi oyna(ya)mazdım, kendi yaşadığım travmaları da bu filmin konusu yapmazdım.

90’larda yaşanan bu olayı bilmiyordum, bunu öğrenmiş olmak adına bu filmi gördüğüm için mutluyum. Babasının ona yaşattıkları sonucu hayatını değiştiren, arkeoloji okurken sinema okumaya karar verip senarist/oyuncu olan ve bu yolda devam etmek isteyen Çiğdem Suyolcu’yu tanımış olmak da güzel. Fakat sinemasal anlamda çok amatörce bir yapım olduğunu söylemek zorundayım. Kendisi amacının bu film sayesinde geçmişte kalan bu haksızlığı gün yüzüne çıkarmak, insanlara ulaştırmak olduğunu söylemiş, gişe kaygısı olmadığının altını çizerek, “ilerde televizyonlarda gösterilsin, DVD’lerle ulaşsın insanlara, ne kadar insan izlerse izlesin, ben bu filmi yaparak rahatladım” demiş. O zaman amacına ulaştığını düşünüyorum şimdiden, yolu açık olsun.

Vadimdeki Gözyaşları Yönetmeni Maryanne Zehil ile Video-Röportaj!

Beyazperde.com’u temsilen, ülkemizde bu hafta vizyona giren Vadimdeki Gözyaşları (The Valley Of Tears) filminin yönetmeni Maryanne Zéhil ile özel bir röportaj gerçekleştirdim. Lübnanlı yönetmen Zehil, sorularıma gerçekten büyük içtenlikle cevap verdi.

Caner Bozkurt ile F Tipi Film Üzerine Söyleşi

F Tipi Film, Grup Yorum olarak sizlerin bir projesi ve yapımcılığını da siz üstlendiniz. Cesur bir film, duyarlılığınız için tebrik ederiz. Bu fikir kısaca nasıl ortaya çıktı? Bu güne kadar siyasi görüşlerinizi müzik yoluyla bizlere duyurmayı tercih etmiştiniz, şimdi neden sinema?


Çünkü sinema kuşkusuz en etkili anlatım biçimlerinden biridir. Ayrıca bunu estetik bir dille ortaya koymak etkileyiciliğini daha da artırıyor. Bu işin bir yönü… Bir de maalesef Türkiye’de politik sinema, devrimci sinema olmaması gereken bir noktada duruyor. Yılmaz Güney’den bugüne ciddi bir boşluk var. Değerli yönetmenlerimiz, filmlerimiz var; ancak bunlar kesinlikle nicelik bakımından yeterli değil. İşte bütün bunlar bizi sinema alanında adım atmaya zorladı.

Bu filmin en önemli özelliklerinden biri, dokuz farklı yönetmenin kısa filmlerinin biraraya gelmesinden oluşan bir uzun metraj olması. Bu kimin fikriydi, bu yönetmen isimlerle nasıl biraraya gelindi?


Bu fikir bize, yani Grup Yorum ailesine aitti. Çünkü tecrit yalnızlaştırma ve tek başına düşüncelerinden arındırma demekti. Biz de bunun karşısında verilecek en güzel cevabın kolektif bir çalışma olacağını düşündük. Ve proje henüz fikir aşamasındayken yönetmen arkadaşlarımızla paylaştık. Bu yönetmenlerin bir çoğuyla başlayıp bitirdik projeyi. Geniş bir çağrı yaptık ve bu konuda bizimle birlikte olmak isteyen tüm sinemacıları davet ettik filmimize. Projeye eklenen dostlarımız oldu, işlerinden dolayı yer alamayan fakat destekleyen yönetmen ve oyuncu dostlarımız da oldu.

Kısa filmlerin senaryolarında/hikayelerinde sizin ne kadar payınız var? Her yönetmen kendi kısmının senaryosunu sizinle birlikte mi yazdı? Hikayeleri seçme ve biraraya getirme sürecini anlatabilir misiniz?


Hikayelerin oluşturmasından önce yönetmenlerle ve onların senaristleriyle birlikte bir araştırma sürecimiz oldu. Bu süreç içerisinde halen f tipi hücrelerde olan tutsak devrimcilerin anlatımları ve önerilerini inceledik. Ayrıca 19 Aralık olaylarından bugüne süren F Tipi tecrit sürecinin demokratik alanda mücadelesini sürdüren demokratik kitle örgütlerinin, başta TAYAD olmak üzere, görüşlerini ve önerilerini aldık. Bunun koordine edilmesini de Grup Yorum olarak biz üslendik. Bir çok hikaye böyle oluşturuldu. Elbette tüm yönetmenler hikayeler üzerinde son sözü kendileri söylediler.

Farklı yönetmenler olmasına rağmen toplamda tüm filmler birbirine aşırı derecede bütünlük sağlamış. Bu bir yandan izlenebilirlik açısından çok iyiyken, diğer yandan farklı bir bakış açısına yer verilmediği izlenimi yaratabilir diye düşündünüz mü?

Aslına bakılırsa bu filmi dokuz farklı bakış açısı çekti. Biz bunu çok güçlü bir şekilde gözlemledik. Bu yüzden böyle bir kaygıya hiç düşmedik.

Filminizin afişi, daha vizyona girmeden sansüre uğradı, konserlerinizle ilgili de çeşitli yasaklamalar getiriliyor, bu konuda neler söyleyeceksiniz?

F Tipi Film kaç kopya giriyor ve bu rakam sizce istediğiniz kitleye ulaşacak mı? F tipi cezaevleriyle ilgili toplumun yeterince bilgisi olduğunu düşünüyor musunuz? Öyle olmadığını varsayarak soralım, bu film sizce bir farkındalık yaratacak mı?
Film 68 kopya ile vizyona girdi. Ancak biz hiçbir zaman gişe üzerinden yapmadık çalışmalarımızı. Biz bu filmi milyonlara izleteceğiz diyoruz. Çünkü sizin de belirttiğiniz gibi halkın üzerindeki tecritin ve hakkını arayanlara savrulan f tipi tehdidin herkes tarafından bilinmesi gerektiğini düşünüyoruz. Gerekirse bunu kapı kapı dolaşarak yapacağız.
İlk defa karşılaştığımız bir durum değil bu. İçinde Grup Yorum imzası bulunan her yapım, proje, etkinlik vs. hep buna benzer tepkilere maruz kaldı. Kaldı ki bu proje Türkiye’nin çok önemli yönetmenleriyle birlikte gerçekleştirilmiş bir projedir. Tek başına Grup Yorum’un eseri değildir. Burada şu ortaya çıkıyor: Tecrit insanlardan gizlenmeye çalışılıyor. Çünkü düşünmeyen, hesap sormayan bir toplum yaratılmak isteniyor. Oysa tartışacak ve hesap sorulacak o kadar çok konu var ki…

Toplumsal farkındalık gereken benzer konularda sinema projeleriniz devam edecek mi?
Elbette. Başta belirttiğimiz gibi biz Yılmaz Güney’in bıraktığı bir miras üzerinde mütevazi adımlar atmaya çalışıyoruz ve anlatacak çok şeyimiz var. Bu ülkenin onurlu aydın-sanatçılarıyla birlikte bu yolda yürümeye devam edeceğiz.
Grup Yorum adına Caner Bozkurt

Sorular: Beyazperde.com adına Melis Z. Pirlanti&Duygu Kocabaylıoğlu

 

Açlığa Doymak

Yazı filmin öyküsüne dair ipuçları ve sürprizbozanlar (spoiler) içerebilir.

1982 doğumlu yönetmen Zübeyr Şaşmaz’ın ismini daha önce duymuş olmalısınız, kendisi oyuncu Necati Şasmaz,’ın kardeşi olup, Kurtlar Vadisi: Filistin ve Muro: Nalet Olsun İçimdeki İnsan Sevgisine adlı sinema filmlerinin yönetmeni. Bildiğim kadarıyla Kurtlar Vadisi dizisinde de mutfaktaki isimlerden biri kendisi. İşletme mezunu olmasına rağmen dizi ve sinema setlerinde pişerek başarılı bir yönetmene dönüştüğünü söyleyebiliriz Şaşmaz’ın.

Açlığa Doymak enteresan bir film. Basın bültenlerinde okuduğum dramatik konusuna rağmen, aslında gündemi yakalamak adına açlık grevlerini konu alan politik ve yanlı bir filmle karşılaşacağım önyargısı vardı bende, ne yalan söyleyeyim. Fakat izlediğim film beni epey şaşırttı. Her şeyden önce uzun bir film Açlığa Doymak, iki saatten fazla sürüyor. Fakat uzun süredir ilk kez bir Türk filminin uzun sürmesi beni rahatsız etmedi, boş yere uzatıldığını düşünmedim, bu hikayeyi ben de çekiyor olsam, böyle uzun uzun anlatmak isterdim diye düşündüm. Zira hikayede, aslında artık sinemada epeyce karşılaşmakta olduğumuz farklı hayatların kesişmesi durumu mevcut. Birbirinden bağımsız devam eden üç hikaye birleşiyor filmde ve üç hikaye de kendi başlarına tek bir film çıkaracak kadar derin hikayeler aslında. Hem karakter çözümlemeleri açısından, hem dönem, hem yapı itibariyle derin, üstelik sert ve cesur üç hikaye izlemekteyiz. Hikayenin ilki 90’lı yılların sonunda Sivaslı bir ailenin İstanbul’a okumak için gelen iki kardeşinin başına gelenleri konu ediyor. (90’lı yılların sonu olduğunu kullanılan paralardan, cep telefonlarından, ve sonunda 2000 yılına geldiklerini dillendirdiklerinden anlıyoruz fakat bunların dışında 90’lı yıllara dair pek de ipucu yok.) Sena üniversitede tıp okurken, abisi ise sol örgüt üyesidir ve başı devamlı belaya girmektedir. Abisinin ölümüyle sarsılan Sena (Hazar Ergüçlü), kendisini bu örgütün içinde bulur ve cahilce bir intikam hırsıyla bombalı eylem gerçekleştirecek kadar kendisini kaybeder. Daha sonra ise örgütle birlikte ölüm orucuna katılır, günden güne erir. Öte yandan başka bir hikayenin içine giriyoruz, gazeteci Eyüp (Mete Horozoğlu) iki çocuk babası, evli, işinde gücünde bir adamdır fakat aniden işinden kovulur ve eve kapanıp kitap yazmaya devam eder. Sena’nın gerçekleştireceği bombalı eylemde tüm ailesini kaybedecek ve o da intikam duygusunun pençesine düşecektir. Son hikayede ise sevgilisi tarafından terkedilen Burcu’nun (Didem Balçın) acısını dindirmek için alkol ve yemeğe sığınmasını, daha sonra da aldığı kiloları vermek için başvurduğu sayısız yolu, sağlığını nasıl tehlikeye attığını izliyoruz. Bu üç kişinin yolları kesişiyor ve ortaya bambaşka bir tablo çıkıyor aslında. Senaryosu da Şaşmaz’a ait olan bu hikayede “açlık” teması farklı farklı durum ve şartlarda tezahür ediyor ve bana kalırsa bir yanda açlık grevinde eriyip giden Sena, diğer yandan acısı ve vicdanıyla yüzleşmek için tekkede “halvet” eden (40 gün girdiği hücreden çıkmayan) Eyüp ve öte yandan yaşadığı depresyon sonrası vücuduyla barışamayan Burcu’nun hikayelerini bu şekilde birleştirmek müthiş bir zeka işi.

Film kurgu anlamında da hiç teklemiyor, bu kadar dolu dolu üç hikayeyi biraraya getirirken, geri dönüşler, içiçe geçişler tam da yerinde olmuş. Müzikler Erkan Oğur’a emanet olduğundan oldukça etkileyici. Karakterler de doğru kişilere emanet edilmiş. Filmin en başarılı kısmı ise şüphe yok ki makyaj ve sanat yönetimi. Ölüm orucunda günden güne eriyen Sena, halvette aşırı zayıflayan Eyüp ve yeme bozukluğu neticesinde kilo alan Burcu karakterlerindeki kilo değişimleri makyaj sayesinde son derece inandırıcı bir hale gelmiş. Özellikle Hazar Ergüçlü’nün zayıflık durumuna inanamayacaksınız.

Filmle ilgili bahsedilmesi gereken bir diğer konu ise izlemesi zor sahneleri. Yanmış beden parçaları, kadavralar, liposuction ameliyatının en detaylı görüntüleri ve benzeri sahneler, gözlerinizi zaman zaman perdeden çekmenizi sağlayacak ve sizi epey sarsacak! Yönetmen bu konuda epey sert, gerçekçi ve cesur olmayı tercih etmiş belli ki, izleyicinin gerçeklerden kaçamamasını istemiş, yüzümüze yüzümüze vurmuş yaşananları…

Senaryoda “ama böyle olsa böyle olmaz mı” diyeceğiniz bazı yerler mevcut. Örneğin bir cinayetin hiç soruşturulmamış olması, ölüm orucuna gidenlerin zindana düşmeleri… Fakat genel anlamda filmin gücünü bozan detaylar değil bunlar, sineye çekebiliyorsunuz.

Şaşmaz kardeşlerin imza attığı her işte, dini öğeler, zikir meselesi ve bunları çağrıştıran mekanlar, dokular mevcut oluyor sanki, bu filmde de bundan kaçınılmamış. Dini anlamda konuyu oturtmak istediği bir yer vardıysa bilemiyorum, ben konuya o açıdan yaklaşmadım. Konuyu politik bir şekilde ele alıp eleştirmektense hayatın içinden, gerçek olabilecek kadar inandırıcı karakterler ve hikayelerle meseleye yaklaşmasını ve “kurunun yanında yaş da yanar” deyimini hatırlatacak biçimde meseleye farklı yerlerden bakıp taraf tutmamasını sevdim. Şans verilmesi gereken bir film.

Bendeyar

Bendeyar adlı filmin gösterime gireceğini duyduğumda internette biraz araştırma yaptım. Turizm, tiyatro, radyoculuk gibi alanlarda faaliyet gösteren bir “Gözyaşı Yapım” çıktı karşıma, filmin fikir babası, senaristi, oyuncusu ve yapımcısı Haşim Akten’in de bazı görüşleriyle karşılaştım, mesela resmi sitelerinde, bu filmin “müslümanlara zulmeden emperyalistlere dur cevabı” olduğunu yazmış. Filme ait bir basın gösterimi olmadı, olduysa da biz çağırılmadık (bazı röportajlarda bir basın galasından söz edilmiş çünkü), bu yüzden vizyonda izledikten sonra görüşlerimi sizlerle paylaşabiliyorum.
Herşeyden önce filmle ilgili araştırmalarımın devamında okuduğum birçok röportajda, bunun “İslami bir film” olduğunun altını birebir filmin yapımcısı çizmiş. Halbuki bir filme İslami film demek, birçok kesimin, özellikle de Müslüman kesimin hoşuna gitmeyen bir tanımlama. Bu açıdan da iyice merakla izlediğim, duruşunu merak ettiğim bir film oldu Bendeyar. “Bendeyar”, Farsça’da Allah’a kul olan anlamına geliyormuş bu arada. Filmin bir diğer farklı yanı ise yönetmeninin Joel Leang isimli 30 yaşlarında Amerikalı bir genç olması. Bir süredir Türkiye’de yaşayan, daha çok müzik klipleri çekmekle uğraşan bir genç Leang. Kendisiyle yapılan röportajlarda, “ben de anti emperyalistim, bu yüzden senaryo bana yakın geldi”, diyor.
İlk haftasında 126 salonda vizyon şansı bulan filme yönetmenin katmış olabilecekleri açısından, estetik ve sinematografik açılardan yaklaştığımızda, büyük eksikler görüyoruz. Filmin yapımcısı, demeçlerinde estetik kaygı taşıdıklarını ve buna az para harcamadıklarını belirtse de maalesef gerek ses, gerek ışık, gerekse kurgusal açıdan pek çok eksiği ve hatası var filmin. Sanki acele edilmiş. Hele bazı kareler birbirine yapıştırılmış gibi adeta, geçişler sorunlu, kamera açısı her değiştiğinde ses boğuklaşıyor, renk ve doku değişiyor. Filmin fikir babası Haşim Akten’e ait olan senaryoda da maalesef kopukluklar söz konusu. Bir ilk film olarak göz ardı edilebilecek kusurlar olarak bakmak istesek de, filmi takipte zorlanmalar yaratan bu eksikler keşke olmasaydı demeden geçemiyoruz.
Filmin kurgu ve senaryosundaki en büyük sorun aslında hikayenin başından itibaren akış sürecinde göze çarpıyor. Devlet için çalışan bir ajan olan Afşin Amerikalıların hoşuna gitmeyen bilgilere ulaştığı için kendisine tuzak kurulmuştur ve hapise girmiştir, eşi ise Afşin’den kalan bir disketin içindeki belgeleri incelerken Pentagon’un bilgisayarlarına ve bazı gizli bilgilere ulaşmıştır, bunu anlayan Amerikalılar ise Afşin’in eşinin peşine düşerler. Bu arada Afşin’i hapishanede ziyaret eden Amerikalılar, telepati yöntemiyle eşine ulaşabileceklerini göstermişlerdir Afşin’e. Afşin ise hapishanede aynı koğuşu paylaştığı Akçakoca isimli bir hocanın, sadece iyiliğe kullandığı telepati kabiliyeti sayesinde eşini kurtarmaya çalışır ama başaramaz, Amerikalılar erken davranır.
Filmin tümüne yayılabilecek bu konu, filmin ilk yarısının da yarısında hızlıca tüketilmiş. Bu kısımda yadırgadığımız bir başka durum, bilgisayarlara erişme sahnelerinde ve telepati sahnelerinde uygulanan bazı görsel efektler, adeta Matrix filmindeymişizcesine yer verilmiş bazı dijital ve bilim-kurgusal görüntüler, perdede akan yeşil rakamlar, semboller, figürler… Filmin genel rengine, dokusuna, bozuk ışığına, amatör ruhuna uymamış bunlar, adeta komik olmuş. Daha sonra ise film, “yıllar sonra…” diyerek intikam hırsına bürümüş Afşin’in hapisten çıktıktan sonraki davranışlarını, onu eğiten ve ona da telepati gücünü öğreten hocayla birlikte yaptıklarını ve sabrı öğrenişini anlatırken, asıl konuyu olabildiğince hafifletip dini dokuyu aşırı derecede öne çıkarmaya başlıyor. Dakikalar, dakikalar, dakikalar süren namaz sahneleri, fonda sürekli ilahi sesleri, hem Afşin’in hocası Akçakoca’nın, hem de camideki imamın bir süre sonra aşırı göze batan mesaj kaygılı cümleleri, neredeyse filmin başında içine girdiğimiz hikayesini bir süreliğine unutturup, “konusu Müslümanlık olan bir film izliyoruz”dan başka bir şey düşündürtmemeye başlıyor. Hele ki Amerikan ajanlarla olan konuşmalardaki aşırı mesaj kaygılı ifadeler, filmin amacını iyice ele veriyor. Filmin yapımcısının ve oyuncularının söyleşilerde “filmin amacı” olarak ifade ettikleri şeyler var zaten, şöyle diyorlar: “Çağın emperyalistlerinin güçleri karşısında aciz hisseden Müslümanlara imanın gücün hatırlatmak, dış dünyaya da İslam’ın terör dini değil sevgi dili olduğunu göstermek…”
Bir filmin içinde din öğelerinin yer alması bana göre problem değildir, sinema hayatla ilgiliyse, inançlar da yaşamımızın bir parçası ise, bu çok doğaldır, bu bağlamda en ufak bir önyargı ile izlemedim bu filmi, fakat basında okuduklarım olsun, izlediğim film olsun, Bendeyar bana şu hissi verdi: amaç önce sinema yapmak ve sinemada bir hikayeyi anlatırken dini öğelere de yer vermek değil, Haşim Akten’in din ve politika konularındaki düşüncelerini geniş bir kitleye bir mesaj olarak verebilmek için sinema yolunu seçmiş olması, yani tersten gidilmiş sanki. Filmin başrol oyuncusu Ümit Olcay, “bu filmin amacı propaganda mı diye düşündüm ama yönetmenimiz Amerikalı, iddialı inançlar taşıyan bir Müslüman yönetseydi oynamazdım” demiş bir röportajında, ama bence bir şeyi atlamış. Bu bir yönetmen sineması değil, belli ki bu projeyi en azından sinemasal anlamda derli toplu çekecek, az da olsa deneyimli bir yönetmene ihtiyaç vardı ve Joel Leang ile anlaşıldı, o da bir yönetmenin teknik anlamda bir filme katabileceği en yalın şeyi kattı, varolan senaryoyu, fikri, projeyi diyelim, en kaba tabiriyle “yönetti”. Yani bu film aslında yapımcı, senarist ve oyuncu Haşim Akten projesi olarak anılması gerektiğini düşündüğüm, “iddialı” bir film. Meraklısına…