Cannes 2013 Notları

Bu sene Cannes yine yorucu, yağmurlu ve güzeldi. Bugün ödül kazanan filmler açıklanacak, ben ise dün akşam ülkeme ve evime döndüm, sonuçları buradan takip edeceğim. Festivalde dikkatimi çeken iki şey cinselliğe ve eşcinselliğe çok fazla yer verilmiş olması ile çok fazla kitap uyarlaması film olmasıydı. Yağmurdan yine gözgözü görmüyordu, buradan yetkililere sesleniyorum, şu Cannes Film Festivali Haziran’da yapılsın!

Festival filmlerine buradan ulaşabilirsiniz.

Gelelim izleme fırsatı bulabildiğim filmlere:

The Great Gatsby: Hayalgücünün, hikaye anlatımının başarısından emin olduğumuz, görsel anlamda bizi besleyeceğinden şüphe duymadığımız bir yönetmene emanet Muhteşem Gatsby. İyi ki de öyle. O şaşalı dönemi daha renkli, daha eğlenceli, daha pastel, daha karnavalesk bir şekilde anlatabilecek yönetmen var mıdır tartışılır. Müzik filmdeki karakterlerden biriydi diyecek kadar farklı bir yönetmen. Dönemi yansıtması adına dekor ve kostümlerin başarısını teslim etmeden geçmek de olmaz. Görsel bir şölene hazırlıklı olun.

Heli: Alevler içinde yanan penis! Evet bu film bu sahnesiyle hep hatırlanacak eminim çünkü  gerçekten orijinal ve eşine rastlanmayan bir işkence şekli sinemada gördüğümüz. Film Meksika’daki uyuşturucu pazarlıklarına, arka sokaklarda dönen dolaplara, şiddete odaklıyor kamerasını. Genç insanların bu tuzaklara nasıl düştüklerini, kiminin bu hayata kaptırıp nasıl da “kötü” olabildiklerini, kiminin de nasıl kurban olduklarını can acıtıcı şekilde gösteriyor yönetmen.  O kadar acı verici ki, bu küçücük bir kaniş köpeğin öldürülmesi de olabiliyor, yanan bir penis de, saatlerce dövülen insanlar da… Bu şiddet dolu sahneler uzun da sürüyor, bir süre sonra sinir bozmaya başlıyor. Artık seslerin, görüntülerin bitmesini dilemeye başlıyorsunuz. Aynı zamanda bir aile trajedisi…Gerçekleri anlatan, neredeyse belgeselimsi, soğuk anlatım tarzıyla ve vahşi sahneleriyle izlemeyi zor kılan, duyarlı bir film. Fakat ne yazık ki çok etkileyici değil, ruhu eksik kalmış bir film. Favorilerimden değil.

Jeune &Jolie: François Ozon’un son filmi. Cannes’da yarışan ve bu sene burada izlediğim üçüncü film olan Jeune&Jolie, Ozon’un son filmi ve film, hikayesi ile kuvvetli herşeyden önce. Kuvvetini hem gerçekçiliğinden, hem tutarlılığından, hem de etkileyici seçimlerinden (kast, müzik..)  alıyor.Sinema, hikayeyi görsel yolla anlatma sanatıysa, Ozon’un bu konuda çok ama çok başarılı olduğunu söylemeliyiz. İnanılmaz derecede derli toplu çekilmiş, tutarlı, etkileyici sahneleriyle, müziğin o filme birebir uyan melankolik havasıyla, çıplaklığı inanılmaz estetik biçimde gösterişiyle, insanı hızla içine çeken bir film. Yönetmenin sinemasının meraklıları, ve sinemada derli toplu hikaye anlatma sanatıyla ilgilenen herkesin bu filme bayılacağından hiç kuşkum yok. Marine Vacth’ın sade güzelliği ise adeta tartışmasız! Yönetmen ve oyuncuyla Cannes’da yaptığım röportajı buradan okuyabilirsiniz.

The Bling Ring: Facebook, twitter, sosyal medya derken ünlülerle sokaktaki insanların arasında hiçbir mesafe kalmaması, sokaktaki insanın dahi özelinin kalmaması, hatta sokaktaki insanın da aslında ünlü oluşu, aslında bunların hepsinin birbirine geçişi.. derken sosyal anlamda tartışılacak, eleştirilecek ciddi malzelemer var ortada ve zeki kadın Sofia Coppola, gerçek bir olaydan esinlenerek çok zekice bir film çekiyor. Ünlü isimlerin deliler gibi hayranı olan, onların lüks hayatlarına sahi olmak için yanıp tutuşan gencecik insanlar, sadece internete bu ünlü isimlerin adını yazarak adreslerine ulaşabiliyor, o haftasonu nerede olacaklarını öğrenebiliyorlar. O zaman neden evde yoklarken evlerine girip biraz eğlenmeyelim? Hatta hazır girmişken neden mücevherlerini ayakkabılarını çantalarını ve aklınıza gelebilecek her türlü parıltılı şahsi eşyalarını çalmayalım? Gayet düzgün ailelerin çocukları olan bu gençler başlarının ne denli belaya girebileceğini ve olayın ne denli ciddi olduğunun bile farkında değiller, çünkü herşey bu kadar kolay olduğunda hata yaptığını anlamaz insan. Dönemimizin geldiği hale yakın bir mercek, eğlenceli sahnelerinden ödün vermezken düşülen durumların zavallılığı anlamında keyifli bir hiciv. Bir Cannes favorisi değil ama izlenmeli.

Tian Zhu Ding (A Touch of Sin): Çin’de son dönemde yaşanan 4 gerçek vahşet haberi kupürünü filminde birleştirmiş yönetmen. Bana göre bağlantılar maalesef kurulamamış, izleyicinin dikkatini bir süre sonra dağıtan, derdini anlatamayan bir yapım.

Soshite Chichi Ni Naru (Like Father Like Son): Yedi yaşına gelen ve ömrünüzü adadığınız çocuğunuzun aslında hastanedeki bir karışıklıktan dolayı sizin çocuğunuz olmadığını öğrenseniz ne yapardınız? Kendi çocuğunuzun başka bir ailede olduğunu öğrenseniz? Film farklı sınıflara ait iki aileyi böyle bir kaosun içine sokuyor ve çık bakalım işin içinden çıkabilirsen. Bazı değerleri sorgulatan, başarılı bir yapım. Çok olumlu eleştiriler aldı, yarışmada şansı olan filmlerden. Benim favorilerim arasında mı, hayır.

Jimmy P.:  Fransız etnopsikiyatr Georges Devereux’ün yaşadıklarından yola çıkarak yazdığı kitaptan uyarlanan film, savaşta başından yara almış bir kızılderili olan Jimmy Picard’ın hastanede tedavi edilirken Fransız psikanalist Devereux’un hastayı ele alması ve ikilinin arasındaki uzun diyalogları konu alıyor. Psikolojiyi konu alan filmler her zaman favorim olmuştur, Benicio del Toro ve özellikle Mathieu Amalric performans olarak da harikalar yaratıyorlar fakat filmin temposu, konunun sadece diyaloglarla sınırlı kalması, filmi biraz sıkıcı bir hale getirmiş. Gina McKee de filme küçük bir aroma katmış diyebiliriz. Yine de Cannes’da seyrettiğime sevindiğim filmlerden oldu, Amalric’e de bir kez daha hayran kaldım.

 

Inside Llewyn Davis: İşte bu sene favori filmlerimden ilki! Ben Coen kardeşlerin hayranlarından değilim, tüm filmlerine bayılmam, zekalarının farkındayım ama kimi filmleri bana uzaktır, fakat bu film ilk saniyesinden son karesine kadar beni içine çekti. Defalarca izlesem bıkmayacağım bir kara komedi. Oscar Isaac olağanüstü performans sergilerken, 60’ların jazz çağı ve o müthiş country müzikleri eşliğinde gene çok zekice esprilerle aslında tamamen nasıl loser olunur, loser olunmaz loser doğulur temalı bir film izliyoruz. Bir yandan da döneme ve müzik sektörüne şahitlik ediyoruz. Şahane bir film, ödülsüz dönmez tahminim.

Borgman: Festivalin şaşırtıcı filmlerinden. Film bir yandan başı sonu belli, inandırıcı ve olası bir konuyu işler gibi görünürken, diğer yandan sembolik sahneleri, hayalvari görüntüleri, “iyi” ve “kötü” kavramlarını temsil eden farklı işaretleri ile gayet te soyut ve gizemli bir yapıya sahip. Gene bir kara komedi ile karşı karşıyayız. Kesinlikle izlenmesi gereken, başarılı bir yapım.

Blood Ties: Festivalin yarışma dışı filmlerinden Blood Ties, aslında 2008 yapımı Fransız bir filmin remake’i ve bir roman uyarlaması. Gerilim-drama türünde diyebileceğimiz filmde oyuncu kadrosu çok sağlam fakat konu çok klişe ve hiçbir merak uyandırıcı tarafı olmamasına rağmen süresi de gereksiz derecede uzun. Görsellik açısından da çok etkileyici bir yanı yok, çok düz, çok normal bir film.

Wara No Tate/Shield of Straw: Takeshi Miike farklı bir yönetmen, hayranları ondan kötü film beklemez. Cannes’da yarışan bu film ise çoğu Miike hayranını çok büyük hayal kırıklığına uğrattı. Ben tüm filmlerine hakim olmadığım için, izlediğim filmi beğendim, fakat auteur sineması olarak bakıldığında bir bilenlerden duyduğum kadarıyla hiç onun tarzı değil. Aslında televizyonda da yakalasanız keyifle izleyeceğiniz türden, bol aksiyonlu bir polisiye olduğunu söylemeliyim. Cafcaflı tek hali, aşırı aksiyonu. Onun dışında klasik bir polis dizisi gibi ama izletmeyi de başarıyor, temposu, merak öğeleri, oyunculuklar sağlam. Miike’den diye izlemezseniz vasatın üstünde bulabileceğiniz, iyi bir yapım.

As I Lay Dying: Festivalde Belirli Bir Bakış bölümünün adaylarından olan film, ünlü oyuncu James Franco’yu yönetmen koltuğunda gördüğümüz bir yapım. William Faulkner’ın romanından uyarlanan yapım, annelerinin cesedini tabuta, tabutu da bir at arabasına koyarak Missisipi’deki çiftliklerini terkedip kasabaya ulaşmaya çalışan bir ailenin yolculuk boyunca kendi kişisel yolculuklarına dönüşlerini anlatıyor. İki saatlik filmin temposu aşırı yavaş ve maalesef aksandan dolayı ingilizceleri hiç ama hiç anlaşılmıyor. Bu iki sebepten dolayı beni hiç çekmedi maalesef. Yönetmenlik, mekanların kullanımı açısından ise Franco’nun epey başarılı olduğunu söylemek gerek.

La Grande Bellezza: Festivalin kara komedi olsa da renkli şekerlerinden biri bana sorarsanız. Sorrentino’nun bu renkli cafcaflı film Roma’da yaşanan atmosferi, sosyetenin yaşadığı şaşa’yı anlatıyor, hem de ne anlatmak, tam bir sanat eseri! Toni Servillo mükemmel! Film mükemmel!

Behind The Candalebra: İşte Cannes’ın ikinci renkli şekeri!  Soderbergh’in dönüşü muhteşem oldu! 1970’li yılların müzik dehalarından biri olan Douglas Eye Liberace’nin gerçek yaşam öyküsünü ele alan filmde Michael Douglas’ın gay bir piyanisti canlandırışını kaçırmamalısınız. Hele ki sevgilisi Matt Damon olursa! İşte size bir şaşa’lı film daha. Fazla söze gerek yok, izlenmeli, alkışlanmalı!

Grigris: Festivalde bu yıl izlediğim en mütevazi, en sade, basit ama güzelliğini sadeliğinden alan film oldu Grigris. Grigris’in felçli bacağı onu hiçbirşeyden alıkoymaz ve diskolarda danseder. Fakat aniden hastalanan amcasının durumu onun hayallerinin yıkılmasına neden olur. Amcasına acilen para bulmak için benzin kaçakçılığı içine giren Grigris’in başı belaya girer, bu arada bir de aşık olur. Yönetmen aslında Çad’da yaşanan petrol kaçakçılarının hikayesini anlatacakken Süleymen Demi ile tanışınca hikayeyi böyle birleştirmeye karar vermiş. Dokunaklı bir yapım.

Only God Forgives: Refn sinemasını maalesef sevemiyorum. Ryan Gosling’in aynı adamı canlandırmasından da gına geldi. Refn sinemasında görselliği kullanışıyla adeta bir sanat yapıyor, renkler, dokular, çeşitlilikler, sembolik kareler, müzik… Lafım yok. Fakat hikayeyle birleştiremediği için bana çok yakışıklı biriyle tanışıp biraz konuşunca boş biri olduğunu farketmişim gibi geliyor filmleri. Kişisel görüşüm, Refn hayranları bayılacaktır ama festivalde de çok bayılmadı basın, onu söyleyeyim:)

La Vie D’Adele Chapitre 1&2 /Blue Is The Warmest Color: İşte festivalin en cesur, en inanılmaz filmi. 3 saat boyunca gözünüzü kırpmadan başka hangi filmi izleriz bilmiyorum, üstelik içinde yaklaşık 8-10 dakika süren yakın plan lezbiyen seksi olan bir filmden bahsediyoruz. Çok ödül toplayacak gibi! Çok estetik bir film, konuyu anlatışı biçiminin doğallığı şaşırtıcı. Gerçekten birbirine tutkuyla aşık iki kızın gerçek ilişkilerine çok yakın zum yapmışız gibi. Sevişmeleri, konuşmaları, kavgaları, ağlamaları, şaşırmaları, korkuları bu kadar mı doğal olabilir? Amerika ve Türkiye’de sansürsüz izleme şansımızın 0 olduğu bu yapımı izlediğim için kendimi şanslı sayıyorum.

Nebraska: Ödülle dönmeyi hakeden bir yapım daha. 2010’lu yılları anlatsa da siyah beyaz bir film olan Nebraska, tam bir aile filmi. Baba oğul ilişkisine ve ailenin önemine odaklanan film, bir kara mizah. Çok gülebilir, çok ağlayabilirsiniz. Sinema budur dedirtenlerden…

Michael Kohlhaas: Bir Mads Mikkelsen hayranı olarak filme koşa koşa gittim ama maalesef  yine gereksiz uzun ve kendini izletmeyen bir filmle karşı karşıya kaldım. Bir gurur ve intikam hikayesi. Bir hukuk arayışı.Yönetime başkaldıran bir at satıcısı ve sonunda cezalandırılması. Nefis peysajlar var filmde. Dönem, bölge, nefis resmedilmiş. Mads Mikkelsen de yakışmış rolüne, o gururlu adamı çok başarılı canlandırmış. Ama filmin kendini izletmeyen bir yapısı var maalesef. Çok tahmin edilebilir ve çok heyecansız. Bir novella uyarlaması bu arada. Bence yarışmada şansı yok.

The Immigrant:James Gray hayranı da değilim, çok zeki ve farklı bir yönetmen olduğunu düşünenlerden değilim açıkçası, vasat buluyorum. Bu film de bana vasat geldi. Marion Cotillard’ın performansı izlemeye değer. Jeremy Renner’i de çok beğendim, az ama üstüne süper yakışan bir rol olmuş. Kara bir film, yönetmenin kendi ailesinden duyduğu bir hikaye. Tek kelimeyle vasat.

 

Only Lovers Left Alive: İşte favorim, işte sinema, işte büyüleyici bir masal! Tüm ödülleri toplasa keşke ama jüriden pek beklemiyorum bu filmi ödüllendireceklerini. Cannes’da son izlediğim film bu oldu çok mutluyum, tüm zamanların favori filmleri listeme girdi bile, son derece “cool” bir vampir filmi, oyuncular, müzik, dekorlar, hikaye, diyaloglar, tempo, yer alan şehirler, herşey ama herşey dört dörtlüktü! Teşekkürler Jim Jarmusch! Film çıkışında The Guardian bizlere kamerasını uzattı: http://gu.com/p/3g57k