Facebook Arkadaşlarım Pek Havalı – Zoom Sohbetleri “Eylem Kaftan”

Konuğum sevgili dostum, değerli yönetmen arkadaşım Eylem Kaftan‘dı. Hem anılar, hem arılar, hem de ayılardı konumuz 🙂 Evet, yanlış duymadınız. Son uzun metrajı Kovan‘da arılar ve ayılar söz konusu. İşin esprisi bir yana, 2018’de Malatya Film Festivali’nde izleme şansına eriştiğim, insanın doğayla ilişkisini hem masalsı bir dille hem de Eylem’in belgeselciliğinden gelen gerçekçiliğiyle anlatan, farklı bir film Kovan. Meryem Uzerli’nin başrolü Feyyaz Duman, Hakan Karsak ve Burcu Salihoğlu ile paylaştığı “Kovan” filmini ilk fırsatta izlemenizi öneririm.

Ve işte keyifli sohbetimiz:

Psikesinema 28. Sayısı Yayında!

Mart- Nisan 2020 Sayısı Bayilerde

Bu sayıda, aynı zamanda Büyükada’dan komşularım olan yönetmen çift Mehmet Bahadır Er ve Maryna Er Gorbac ile son filmleri Omar ve Biz hakkında yaptığım röportaj yer alıyor.

Psikesinema Mart 2020

2008’de ilk filmlerini çektiler: Kara Köpekler Havlarken. 2013’te ise Sev Beni adlı filme imza attılar.

Röportajdan…..

Kara Köpekler Havlarken, bir ilk film olmasına rağmen, adı hafızalara kazınmış, bilinen bir film oldu.

Bahadır: Evet, ben çok seviyorum filmin ruhunu, hala kendi yirmibeş yaşımı görebiliyorum filmde. Amerika’da bir film profesyoneli ile konuşuyorduk son filmimiz Omar ve Biz için, sizi hatırlıyorum, Kara Köpekler Havlarken’i çekmiştiniz diyor, on sene geçmiş, iyi bir kartvizit demek ki.

Maryna: Türkiye’de çok ödül almadı ama yurtdışında bile adını duyurdu galiba evet.

Çektiğiniz üç filme baktığımızda, bir yandan hiç birbirlerini çağrıştırmayan filmler, bir yandan da sosyolojik, ekonomik ve politik konulara değinen filmler. Omar ve Biz’de iki Suriyeli göçmenle komşu olmak durumunda olan emekli bir komutanın evrimini izliyoruz. Herkesin hassas olduğu, işlemesi zor bir konu, nasıl gelişti senaryosu? Gerçek bir hayat hikayesi mi?

Tesadüfen tanıştığımız Pakistan’lı bir göçmenin hikayesinden etkilendik ama onun hayat hikayesi değil…..

5 sayfalık, dolu dolu röportajın devamı Psikesinema Dergisi‘nde.

Basılı dergilere destek olalım.

Mahmut Fazıl Coşkun ile Ödüllü Son Filmi Anons’u Konuştuk

Kasım 2018’de sekizincisi gerçekleşmiş olan Malatya Film Festivali’nde ödüller belli olmadan önce merakla izleyip çok beğendiğim Anons filminin yönetmeni Mahmut Fazıl Coşkun ile bir röportaj yapmıştım. Röportaj bu ay Psikesinema Dergisi’nde.


Festivalde Ulusal Uzun Metraj Film ödülünü kazanan “Anons”, ayrıca En İyi Yönetmen Ödülü’nün de sahibi oldu. Maalesef yayınlanacak olan mecrada yayınlanmasında bir sıkıntı oldu, bu yüzden geç olsun güç olmasın diyerek bloguma koymak istedim röportajı, film dünyada farklı festivalleri gezmeye de devam ediyor. İyi okumalar.

2009’da Uzak İhtimal adlı filmi izlediğimde, özellikle o dönem izlediğimiz diğer yerli yapımlardan çok farklı bulduğumu hatırlıyorum. Genç bir müezzinle rahibe olmaya çalışan genç bir Hıristiyan kadının olanaksız aşkını konu alan bu film gerek oyunculuklarıyla, gerek cesur ve farklı konusuyla, en çok melodrama yakın bir atmosfer kurmasına rağmen aralarda hissedilebilen hafif kara mizahi diliyle, karakterlerin derin ruh hallerinin çözümlemeleriyle gerçekten de ayrıksı ve özel bir ilk filmdi. 2013’te Yozgat Blues’u izlediğimde ise ilk başta açıkçası filmi yine bir ilk film sanmıştım ve bağlantıyı sonradan kurduğumda çok mutlu olduğumu hatırlıyorum, artık sonrasında ne yapacak acaba diye merak ettiren yeni bir yönetmen daha vardı Türk sinemasında. Zira Yozgat Blues da çok orijinal bir film. Çok güçlü insan doğası çözümlemeleri var yine, kara mizah dozu artmış vaziyette, oyuncu kadrosu da bir o kadar şahane. Bu sene Malatya Film Festivali’nde Mahmut Fazıl Coşkun’un üçüncü filmi Anons’un yarıştığını gördüğümde oldukça heyecanlandım, heyecanım da yersiz değilmiş; sinematografik açıdan çok daha olgun, kara film tonları eklenmiş, kara mizah dozajı oldukça artmış olan, bu kez bambaşka bir hikayeyi,yine kendine has diliyle anlatan bir yapıma imza atmış Coşkun. 8. Malatya Uluslararası Film Festivali’nden en iyi film dahil 5 ödülle dönen Anons filmiyle ilgili sorularımı yönetmenine Malatya’da ödül töreninden iki gün önce yönelttim.

Üçüncü uzun metraj filminiz Malatya’da yarışıyor. İlk iki filminizle değil de bu filminizle sizi keşfedecek olanlar için kısaca önce sizi tanıyalım, sinema serüveninizi.

Amerika’da okudum, sonra Türkiye’ye geldim ve belgesel yapmaya başladım. 2006-2007 gibi ise ilk uzun metraj filmime hazırlanmaya başladım. 2008 gibi Uzak İhtimal’i çektim, ilk filmim, ardından biraz aradan sonra Yozgat Blues’u çektim. Yine biraz ara verdim ve üçüncü filmim Anons’la buradayım evet.

Yurtdışında sinema mı okumuştunuz?

Ben aslında Türkiye’de elektrik mühendisliği okudum. Ama meslek olarak hiç yapmadım ve sinema yapmak istediğimi anladığımda Amerika’ya gidip sinema okudum. Sonra Türkiye’de master yaptım. Henüz tezimi bitiremeden çalışmaya başladım.

İlk filminiz oldukça değişik konusu, bildik oyuncularıyla ses getiren bir yapım olmuştu. Yurtdışı da gezdi, ödüller de aldı. O süreçten başlayalım mı?

Benim aklıma bir fikir gelmişti, bir hikaye vardı kafamda. Tarık Tufan ve Görkem Yeltan’la paylaştım, senaryoda ben de vardım ama esas onlar daha çok yazdılar, o yüzden senaryoda benim adım geçmez. Bakanlığa başvurduk, kabul edilince çekimler başlamış oldu.

Aslında temposu düşük, izlemeye belki çoğu seyircinin de alışık olmayacağı türden, takip etmesi zor ve konu itibariyle cesur bir filmdi ama kendi seyirci kitlesini buldu diye düşünüyorum.

Evet öyle oldu.

Yozgat Blues’a gelirsek, yine değişik bir film çektiniz, alışılmadık. Bu iki filmde de benzer öğeler, tatlar var diye düşünüyorum, hem dramatik yapıları, hem de kara mizah tonları açısından. Bu yönetmen olarak sizin dilinizi, size ait bir sinemayı da sanki yavaştan oturtan bir tür olmaya başladı diyebilir miyiz? Çünkü Anons’a geldiğimizde onda da aynı şeyi göreceğiz.

Üç filmimde de bir takım akrabalıklar olduğunu ben de düşünüyorum. Bilinçli akrabalıklar değil aslında ama doğal yollardan, bilinçdışından sızan benzerlikler belki. Sanırım mizah dozu her filmimde biraz daha artıyor. Bu da benim hoşuma gidiyor, bunun filmlerime sızması, biraz benim kişiliğimle de ilgili olabilir.

Hayata mizahi yönünden bakmayı mı seversiniz?

Evet, öyle diyebiliriz sanırım.

Üç filminizde de oyunculuklar oldukça öne çıkıyor, kendilerini ispatlamış, bildiğimiz ve sevdiğimiz isimler var genelde, seçimleriniz neye göre oluyor?

Üç filmimde de çok farklı gelişti oyunculuk seçimleri aslında. İlk filmimin döneminde ben çok fazla oyuncu tanımıyordum, bilmiyordum. Tesadüfler, tanışmalar, çok doğal gelişen süreçler oldu. Görkem’le tanışmıştık, onunla çalışalım dedik, Nadir Sarıbacak’ı birisi önerdi mesela, ben hiç tanımıyordum. Zaten aslında o dönem ikisi de çok göz önünde değillerdi.

Evet doğru, ama çok güzel denk gelmiş demek ki çünkü düşündüğümde Uzak İhtimal’de o rolü Nadir Sarıbacak’tan başkası oynamamalı diye düşünüyorum. Sanki ona yazılmış gibi.

Evet, Olgun Şimşek önermişti Nadir’i çok da müteşekkirim ona. Ben de aynı duyguları taşıyorum bu konuda. Sonrasında da çok parladı Nadir. Yozgat Blues’da daha önceden düşünmüştüm Tansu Biçer ve Ayça Damgacı’yı. Onları düşünerek yazıldı senaryo bile diyebilirim. Ercan Kesal, Nadir Sarıbacak sonradan katıldılar. Hele Ercan Kesal çok geç katılmıştır projeye. Anons’ta ise çok farklı bir yol çizdik. Cast direktörü Ezgi Baltaş’tı. Daha kalabalık bir kadro gerekiyordu senaryo açısından. Ben bilinçli olarak çok fazla tanıdığımız, özellikle benim de yakından tanıdığım oyuncular dışında kişiler olsun istedim. O nedenle oyuncu görüşmeleri epey uzun sürdü. Ben ortaya çıkan tüm bu oyuncu ekibiyle ilk defa çalıştım. İçime de sinen bir kadro oldu.

Anons filminin hikayesi ne zaman çıktı, ne zamandır çalışıyorsunuz bu proje üzerinde?

Yozgat Blues bittikten sonra, yani 2013’te başladık üzerine düşünmeye Ercan Kesal ile. Çünkü Ercan Kesal ile hep birşeyler yazalım diye konuşuyorduk. Bu bildiğim, gerçek bir hikayeydi, buna karar verdik ve birlikte yazmaya başladık.

1960’larda yaşanmış gerçek bir darbe girişimini konu alıyorsunuz bu filmde. Fakat bu gerçek hikayeyi belgesel gibi anlatıyor değilsiniz, hatta kurgu olsa dahi, birebir hikayeyi anlatmıyorsunuz, daha önce de dediğimiz gibi burada mizahi dil çok yüksek, neredeyse konunun parodisi diyebileceğimiz kadar hiciv dolu bir film. Bu anlamda da ilk filmlerinizle akrabalıkları olsa da bir yandan da oldukça ayrılıyor. Konuyu bilen bir seyirci olarak, gerçek ve ciddi bir konuyla ilgili bir film izleyeceğim duygusuyla oturup, yandan yandan gülerek ayrılıyoruz salondan. Politik bir konu olsa da bir yandan da değil. Başından beri böyle olmasını mı istediniz?

Gerçekçi bir film olsun, gerçek olaylara bağlı kalalım gibi bir isteğim olmadı hiçbir zaman açıkçası. Bu konuda özgür ve rahat olmak istedim. Fakat ne yazıktır ki, mizah zaten o dönem yaşananların kendisinde de var. O dönem yaşananlarla ilgili anıları falan okuduğunuzda olayın tabiatındaki mizahı görüyorsunuz ister istemez. Çok da özellikle yerleştirdiğimiz durumlar değil. İlham aldık gerçeklerden diye düşünüyorum. 63’teki bu olayı yeniden gündeme getirmek, kim haklıydı kim haksızdı bunu tartışmak gibi bir düşüncem olmadı, başka bir yerden ele aldığım , bana ilham veren bir hikaye oldu. Tırnak içinde politik bir film değil. Ya da darbenin neden ve sonuçları üzerine bir çıkarım değil.

Peki bu konunun araştırması nasıl gelişti?

O dönem yazılmış çok sayıda anı kitabı var. Çok sayıda günlükler var. Hem bu olayları yaşamış subayların anıları, hem de o dönem gazetecilerin bazı yazdıkları var. Çok iyi veriler vardı elimizde ama biz sadece bu olaya odaklanmadık doğrusu. O dönemin biraz da ruhunu anlamak adına pek çok dergi, kitap, gazete karıştırdık, o dönem yazılmış romanlar, çekilmiş filmler, hepsi bizim için bir kaynaktı ve odağımız daha çok dönemdi.

Evet, bir dönem filmi ve bu anlamda da önem verdiğiniz detaylar dikkat çekiyor. Herşeyden önce, film başladığında önce bir film-noir’ın (kara film) içindeyiz adeta, Türk sinemasında örneğine az rastlanır bir tür bu.  Sonrasında da sinemasal anlamda kurduğunuz atmosfer, filmin dokusu da diğer filmlerinizden farklı. Estetik açıdan yani, kullandığınız renkler, kostümler…

O bir bütün tabii. Evet kara mizah ve kara film öğelerini kullanmak elbette baştan düşünülmüş fikirlerdi. Dönem filmi nasıl çekilir’e de çok kafa yorduğum için bunlara özendim. Benim çok da sevdiğim bir tür sinemada kara film ve dönem filmlerine yansımaları. Dolayısıyla bu türde çekilmiş filmlerden de ilham aldık diyebilirim.

İlk iki filminizdeki karakterlerle özdeşleşmemiz daha kolay olmuştu, malum burada ciddi bir konu, askerler var, bu yüzden başta pek özdeşleşme yaşayamadan, sanki robotlarmış gibi yaptıklarını uzaktan izleyip, “eh askerler tabii, normal” duygusuyla izliyoruz. Ama bir süre sonra askerlerin de her birinin farklı kişilik özellikleri ortaya çıkmaya başlıyor, böylelikle karton karakterler de olmamış. Hepsinin psikolojik altyapısı düşünülmüş belli ki, bu konuda ne söylemek istersiniz?

Tabii, hepsinin ayrı karakter özellikleri var. Diğer filmlerimde de deadpan oyunculuk nispeten vardı ama bunda daha bir deadpan oyunculuk var. Duygularını göstermiyorlar, kendileriyle ilgili detay vermiyorlar durum itibariyle, dolayısıyla karakterlerini anlatmak için çok kısıtlı imkanlar var. Öyle bir yerden karakteri hissettirebilmenin de oyunculuk başarısı olduğunu düşünüyorum.

Çekimler, kurgu ne kadar sürdü?

4,5 hafta sürdü çekimler. Kurgusu ise biraz uzun sürdü. Post prodüksiyonu da düşünürsek 1 sene kadar uğraşıldı filmle. Kurgu dönemi aslında biraz senaryo dönemine benzeyen bir dönem. Arada esler verilerek çalışılan. Çünkü biraz soğumanız, yabancılaşmanız ve yeniden bakmanız, kararlar almanız gerekiyor. Bu arada ilginçtir, üç filmimde de çekim sürelerim hep aynı oldu, maksimum 4,5 hafta. Bir de hep aynı aylarda çekilmiş, vizyon tarihleri de hep aynı dönem ve tamamen tesadüf. Filmin süreleri de aşağı yukarı aynı.

(kahkahalar)

Düzenli bir geçmiş var en azından.

Çok düzenli evet, ritmli.

Ekip olarak, sanat yönetimi, görüntü yönetimi gibi daha teknik kısımdaki seçimleri neye göre yapıyorsunuz, neleri öngörerek, kimlerle çalışmayı tercih ediyorsunuz?

Ekip çok önemli, birlikte uzun bir zaman geçiriyorsunuz, önemsiyorum. Anons’ta aynı sanat yönetmeniyle çalıştım, onun dışında ekipteki herkes yeni insanlardı. Bulgaristan ortaklığında olduğu için film, ekibin çoğu oradan. Kamera grubu tamamen Bulgardı mesela. Sesçiler, makyöz Bulgardı. Yapım tasarımcımız da Macardı.  Açıkçası sürprizlere açıktı bu yeni ekip ama çok iyi bir biraradalık meydana gelmişti diye düşünüyorum. Yapımın da burada büyük bir öngörüsü var tabii, biraz da Allah’ın yardımı, şans diyelim. Hem insan olarak, hem de son derece yaratıcı ve akıllı insanlar biraraya gelmişti. İnşallah tekrar bu isimlerle çalışma fırsatım olur.

Anons filmi açılışını Venedik FİLM Festivali’nde yaptı ve ödülle döndünüz. Yurtdışı deneyimleri ve festival deneyimleri hakkında neler söylemek istersiniz?

Daha önceki filmlerim de yurtdışında gösterildi ve ödül aldı. Filmin açılışının yurtdışında olması önemli tabii, hele ki Venedik şu ana kadar benim gittiğim en büyük festivaldi. Bu filmle giderken, diğer filmlerden farklı olduğu ve ilk kez seyirciyle buluşacağı için biraz gergindim açıkçası, nasıl bir tepkiyle karşılaşacağımı çok da kestiremiyordum. Salon çok kalabalıktı, onlarla birlikte izlemek de gergin bir durum, sonrasında söyleşi falan derken, sıkıntılı bir süreç aslında. Fakat bir o kadar da heyecanlı ve güzel bir süreç, tarif etmesi biraz zor. Ama tepkiler iyiydi, ben filmin karşılık bulduğunu hissettim, anlaşıldığını. Hem Türkiye’de hem yabancı basında çok güzel yazılar da çıktı, bunlar hoşuma gidiyor tabii. Bir yönetmen için daha fazlası da gerekmez memnun olmak için açıkçası.

Malatya nasıl geçiyor, Türkiye’deki festivalleri nasıl değerlendiriyorsunuz?

Ben Malatya Film Festivali’ne üçüncü kez geliyorum. Yozgat Blues yarışmadaydı, jüri olarak da geldiğim oldu. En son 2013’te gelmiştim sanırım ve festivalin çok gelişmiş olduğunu gördüm bu yıl. Film platformunun olması güzel, pek çok kısa filmci görüyorum, oldukça fazla yabancı konuk var, yönetmenler var. Programı da son derece başarılı festivalin. Umut ediyorum ki daha da iyi olsun. Açıkçası ben birşeyin büyümesindense kalitesinin artmasını daha çok önemsiyorum. Türkiye^de festivaller aşırı iddialı ve tekrar eden olaylar yaşıyoruz. Bu tür yaklaşımlardan çok sıkılıyorum açıkçası. Onun yerine, daha mütevazi, daha kimlikli ve kişilikli festivaller gelişebilir ve biz de onlara gelmeye can atarız. Malatya’nın o şekilde gelişeceğine dair bir hava hissediyorum açıkçası, umarım böyle olur.

Anons vizyona girdi, filmleriniz hem vizyonda hem de festivallerde seyircisini buluyor, Türkiye’de genelde bağımsız yapımların vizyonda uzun süre kalması zorlaştı, gişe kaygısı da ister istemez olabiliyor, sizin yaklaşımınız nedir?

Bu konuda çok da fikrim yok açıkçası, daha doğrusu belirli bir strateji ile yaklaşmıyorum, belki de yaklaşmak lazım. Dağıtım, seyirci, tüketim alışkanlıklarının değişmesi gibi pek çok faktör var, bu konuda düşünen, bunu inceleyen ve bu konuda birşeyler söyleyen insanlar var, onları okuyorum ve anlamaya çalışıyorum ama bu biraz da sanki yapımcıların, dağıtımcıların, yani işin daha o tarafında olan insanların meselesi gibi geliyor. Kibirle söylediğim bir şey değil; bir yönetmen olarak benim çok bilmediğim, anlamadığım bir konu. Filmimi yaptıktan ve sunduktan sonrası başka türlü bir pazarlama yolu.

Evet, sizin filmleriniz o anlamda iddiası olmayan, sakin sakin vizyona giren ve çıkan, kendi kitlesini de bulan filmler oldu ama pazarlama demişken mesela Anons’un posteri benim çok ilgimi çekti. Kullanılan renk, fontlar, oldukça dikkat çekici, bunun da filmin pazarlamasına etkisi olduğunu düşünüyorum. Poster fikri kime ait oluyor, o nasıl gelişti Anons’ta?

Afiş tasarımcımız Gül Türkmen, Yozgat Blues filminin afişi de ona aitti. Hem komşuyuz, hem de grafiker. Çok fazla deneme yanılma yaptı, çok fazla çalıştı bu poster üzerinde. Çok versiyonlu çalıştı. Hatta bu afişin aynısının mavisi falan da vardı ama en son bu sarı olanda karar kıldık. Gül’ün çok emeği var.

Bir dönem filmi olarak müzikler bence çok etkiliydi filmde. Ben çok da severek dinledim, soundtrack’i olsa alırım dedim. Müzik seçimleri nasıl oldu, kime aitti?

Tüm müzikler Okan Kaya’ya ait. Okan onları sanki dönem müzikleriymiş gibi yaptı, halbuki hepsi film için yapılmış müzikler. Açıkçası bu da uzun bir çalışmaydı. Askeri marş, filmin tema müziği derken… Okan’a çok teşekkür ederim, nezaketen değil, gerçekten çok çalıştı ve çok değerli bir iş çıkardı. İnsanlar soruyorlar bana bu şarkıyı nerden buldunuz, eski bir şarkı sanıyorlar.

Arigato diye bir şarkı var, orada Görkem Yeltan’ın adını gördüm?

Evet, sözlerini o yazdı.


KIM DONG-HO SÖYLEŞİSİ

 

Bir vizyoner, bir yönetici, bir öncü. Güney Kore sinemasının yüzünü değiştiren isim.  Türkiye ve Güney Kore arasındaki diplomatik ilişkilerin başlamasının 60. Yıldönümü vesilesiyle festival kapsamında  Kim Dong-ho’ya Yaşam Boyu Başarı ödülü verildi. 1996 yılında Busan Film Festivali’ni kuran Kim Dong-ho’ya Malatya’da yabancı basın ataşeliği görevim kapsamında sorularımı yönelttim. Röportajımız filmneweurope sitesinde ingilizce olarak yayınlandı, buradan okuyabilirsiniz, Türkçesi ise aşağıda:

  • 1960’lardan itibaren Güney Kore’de kültür bakanlığında çeşitli pozisyonlarda görev aldınız ve bölgenin kültür sanat  hayatına katkılar sağladınız. 1980’lerden itibaren ise film endüstrisinde yöneticilik yaptınız. 1990’da Eda Busan Film Festivali’ni kurdunuz, NETPAC’in de kurucularından birisiniz.Güney Kore sinemasının dünya çapında tanınmasında büyük katkılarınız var. Bu yıl Türkiye ve Güney Kore arasındki diplomatik ilişkilerin 60. Yıl dönümü vasıtasıyla  7. Malatya Uluslararası Film Festivali’nde Dostluğun 60 yılı başlıklı bir bölüm var. Siz de bu yılki festivalde yaşam boyu başarı ödülüne layık görüldünüz. Duygularınızı öğrenebilir miyiz?

Bu senenin Türkiye-Güney Kore ilişkilerinin 60. Yılı olması ve  bu yıl 22 yıl önce kurduğum Buran Film Festivali’nden emekli olmam, bu anlamlı ödülü benim için daha da anlamlı kıldı. Çok değerli. Onur duyuyorum.

  • Bir film festivali organize etmenin tüm inceliklerine ve detaylarına hakimsiniz. Dünya çapında pek çok büyük festivalde de yer aldınız. Elbette genel geçer belirli büyük festivallerin hangileri olduğu belli ama sizin deneyimlerinize göre sizin en başarılı bulduğunuz film festivalleri hangileri ve bu başarılarını neye borçlular?

Güzel filmleri özenle seçmek, doğru konukları seçmek, onları en profesyonel biçimde ağırlamak, canlı, dinamik ve geniş bir izleyici kitlesi oluşturabilmek başarılı bir film festivalinin olmazsa olmazları. Cannes ve Berlin Film Festivalleri şüphesiz dünyanın en başarılı festivalleri, kapsayabildikleri geniş çerçeve bunu sağlıyor elbette; hem dünya çapından katılımın genişliği, hem gösterilen filmlerin çeşitliliği bağlamında düşünebiliriz bunu.

 

  • Bir ülkenin kendi filmlerini ve film üreticilerini dünyaya tanıtması için neler yapması gerekir? Özellikle Art house filmlerin kendi izleyicisini bulması için nasıl yollar çizilmeli?

Her şeyden önce, bir ülke kendi sinemasına sahip çıkmalı, sinemaya değer verdiğini göstermelidir, oyuncularına, yönetmenlerine de aynı şekilde. Daha sonra sahip oldukları üretimleri dünyaya sunmak için festivaller organize etmeliler ve dünya çapındaki festivallere katılım göstermeliler, bu alışverişler yaşanmalı. İlk aşamada para kazanmayı amaçlamayan sanat sineması, sadece sanat sinemasıyla ilgilenenlere değil, tüm izleyicilere seslenebilmeyi hedeflemelidir. Gösterim şansı bulmalı ve tüm sinemaseverlere kendisini anlatabilmeli, bir anlamda seyirci “alıştırılmalı”. Belediyeler, valilikler film gösterimlerini desteklemelidir. Önce, gerçekten iyi ve kaliteli filmler kendi ülkelerinde yerini, değerini bulmalı, böylelikle dünyayı dolaşması da daha kolay olur. Bu arada iyi bir filmin önce iyi bir senaryoya sahip olması gerektiğini, ikinci olarak oyuncuların gerçekten iyi olmalarının şart olduğunu ve üçüncü olarak da elbette iyi yönetilmesi gerektiğini eklemek isterim.

  • 22.Busan Film Festivalİ geçtiğimiz ay gerçekleşti. Malatya’da yarışmakta olan Daha filmi Busan’da da gösterim şansı buldu. Festivaldeki ödül kabul konuşmanızda da değindiğiniz üzere Nuri Bilge Ceylan,  Yeşim Ustaoğlu gibi isimler festivalde bulundular. Siz Türk sinemasını da Güney Kore’de tanıtmak için her zaman emek verdiniz. Türk sineması ve Türk yönetmenleri hakkında düşüncelerinizi öğrenebilir miyiz?

Evet, 1996’da kuruldu. Geçen ay 22’si gerçekleşti. Baştan beri amaç Asya’lı yeni yönetmenleri dünyaya tanıtmaktı. Festivalin zamanla gelişen sürecinde çok güzel projelerimiz ve programlarımız oldu. Asya’dan yeni yönetmenler keşfettik ve festivale katılımlarıyla dünyaya açılmalarını sağladık. Yapımcıları da yönetmenleri de her şekilde destekledik, böylelikle projelerinde başarılı oldular. Yapım öncesi süreci de post prodüksiton süreçlerini de destekleyici fonlar oluşturduk. Buna da Asya Proje Pazarı dedik. Asya’da sinema okulları yetersiz olduğundan film yapan ekiplere 3 haftalık ücretsiz eğitimler verdik. Festivalden ders alıp gerçekleştirilmiş filmler Cannes’a davet edildi, bu sebeple pek çok film Asya’dan Busan’a gelip katıldı. Bu şekilde de Asya’nın en önemli film festivali haline geldi Busan.

  • Onur Saylak imzalı Daha bu sene Busan’da gösterildi. Yeşim Ustaoğlu, Nuri Bilge Ceylan gibi yönetmenler de daha önce festivalinize katılmıştı. Festivalinizde Türk sinemasını her zaman desteklediğinizi biliyoruz. Siz nasıl buluyorsunuz Türk sinemasını?

Kişisel fikrim şu ki, Türk sineması çok başarılı. Çoğu film Türkiye’yi kültürel ve tarihi açıdan çok başarılı bir şekilde anlatıyor aslında. Oyuncular da çok başarılı, bazıları dünya çapında da da tanınıyor. Kalandar Soğuğu filmini özellikle çok beğendim, yönetmeni bence gelecek vadediyor. Dünya çapında gezdiğim festivallerde Nuri Bilge Ceylan, Yeşim Ustaoğlu isimleri de hep kulağıma çalınıyor. Bu yönetmenler ve filmler artık dünya çapında farkedildiler.

“Mavi Bisiklet” Film Ekibi İle Röportaj

 

Mavi Bisiklet ekibiyle populersinema.com için söyleştim.

2016  Antalya Film Festivali’nde en iyi film ödülünü alan Mavi Bisiklet’in yönetmeni Ümit Köreken, başrol oyuncusu Selim Kaya ve senaryoyu eşiyle birlikte yazan, filmde de Selim’in annesini canlandıran, yapımcı olarak da filme katkı sağlayan Nursen Çetin Köreken ile filmin yolculuğunu Popüler Sinema sitesi için konuşmuştum.

M.Z: Selim, Mavi Bisiklet filminde başroldesin, nasıl oldu bu?

Selim: Ümit abi bizim köydeki okula geldi, filminde oynatmak için çocuklar arıyordu. Çocukların hayalinde genelde bir filmde oynamak vardır, benim de vardı ve ben katıldım seçmelere. Senaryoyu bilmeden çalışmalar yaptık, o çalışmalarda açıkçası ben başrol olacağımı hiç tahmin etmiyordum. Başrol olduğumu öğrendiğimde çok sevindim.

M.Z: Çalışmalarınız sürdü ve film bitti. Sonra filmin tamamını izledin mi?

Selim: Evet, ilk Berlin’de izledim.

M.Z: Ooo, Berlin’de izlemek harika bir deneyim olmalı.

Selim: Dilini anlamadığım birçok çocuk gelip benden imza istedi. Çok mutlu oldum.

M.Z: Filmi izlerken nasıl hissettin, kendini kocaman perdede izlemek nasıl bir duyguydu?

Selim: Evet, çok değişik bir duyguydu, heyecanlandım.

M.Z: Çekimler esnasında eğlendiniz mi, ya da zorluklar yaşadınız mı, anıların var mı çekim zamanlarıyla ilgili?

Selim: Evet, en çok zorlandığım zamanlar, mesela gözlük sahnesi var, orada zorlandım ben, yani gülmemek için kendimi zor tuttum. Bir de tren yolunda zorlandım. Koşmam gerekiyordu sahnede, koşamıyordum.

M.Z: Filmdeki çocuklarla aran nasıldı?

Selim: Veysel karakteri ile zaten sınıf arkadaşıyız, ama Yusuf karakteri ile yeni arkadaş olduk. Şimdi okullarımız aynı.

M.Z: Bir de Elif karakteri vardı, ona aşıksın filmde, o rolde zorlandın mı?

Selim: Evet zordu, tanışmıyorduk da önceden.

M.Z: Çekimler ne kadar sürdü?

Selim: Dört beş hafta galiba.

M.Z: Yoruldun mu?

Selim: Her gün setteydim, sabahları kalkmakta biraz zorlandım.

M.Z: İlerde oyunculuk yapmayı düşünüyor musun?

Selim: Yani, olursa, bilmem.
(kahkahalar)

M.Z: Berlin’de olmak nasıldı? Gezebildiniz mi?

Selim: Ben ilk bir iki gün Berlin’de olduğuma inanamadım. Türkiye’de başka bir şehir gibi hissettim. Gezdik de biraz, güzeldi. Antalya’ya da gittim, o da güzeldi. İstanbul Film Festivali’nde de vardım.

Ümit Köreken: Selim, oyunculuk çalışmalarında da şu anda olduğu gibi fazla konuşmuyordu, sessiz sakindi, ama enteresan şekilde kamera karşısında değişiyor. Değişik bir içsel gücü var. İfadesi güçlü.
M.Z: Peki sizinle devam edelim Ümit Bey. İlk uzun metraj filminiz Mavi Bisiklet. Romantik ve insanı yakalayan bir adı var filmin, hem isminden hem de hikayenin nasıl oluştuğundan başlayalım mı?

Mavi Bisiklet Film

Ü.K: Hikayesiyle ismi birlikte doğdu zaten. Çünkü benim kendi çocukluğumun hikayesini anlatan bir kelime aslında “mavi bisiklet.” Çocukluğum 80’li yılların sonunda geçtiği için liseye başlayana kadarki süreçte öyle bisikletimiz filan yoktu yani. Belli yerlerde, belli kişilerde vardı, bir özlemdi. Ama özellikle mavi olması da benim için önemliydi. Bir gün evimize gerçekten de boyumdan büyük bir mavi bisiklet geldi, onda öğrendim binmesini. Mavinin bende özgürlük, adalet gibi çağrışımları olmuştur. Bisikletin de çok zengin çağrışımı var, adıyla doğdu o yüzden proje. Bisikleti alma hikayesi, başkanlık hikayesi, çocukların mücadelesi ve faili meçhul cinayet hikayeleri var filmimizde, bu dört hikaye de farklı farklı gerçek hikayeler, biz bu dört hikayeyi birleştirdik ve mavi bisikletin öyküsünü yazdık.

M.Z: Karı koca birlikte yazdınız değil mi?

Ü.K: Evet.

M.Z: Bunu çok merak ediyorum. Nuri Bilge Ceylan ve Ebru Ceylan’a da çok sorulur ya bu soru, nasıl çalışıyorsunuz birlikte diye, onlarda hep kavga gürültü yazdıklarını ama o tartışmaların senaryoyu da ilişkilerini de çok beslediğini anlatır dururlar, sizde nasıl durum?

Ü.K: Ben 2002 yılında radyo oyunu yazarak başladım aslında. Profesyonel yazarlığım orada başladı diyebilirim, hep yarışmalar için yazdım ve hep de ödüllü yazdıklarım. Sonra 2005’te Nursen ile tanıştık, yine sanatsal, yazarlıkla ilgili bir yerde tanıştık ve evlendikten sonra beraber yazmaya başladık. Çok zorlu ve çatışmalı geçtiği oluyor ama sonuca ulaştığımızda da çok keyifli doğrusu.

Nursen Çetin Köreken: Birbirini tanımak, iyi paslaşmakla ilgili, Ümit bana Halime rolünü sen oyna dediğinde, ben eğitim almış biri olsam da bu konuda, onun bakış açısını anlamam, o oyunculuk deneyimimden sonra oldu. Çünkü onun baktığı perspektifi yakalamak, beraber yazsak da, farklı bir deneyim işin oyunculuk kısmında. Ben çok mutluyum, evde de perdeyi ben sağdan sola çekiyorsam Ümit soldan sağa çekiyor ve ortada buluşuyoruz, bunun gibi aslında, birbirini tamamlamakla ilgili. Hem kadın erkek bakış açısını da getirmiş oluyoruz. İlişki anlayışım da böyle, tamamlamak, lokomotif olmak güzel.

M.Z: İlk uzun metraj filminiz. Sinema yolculuğunuz nasıl başladı, sizi daha yakından tanıyalım.

Ü.K: İzmir’de tanışmıştık, ikimiz de sinemanın içindeydik zaten, hem sevgi anlamında hem de çalışmalarımıza hep sinemayı katıyorduk. Yazdığımız tiyatro oyunları devlet tiyatroları yönetmeni tarafından sinemaya çok yatkın bulundu, dramaturji raporlarımızdan da hep bu çıktı. Sinemasal öğelere yatkın yazıyormuşuz, buna da yönlendirildik biraz. Mavi Bisiklet’in ilk olarak 2009’da tiyatro oyununu yazdık, sonra bir arkadaşımızın önerisi, uzun yıllar boyunca çocuklarla yaptığımız çalışmalar derken iş bu hikayenin sinemalaşmasına vardı. Daha geniş kitlelere ulaşma noktasında bütün yollar bizi sinemaya getirdi de diyebiliriz.

M.Z :Destek de aldınız. Bu çok önemli aslında. İlk filmini çekmek isteyen bir sürü genç, kaynak bulamamaktan, destek bulamamaktan, bütçe sıkıntılarından şikayetçi. Sizin serüveniniz nasıl oldu ve gençlere ne önerirsiniz?

Ü.K: Bir şeye inanıyorsanız, doğru insanlarla bir şekilde karşılaşıyorsunuz. Biz 2010’de ilk olarak senaryo geliştirme desteği aldık, o zaman etrafta bu kadar çok çocuk hikayesi de yoktu açıkçası. Biz o düşünceyle yola çıkmıştık. Nursen’in vizyonunda ise hep bunu uluslararası bir proje olarak gerçekleştirmek vardı. Bu yolda ilerlerken çok ses duyduk, uluslararası yapmayın diyenler, bu filme alıcı çıkmaz, kimse izlemez, niye bunu yapasınız ki diyen de oldu, ama çok destek olanlar da oldu. Kültür bakanlığının yapım desteği, TRT’nin önemli ön alımı, desteği, uluslararası ortak yapım olması kaynaklı Euroimages gibi fonlar, bunları birleştirince her şey yolunda gitti. Ama biz yapacağımız işe zaten çok inanıyorduk. Vizyon da gerekiyordu, uluslararası proje vizyonu da ortaya konunca kapılar açıldı.

N.K: Çok da çalışmak gerekiyor. Biz gerçekten çok çalıştık. İnanmak, çok çalışmak ve yolda giderken karşınıza çıkacak engelleri aşmak. Altı yıl az bir süre değil. Şu an çocuk konulu çok proje, çok konu, çok film var ortada ama ilk kez 2010 yılında biz başlattık aslında. Sektörün dışından geldiğimiz için görülmesi de zaman aldı. Tiyatro oyunuyla başladık ama Mavi Bisiklet’in transmedia projeleri de vardı elimizde. Filmin yanısıra, bir bilgisayar oyunumuz var, çizgi dizi tasarımımız var, tiyatro oyunumuz var, dergisi, kitabı…

M.Z: O zaman bu sinema filminden de öte, bir proje, kocaman bir fikir.

 

Mavi Bisiklet

N.K: Evet, transmedia kısmı biraz zaman alacak ama olacak.

M.Z: Çocuk üzerine gitmek duygusu nereden geliyor peki? Zor da olsa gerek bir yandan çocuklarla çalışmak…

Ü.K: Sinemada çocukla çalışmak zor. Ama neye göre zor. Ben önyapımda çocukları seçerim, rollerini çalıştırırım, giderim demek kolay. Bu zamana kadar böyle oldu diğer işlerde. Biz o gözle bakmıyoruz. Onlara değmek bir sorumluluk. Biz öncelikle çocukların birer birey olmalarına odaklanıyoruz. Toplumda bir değişim yaratmak istiyorsak bunu çocuklarda yaratmak lazım diye düşünüyoruz. Biz yaklaşık 400 çocukla çalıştık, içlerinden 10 tanesinin bile içlerinde bir kıvılcım yarattıysak, o müthiş bir kazanç.

MZ: Onları seçerken nelere dikkat ettiniz?

Ü.K: Aslında daha çok istekli olmalarına dikkat ettik. Ön yapımda 100 çocuk kalmıştı, Selim de onların içindeydi. Çocuk derken 12,14,15 yaşlar. Biz onlarla 4 hafta çalıştık. Temalar belirledik; adalet, demokrasi gibi. Senaryo vermedik çok fazla, önce temalara alışsınlar istedik, ben doğaçlamaya önem verdim. Kesme yok filmde, sahneler hep plan-sekans. Duygu kaybolsun istemedim. Son üç güne kadar ana rol belli değildi. Kamera önünde iyi görünmelerinden ziyade bazı yetenekleri de önemliydi, mesela sanayiye gönderdim onları, gittiler, lastikçide çıraklık yaptılar, reji de çekti onları, el becerileri önemliydi orada. Tamirci sahnesi ve benzeri sahnelerde sakil durmaması lazım, vücut dirençleri de önemliydi. Bunların hepsini birleştirdiğimde Selim öne çıktı, sakin ve güçlü bir yapısı var. Dayanıklı bir çocuk.

M.Z: Konya’da çektiniz filmi?

Ü.K: Evet, Akşehir, benim memleketim.

M.Z: Sizin hikayenizden yola çıktığı için mi orada çektiniz?

Ü.K: Nursen’in önerisi oldu bu da, senin çocukluğundan bu kadar izler taşıyorsa, gidelim senin memleketinde çekelim dedi. Orada Nasreddin Hoca şenlikleri yapılıyor. Tiyatro ile sinema ile orada tanıştım ben, oranın insanına bir katma değerimiz olsun da istedim açıkçası.

M.Z: Çekimler ne kadar sürdü?

Ü.K: 4 hafta ön yapım, 5 haftaya yakın da çekimler. Yazın kurguyu yaptık, sonra post prodüksiyonu Almanya’da yaptık, uzun sürdü, iki ay kadar. 2016 Ocak gibi bitmişti.

M.Z: Bir yönetmen olarak, sinematografik açıdan, bir imzanız var mı, filmin rengi, dokusu itibariyle de soruyorum bunu, bu yolda filmler çekerim dediğiniz, örnek aldığınız başka türler/ yönetmenler?

Ü.K: Ben tüm ekiple bunu paylaşmıştım, ben çocuğun gözünün hizasında kalmaya önem verdim bu filmde, yetişkin kadraja girse de biz çocuğun hizasında kaldık. Onun duygusal iniş çıkışını takip eden bir kamera kullandık ve sanat grubu da minimal çalışsın istedim. Gözle görünür ekstra bir şey olmayacak dedim. Bizim ülke olarak doğudan da batıdan da beslenen özelliklerimiz var. İran sinemasını çok seviyorum. Kuzey Avrupa sinemasının o soğukluğunu da çok severim. Dardenne kardeşleri çok severim mesela. Ekibe de söyledim bunu, hikayeyi takip edişimiz İran Sineması gibi olsun, ama kamera hareketleri, renk seçimi gibi konularda Avrupa sinemasına yakın duralım. Yapmaya çalıştığım tam olarak buydu.

M.Z: Müzik kullanımı da çok çok minimal.

Ü.K: Evet bunların hepsi özellikle tercih edilmiş seçimler.

M.Z: Festivaller geziyorsunuz hem yurtiçi, hem yurtdışı, Antalya’dan ödülle döndünüz, bekliyor muydunuz?

Ü.K: Bekliyorduk.

N.K: Ödül için film yapmıyoruz. Ama yaptığımız şeyi bildiğimiz için, evet, ödül bekliyorduk açıkçası. Senaryo, oyunculuk tamam ama yapımcılıkta Ümit’e şunu dedim, içinden nasıl hissediyorsan, durumu nasıl görüyorsan filmini öyle çekmelisin, bu ilerde seninle anılacak bir iş. Ümit filmi çıkardığında bir gün dahi şu da şöyle olsaydı demedi. Ümit mütevazidir, biz de başarıya odaklıyız elbette ama arkasında ne emekler var kimse onu düşünmez. Bergman’ın üretimlerini her zaman örnek alırım, o dönemin şartları içerisinde ne kadar çok üretimde bulunmuş, pek çok alanda. Bunlar mümkün.
M.Z: Festival filmleri diyince son dönemde Sivas, Kar Korsanları geliyor aklıma, bunlar da çocuklar üzerinden büyüme hikayeleri anlatan ve festivallerde taçlandırılan filmler oldu. Ama vizyona gelince halka çok fazla ulaşamayabiliyor. Siz Başka Sinema ile vizyona çıkıyorsunuz değil mi, kaç kopya?

Ü.K: 2 Aralık’ta vizyondayız, ilk olarak 11 salonda giriyoruz. Ankara, İstanbul, İzmir, Bursa ve Eskişehir’de giriyoruz. Fena bir rakam değil.

M.Z: Filmlerin vizyon bulması/bulamaması meselesine bakış açınız nedir ?

Ü.K: Bizlerin, yani festival tarafında duran filmci, yapımcıların, izleyiciyle bağ kurabilecek bir yapıya yavaş yavaş gelmeleri gerekiyor diye düşünüyorum ki ben kendi adıma bir sonraki projemde buna daha fazla kafa yorucam. İzleyiciyi daha fazla yakalayacak nasıl kodlar, nasıl çalışmalar gerekir gibi.

M.Z: Bir orta yol, orta dil mi bulmak gerekiyor?

Ü.K: O da çok zor gerçi, hem festivallerde bir filmin yerini bulması, hem vizyonda seyirciyle buluşup kendini sevdirmesi, ikisini birden deneyip iki tarafta da sevilmeyen örnekler de var. Ama seyircide karşılık bulmak önemli…

N.K: Fonlarla yapılan filmlerin reklam bütçesinin de olması gerekiyor. Yurtdışında her aşamada, altyazının bile fonu var. Biz gene böyle bakınca iyi fon topladık, Akşehir belediyesinden bile destek aldık. Yerel destekçilerimiz var. Zaman ayırdık, gittik anlattık. Dağıtım aşamasında da benzer bir yaklaşımda bulunacağız. Bu filmi buluşturmak adına daha fazla Türkiye’de, ortaokul ve üzeri genç ve ailelerle nasıl buluşabiliriz diye kafa patlatıyoruz açıkçası.

M.Z: Film bitti, vizyona çıktı, bitti diye bir durum yok o zaman, filmin serüveni devam edecek.

Ü.K: Kesinlikle.

M.Z: Eğitsel bir yanı var diyorsunuz filmin.

Ü.K: Sinema zaten iyi bir eğitim metodu aslında bence, birçok gelişmiş ülkede de bu şekilde kullanılıyor. 2004’teki sinema yasasından sonra bu arttı. İnşallah bunun da önünü açarız Mavi Bisiklet ile.

M.Z: Peki filmin konusuna dönecek olursak, çocuk gözünün büyüklerin dünyasına baktığında gördükleri adaletsizliği okuyabiliyoruz ama ben şunu anlatmak istedim diye altını çizmek istediğiniz bir kısmı var mı?

Ü.K: Senaryoyu yazarken de çekerken de elbette kafanızda bir takım cümleler oluyor ama film bittikten sonra o benden çıkıyor. 20’ye yakın festival gezdik, Hindistan’dan Amerika’ya, orada sorulan sorular, söyleşiler, herkes farklı bir yerinden tutabiliyor. Duyguyu yakalıyorsa, dünyanın neresinde olursanız olun, o işliyor. Genelde duygular birbirine benzer oluyor. Ben bu filmle şunu anlatmak istedim demek istemem, beni aştı. Ama yola çıktığımız düşünce, söylediğiniz şeydi, bir çocuk yetişkin dünyasındaki adaletsizlikle karşılaşınca bunu kendi dünyasında nasıl çözer, sorumuz buydu.

MZ: Yeni projelerinize gelelim.

Ü.K: Üzerinde çalıştığımız üç proje var. İlki Nursel’in 2013’te yazdığı, gerçek bir hikayeden yola çıktığı bir proje. Onu Nursen yönetecek, ben yapımcısı olacağım. Macera dolu bir hikaye. Daha hareketli . Kimsesiz çocuklar yurdunda geçen bir hikaye o. Benim bir projem var ayrıca, onu da birlikte yazıyoruz gerçi. Onu yazarken Konya’da, 14 yaşında işitme ve yürüme engelli bir gence rastladık. Yüzme sporuna başlamış ve 7 tane altın madalya kazanmış. Kayıtsız kalamadık ona. O çocuk bir yıl boyunca milli takımlara hazırlanacak, biz de bir yıllık bir takiple dokü-drama hazırlayacağız.

N.K: Bu projeyle ilgili Gümrü’de katıldığım bir platformda Fransız bir ortak yapımcı bulduk. Bu projemiz şimdiden Cinekid co-production market’e de seçildi. Kendi yolculuğunda ilerliyor o da. Yeni sinemacılara o anlamda şöyle bir tavsiyede bulunabilirim, bir meseleniz varsa, peşinden gitmelisiniz. Çok çalışmalısınız, iyi niyetle ne yapacağınızla ilgili araştırmalar yapmalısınız. Sizin yola çıkışınız birebir olarak sadece, “ sinema yapalım” da değil sanki, öyle hissettim. İlgilendiğiniz, dert ettiğiniz, yolunuza çıkan hikayeleri en iyi anlatma yolu neyse onu yapmak istiyorsunuz.

Ü.K: Evet, bizim yönelimimiz öyle oldu. Bir derdimiz var, bunu hikayelendirdiğimiz süreçte bunu kitlelere en iyi ulaştırabilecek sanat sinema aslında. Yönelimimiz sinema oldu bu yüzden.

N.K: Böyle hissetmene çok mutlu oldum Melis. Ben 15 yıldır çocuklarla çalışıyorum. Benim parmak izim kadar eşsiz ne yapabilirim diye düşündüğümde çocukların bir birey olduğunu fark ettim. Bu eylemi 18 yaşında gerçekleştirmiyorlar otomatik olarak, yasal süreç o zaman başlasa bile. Biz büyükler, onlara karşı davranışlarımızla sen bir bireysin diyoruz ya da demiyoruz, bu duyguyu onlara verecek olan bizleriz. Ben bunu drama çalıştığım zaman çocuklarla, ailelerle, bunu daha fazla kitlelere ulaştırmam gerektiğini fark ettim. Bu çok evrensel bir durum ve dünyada bu yapılıyor, çocuklara, gençlere, ailelere yönelik eğitim-sinema çalışmaları yapıyorlar, ben de bizim adımıza doğru alanın bu olduğunu hissettim, Türkiye’de bu yoksa da yapılabilir, bu çıtayı koyup, kendi ülkeme adapte etmek isterim ve çok mutluyum ki bunun sinemayla yapılabileceğini buldum. Ben çocukların dürüstlüklerine, enerjilerine, şeffaf ilişki kurmalarına hayranım, onlarla çalışmak bana çok iyi geliyor. O geribildirimlere ihtiyacımız var. Kızsa da barışıyor, biraraya geliyor, oyun oynuyor. Yetişkinlerin çocuklardan öğreneceği çok şey var .

Ü.K: Fakat elbette didaktik bir anlatım yoluyla değil, estetik ve sanatsal bütünlüğü barındırarak, sinema duygusunu yitirmeden, eğitimci diliyle değil.

Çok teşekkürler.

“Rüya” Filminin Yönetmeni Derviş Zaim ile Röportaj

Derviş Zaim’in son filmi Rüya’yı, Adana Film Festivali’nde yarışırken izleme fırsatı bulmuştum. Film Antalya’da da yarıştıktan sonra Zaim’le bir araya gelmek İstanbul’da kısmet oldu. Yönetmenin geleneksel sanatlar, çevre ve insan doğası temalarına değinerek çektiği filmi Rüya üzerinden genel bir sinema sohbeti yapmış olduk, iyi okumalar.

MZ – Son filminiz Rüya’yı bu sene Adana Film Festivali’nde izleme fırsatı buldum, elinize sağlık. Balık’tan üç yıl sonra geldi galiba bu film?

DZ – İki yıl sonra.

MZ – Genelde 2-3 yıl bir ara oluyor filmleriniz arasında. Bu özellikle tercih ettiğiniz bir ara verme mi, yoksa böyle mi denk geliyor?

DZ – Filmleri hakkıyla yapmak bağlamında, 1,5 – 2 yıl bana makul bir süre gibi geliyor. Keşke her sene bir film yapabilsek. Ama ülkemizde, bizim yaptığımız filmlerin tonlarındaki filmler için üretim koşulları göz önüne alındığında, 2-3 yılda bir üretim, fena bir interval değil, hatta bu son son çoğu arkadaş için 4-5 seneye kadar çıktı.

MZ – Hem Rüya filminin doğumu anlamında, hem de Derviş Zaim’in özelinde soruyorum, sizin için bu iki yıl nasıl geçti?

DZ – Balık’tan sonra yapmayı düşündüğüm birkaç alternatif film fikri vardı. Merkeze bir hayvanı alarak onun etrafında doğayla ilişki sorgulayan filmler yapmak üzere yola çıkıyorum aslında. Öyle birtakım saldırılar da olmuşken tesadüf eseri Sancaklar Camii’den haberdar oldum. Mimar Emre Arolat’ın Londra’da bir sergisi açılıyordu, beni aradılar ve Sancaklar Camii’den ilk kez böyle haberim oldu. Atlayıp gittim, baktım, camiiyi görünce, gelenekle ilgili olan filmlere benzeyen, o damardan bir film yapabilir miyim diye düşündüm. Rüya’nın senaryosunu tetikleyen olay da bu olmuş oldu ve de galiba doğayla ilgili bir film yapma isteğinin de motivasyon olarak işin içerisinde olması nedeniyle, doğayla geleneğin kesiştiği bir film yapmak istedim. Allahtan başka şey isteseydim. (Gülüşmeler) . Merkezde yine bir köpek var yine biliyorsunuz. Şimdi de başka bir süreç var, gelenekle ve doğayla ilgili olan filmlerime benzemeyen bir iş var şimdi de aklımda. Kolları sıvadığımı, senaryonun bitmek üzere olduğunu ve önceki işlerime gerçekten de hiç benzemeyeceğini söyleyebilirim, üzerine konuşmak için erken yine de.

MZ – Zaten filmografinizde, elbette ki birbirini takip eden bir patern var, gelenek, doğa, sanat konuları hep işleniyor ama öte yandan filmleriniz çok da birbirine benziyor diyemiyorum, mesela Devir belgesele çok yakın duran bir türdü.

DZ – Evet, belgesele çok benziyordu ama değildi. Onu farklı kılan da oydu.

MZ – Elbette. Rüya’da ise varolan bir camiiyi kullanmış olsanız da kurgusal bir hikaye var, hatta filmde suç ögesi var, tansiyonun yükseldiği anlar var. Bu arada, toplum ve doğa kadar insan psikolojisinin derinlikleri de var.

DZ- Elbette,insan doğasıyla ilgili bir şeyleri hep deşmek istiyorum zaten.

MZ – Filmde öne çıkan kadın karakterin dönüşümünü çok ilginç göndermelerle anlatıyorsunuz Rüya’da.

DZ – Bir sürü tema var tabii, bunların ortak potada erimesi süreci gerçekleşti Rüya’da. Bakın Aşure diye bir tatlı vardır. Filmin içerisinde de kullandık.

MZ- Evet, mizahi bir andı hatta filmde. (Gülüşmeler)

DZ – Elbette, esprili bir yanı olduğunu kabul ediyorum, fakat sorduğunuz soruyla da bağlantılı olarak, aşureyi neden yaparız?

MZ – Sanki biraraya gelemeyecek malzemeler biraraya gelmiş gibidir aşurede.

DZ – Evet, birbiriyle hiç ilgisi olmayan malzemeler biraraya gelir ve ortaya, tek tek onlara indirgenemeyecek başka bir yiyecek çıkar. Aslında Rüya filmi bir aşuredir. Bu Gestalt adını verdiğimiz, felsefede, sosyal bilimlerde gönderme yapılan bir kavramdır. Bu kavram, kendisini oluşturan parçalardan daha farklı, ama onlara da indirgenemeyecek olan bütünü imler. Rüya, bir Gestalt. Aslında her film, bir yanıyla Gestalt’tır ama Rüya’yı oluşturmak için biraraya gelen bileşimler birbirinden gerçekten çok farklı. Bu manada bir aşureye benziyor. Filmin başlarında kıza ikram edilen aşure yenmiyor, reddediliyor, fakat yapması gereken şeyleri yapınca, ruhsal ödevini gerçekleştirince yiyor kız aşureyi. Hapishanede iki kız da ikram edilen aşureyi yiyorlar, orada onlar ruhsal görevlerini, vicdani görevi tamamladıkları anda, metin onlara hak ettikleri aşureyi yediriyor.

MZ- Aslında bu tip alt metinlerle seyirciyi zorlayan bir yönetmen oldunuz hep. Bence her filminizde bir aşurelik var, sizce?

DZ – İyi ki var.

MZ – Peki seyirciyi zorlayan alt metinler yaratmanız hakkında ne düşünüyorsunuz?

DZ – Şimdi, o aşurenin anlamını bulmak ve bundan zevk almak için, aşurenin neye tekabül ettiğini fark etmek için bunun hakkında düşünmek, daha uyanık bir zihin ve gözle izlemek gerekiyor mu? Belki. Ancak böyle bir uyanık zihinle izleyemeyecek, kültür tarihine hakim olmayan izleyicinin de filmleri takip etmesini sağlayacak dikey çizgisini oluşturmaya gayret ediyorum. Bunu seyircinin, günümüzün gerektirdiği ritm ve tempoyu gözardı etmeden izleyebilecekleri şekilde oluşturmaya çalışıyorum.

MZ – Meraklı seyircinin kazıyarak bulacakları çok hazine oluyor ama. Ben şahsen her filminizden sonra bir şeyi kafaya takıp, gidip araştırıp öğrenmişimdir.

DZ – Her film, yeniden ve yeniden okunmaya sizi davet eden bir kitap gibidir. Amiyane tabir olacak, bizi okuyacak herkesten özür diliyorum, bir maymunun önüne bir kitap koyun, maymun, maymunluğu kadar o kitaptan anlar, biz de öyleyiz. Biz kendimiz kadar karşı karşıya kaldığımız şeylerden bir anlam çıkartabiliyoruz.

MZ- Örneğin filmin içinde Yedi Uyuyanlar kıssası var, çok enteresan ve yine gidip araştırılıp üzerine okunabilecek bir bilgi bir yandan. Bu kıssa başından beri aklınızda mıydı bu film için?

DZ – Hikayenin ilk versiyonlarından itibaren girmişti işin içine bu evet, çünkü Emre Arolat’ın yaptığı yapının neredeyse kot seviyesinin altına inmek gibi bir özelliği vardı. Emre Arolat camiiyi arazinin eğiminin içerisine yerleştirmişti.  Böyle bir bina olması dolayısıyla, neredeyse bir mağarayı andırıyordu.  Mağara söz konusu olduğunda ve biraz ortalığı, geçmişi, kültür tarihini kokladığımda hemen yedi uyuyanlar menkıbesiyle karşı karşıya kaldım ve bunu nasıl bağdaştırabilirim, gelenek bağlamında söylemeye çalıştığım şeyin bir parçası nasıl olabilir bu menkıbe gibilerden düşündüm, bu da başka şeyleri tetikledi ve ortaya yedi uyuyanların biçim olarak bana bahşettikleri çıktı. Yedi uyuyanları nasıl yorumladığım kızlar tarafından resmediliyor filmde. Aslında filmin kendi kendini açıklayacak bir sürü ipucu var. Filmi okumak bağlamında seyircinin zorlanacağını zannetmiyorum. Filmleri bir bilmeceye dönüştürmek istesem, çok daha farklı filmler yapardım, Gölgeler ve Suretler’de, Cenneti Beklerken’de örneğin. Deneysele yakın işler çıkabilirdi. Seyirciyi gözettim ve saygı duydum onlara her zaman. Dolayısıyla bu filmde de elbette katmanlar var ama aynı zamanda bu katmanlarla pek az ilişkisi olacak insanların da filmden zevk almasını sağlamaya çalışmak gibi bir durum her zaman var. Alt metin, ya da ironik yazmak adını verdiğimiz şey, her zaman insanı muğlaklığa götürür. İronik olarak yazmaya kalkışan insan, ana akımın dışına çıkan ve o şekilde eserini kaleme almaya çalışan insan eserini bir muğlaklığın içine koyduğunu bilmek durumundadır.  Bu, altmetinli yazmakla ilgilenen herkesin başına gelen bir durumdur. Ancak bunu yaparken bir taraftan da gerçekçi olmak durumundasınız. Yapacaklarınızı çok da fazla flu yaparsanız, seyirciyi kaçırma şansınız olabilir. Türk seyircisinin şu anki kültür, tarih, politika, ekonomi, dağıtım ağları söz konusu olduğunda, benim filmlerime ilgi gösterip göstermemesi ayrı bir tartışmanın konusudur. Ben ödevimi kağıt üzerinde yapmak durumundayım. 20 yaşında bir seyircinin bu filme geldiğinde zevk almasını sağlayacak şekilde bu filmi yazmak ve çekmek benim ödevimdir. Bu piyasaya çıktığı zaman, başka taraflarla da ilişkiye geçip tetiklendiği zaman daha geniş bir kitleye erişebilir.

MZ – Evet elbette, fakat siz sinemanızda hep yapı bozdunuz, alışık olmadığımız şekilde anlattınız yine de hikayelerinizi.

DZ – Önemli bir soru. Artık bazı kalıplar var. Yeni gerçekçi damar var, onun içerisine içerik boşaltılıyor. Ülkemizdeki  üç büyük festivalde tabelaya girmek anlamına gelen bir formül oluşmuş durumda. Özellikle Adana Film Festivali’nde Yılmaz Güney Jüri ödülünü garantilemek anlamına geliyor bu mesela.  (gülüşmeler) . Bir başka damar minimalist damar. Bunun içerisine nihilist bir içerik boşaltılırsa yine bir yapı oluşur. Belli belirsiz oluşan üçüncü damar ise Deleuze okuyup iyice kafası karışık şekilde film yapmak şeklinde anlatılabilir. Bu henüz çok güçlü bir damar değil. Oysa bu ülkenin kendi kelime hazinesinden, cümle yapısından çıkabilecek yapıların sinemaya tercüme edilebilip edilemeyeceğini ben masaya yatırmaya çalışıyorum. Hem çakıllı, dikenli bir yol bu, hem de taze bir yol. Benim yapmaya çalıştığım şey bu açıkçası.

 

MZ- Özellikle Nokta filminiz aklıma geliyor burada.  Geleneksel Osmanlı hat sanatını dahil ettiğiniz bu filmde kamera kullanımınız da  tıpkı bu sanat gibi tek ve kesintisiz bir plan oluşturmak üzerine çalışmıştı.

DZ – Buna katılıyorum ama Nokta’da yaptığım zaman ve mekanın oynaklığı ve kamera kullanımının elele gitmesinden bağımsız olarak, burada çok daha farklı bir işe zar attım. Anlatı yapısıyla en fazla oynadığım filmlerimden biri de bu oldu, bu anlamda en cüretkar filmlerimden biri bence Rüya.

MZ- Evet, Rüya’da belki dünya sinemasında rastladığımız, ama Türk sinemasında benzerine sanırım hiç rastlamadığımız bir narativ yapısı var, aynı sahneyi birden çok kez, başka planlardan, başka açılardan, farklı karakterlerin gözünden gördüğümüz sahneler epey enteresandı.

DZ- Bu anlamda Nakkaş Osman’ın İstanbul’u nakşettiği ve neredeyse Kübizm’i andıran minyatürlerini andırdığını söylemek mümkün filmin.

MZ- Oyuncu seçimlerinde nelere dikkat ediyorsunuz? Özellikle bu filmde bir kadını farklı farklı kadınlarla resmediyorsunuz.

DZ– Her filmde oyuncu seçerken butik davranmaya gayret ederim. Bir filmde ihtiyaç duyulan oyuncu ötekinde de aynı şekilde ihtiyaç haline gelmeyebilir. Metin benden neyi istiyor, bu karakteri şu oyuncu oynarsa ortaya nasıl bir şey çıkarı önceden kendime soruyorum. Buradan hareket ederek birtakım hesaplaşmalar oluyor, teklifler gidiyor, insanların hayata ve sanata bakışları, daha evvel yaptıkları işler, kariyerleri elbette önemli kıstaslar oluyor. Bu öyle bir film ki, kimi rollerinde sanki çok da fazla bilinen yüzlere değil, daha az yorulmuş yüzlere ihtiyaç duyuyordum, bu da oyuncu seçiminde bana ışık tutmuş olabilir. Beraber çalıştığım birtakım insanlarla bundan sonra da aynı yolu yürümek isterim. Zaten amaçlarımdan bir tanesi, bir ansambl oluşturmaya çalışmak. Endüstrinin yapısı itibariyle ülkemizde bu kolay olmuyor. Ansambl’dan kastım şu, beraber çalıştığım, sık sık çalışacağım, hatta aralarında gönderme yapabileceğim oyuncularla bir ekip gibi olmak. Bir gardrobunun olması gibi. Çok istiyorum bunu.

MZ- Öte yandan, sizin gibi birbirinden farklı filmler çeken bir yönetmen için aynı oyuncularla devam etmek zor da olabilir, demin dediğiniz gibi her oyuncu her hikayede aranan kişi olamayabilir.

DZ – Elbette, örneğin Devir filminde Haluk Bilginer’le çalışmazsınız da oradaki çobanlarla çalışırsınız, ama bu çobanlar Rüya filminde oynayamazlardı. Bu gibi konuları da göz önüne almak lazım elbette gardrobu oluştururken.

MZ – Bilginer bu ekibin bir parçası olsun dediğiniz bir isim mi?

DZ – Evet, Filler ve Çimen’de beraber çalışmıştık. İsterim elbet. Çok değerli isimlerle çalışma fırsatım oldu. Tuncel Kurtiz, Uğur Polat, Ahmet Uğurlu gibi isimleri anmak isterim.

MZ – Filmografinize dönüp baktığınızda Derviş Zaim olarak siz neler hissediyorsunuz? Biz basın tarafından topluca baktığımızda, “filmografisi şu yönde ilerliyor” gibi birtakım laflar ediyoruz, fakat sizin bakışınız nedir?

DZ – Kendimi, çok geniş bir denizin etrafında, bir çakıl taşı bulduğunda çok sevinen bir çocuk gibi görüyorum.

MZ – Ne kadar güzel. Yaptığınız işlere dönüp baktığınızda, keşfettiğiniz şeylerden dolayı seviniyor olmalısınız.

DZ – Elbette seviniyorum, bir yandan da o denizin etrafında, kıyısında bulduğum çakıl taşı aslında o denizin neler ihtiva ettiğini de söylemiş oluyor. O açıklık. Keşfedebileceğim şeylerin büyüklüğü de beni heyecanlandırıyor. Orada kimbilir daha ne çakıltaşları var.

MZ – Bu konuda çok özgür olduğunuzu, özgür davrandığınızı düşünüyorum. Elbette etrafta ne işler yapılıyor diye bakmadan olmaz ve siz de takip ediyorsunuz ama siz kendi sesinizi duyup onun üzerine gitmekte hiçbir çekince duymuyorsunuz sanki.

DZ – Çok kolay hesap kitaplarla, Tabutta Rövaşata’dan sonra çok farklı bir kariyerim olabilirdi. İyi ki olmamış. Ben hayatım boyunca Tabutta Rövaşata’yı çekmeye devam edebilirdim, adlarını değiştire değiştire, döndüre döndüre. Hayatımızı sürdürürdük.

MZ – O bir yol ve o yolu seçmedim diyorsunuz.

DZ – İyi ki seçmedim.

MZ – Kendi sesini duyabilen birisiniz.

DZ – Kendi sesini duyabilmek iyi bir şeydir. Tabutta Rövaşata veya Filler ve Çimen benzeri işler yapmaya devam ediyor olsaydım, orada da kendi sesim olacaktı ama o ses sana, ve en önemlisi de bana, şunu söylüyor olacaktı: Sen, aslında yapabileceğin işlerin bir kısmını ıskalamış bir insansın. Çünkü sen milletin sana söylediği şeyi yeterli görüyorsun, buradan yürürsen beslenirsin diyorlar sana, sen de oradan besleniyorsun. Hayat size başka bir şey de söylüyor olabilir. Sen başka bir taraftan da yürüyebilirsin, başka detaylar yakalayabilirsin. Sinemada şov dünyasında olan insanların bir kısmı şu vehime düşerler: doruklar, ışıltı, hep doruk olsun. Oysa, sizi siz yapan şey, o doruklar olmadığında, tek başınıza kaldığınızda ortaya çıkan şeylerdir. Her şey gittiğinde, geriye sizden ne kalıyorsa, esas siz osunuz. Bütün bunların, maske, boya, havai fişek olduğunu fark ettiğiniz andan itibaren geride kalan, sizin en değerlinizdir, onun kıymeti bilinmelidir.

MZ – Peki, başka bir yönden sorayım. Evet, şöhretin formülünü tercih etmek ve etmemek yolları var gerçekten de. Fakat bir de şu var, bir insan düşünün ki, sadece sinema yapmak, sanat yapmak istiyor. Çok da güzel fikirleri var. Ve başka bir şey yapmak istemiyor hayatta, geçimini de bundan sağlamak istiyor. Amacı ün, şöhret değil. Fakat imkanlar el vermediği için belki de yolundan sapmak durumunda kalıyor, o durumda kendi noktanızda sabit durabilmek herkes için mümkün mü, ne kadar mümkün?

DZ – Bu bir önceki sorunuzla direkt bağlantılı değil aslında. Uzun süreye yayılacak şekilde sinema yapmak kolay değildir. Sinema yaparken kendi istediğin tonda filmler üretmek gibi bir tarzı da seçmişsen, bu çok daha zordur. Dolayısıyla, ya kendi göbeğini kendin keseceksin, ya da bir şekilde ödün verme sanatının ustası olacaksın. Bu ustalık çok da kötü bir şey olmayabilir. Hitchcock bunun maestrolarından biridir, Hollywood’da olmasına rağmen son derece devrimci işler yapmayı başarmıştır. Dolayısıyla elbette bir yol değil, bir sürü yol var. Formül verilemez. Zamana, zemine, sizin koku alma yeteneğinize göre ortaya çıkan bir patikadır bu.

MZ – Herkesin kendine has bir yolu var sanırım.

DZ – Aynen öyle.

MZ – Rüya’da İstanbul’da yaşanan inşaat çılgınlığı resmediliyor. Sizin İstanbul’la olan bağınız nasıl? İlişkiniz nasıl?

DZ – Kenti seviyorum. İstanbul birden fazla yüz bağışlıyor size. Bu yüzlerin çoğulluğu, İstanbul’un maskelerinin çokluğu, değişkenliği, evrilebilirliği heyecan verici. Bu yüzlerin evrilebilirliği, insan ruhunun da değişkenliğiyle ilgili ipucu verebilen bir şey bence. İstanbul böyle bir kent.  Macaristan’ın Peç kentiyle birlikte 2010 Avrupa Kültür Başkenti seçilmişti biliyorsunuz.  Çok güzel elbette, adımız geçti vesaire, kötü bir şey mi, değil elbette. Fakat İstanbul’un böyle ünvanlara ihtiyacı yok ki. Peç’in var mesela. Sebebi şu, İstanbul zaten kültür başkenti, sonsuza kadar hem de. Altının çizilmesine ne ihtiyaç var.

MZ – Bunun farkında değiliz galiba.

DZ- Evet, değiliz.

MZ – Kıbrıs’ta ders veriyorsunuz, nasıl gidiyor?

DZ- Çok iyi gidiyor, genç çocuklarla birlikte olmak ayrıca zevkli. Bazen üzülüyorsunuz, bazen şaşırıyorsunuz, bazen heyecanlanıyorsunuz.

MZ- Neye üzülüyorsunuz?

DZ- Yoğrulmaya hazır bir kitle var. Çeşitli anlamda insan porteleri var, insan hüzne kapılıyor.

MZ- Umut vadeden çok genç var değil mi?

DZ- Olmaz mı? Ben farkında değilim mesela ders verdiğim insanların bir çoğu, ilk filmlerini, ikinci filmlerini yapmaya başlamış. Neredeyse 10 kadar isim var.

MZ– Takip ediyorsunuz onların da işlerini. Sizce Türk sinemasının gidişatı nasıl? Pek çok ilk filmini çeken isimle karşılaşıyoruz özellikle festivallerde. Üretim epey çok. Ama bunların tüketimleri nasıl? Kimlere ulaşıyor? Nasıl görüyorsunuz?

DZ– Üretimden dağıtıma kadar bir sürü meselenin altından kalkmak gerekiyor. Bir ana akım sinemamız var, lokomotif teşkil ediyor, gücü günden güne büyüyor. Öteki tondaki filmlerle ana akım filmlerin gişe başarısı arasındaki makas da günden güne açılıyor. Bu, üzerine ciddi düşünmemiz gereken bir mesele. Yeni film yapanların sanat filmi yapmaya soyunanların da ciddi ciddi düşünmesi gereken bir mesele. Bu bir kader mi, bunu değiştirme şansımız var mı, ara tonlarda filmler yapma şansımız olacak mı. Ara tonda, 100bin-500bin bandına oturabilecek 10-15 film olması bizim zenginliğimiz olacaktır. Böyle bir seyirciyi yetiştirebilecek miyiz? Bizim seyirci problemimiz de var açıkçası. Yetişmiş seyirci problemi var. Öte taraftan finans, prodüksiyon problemleri var. İlk filmini yapacak olan yönetmenler kategorisi diye kültür bakanlığının bir destek havuzu var. Bu havuz nedeniyle Türk sineması bir ilk filmler mezarlığına da dönüştü. Fonları daha diri tutmak, pastada alınacak payları arttırmak gibi çözümler geliştirilemez mi, geliştirilebilir elbet.

MZ– Festivaller sizce yararlı mı?

DZ– Yararlı oldukları epey bir yer var, negatif tarafları da var. Ama bu çöl iklim içerisinde festivaller hakkında olumsuz konuşmak ne kertede doğru olur bilemiyorum. Ne kadar zorlukla yapıldıklarını biliyorum.

MZ– Yabancı festivalleri takip ediyor musunuz? Rüya’nın katılacağı festivaller olacak mı?

DZ– Evet, kesinleştiğinde duyurusunu yapacağız.

MZ- Yurtdışı festivallerinde ödüller alıp burada seyircisini bulamayan filmler de türedi.

DZ– Kaleydoskop gibi, çok yönlü bir sinema gelişiyor gerçekten de. Yurtdışı festivalleri için film yapmak kötü müdür, adımız duyuluyor, kötü değildir, ama negatif yanları da vardır. Üretim ortamları bağlamında yurtdışı festivallerinin, development fonlarının getirdiği belli tarzlar var, bu tarzların bize dayatılması diye bir durumdan da bahsedilebilir mi, bunu konuşmak gerekir. Kendi kendine oryantalizmin en büyük tetikçilerinden biri, ne yazık ki uluslararası festivaller haline dönüştü, Türk sineması henüz bunun çok farkında değil, 5-10 sene içerisinde belli olacak, yine konuşuruz.

MZ- Eklemek istediğiniz bir şey var mı?

DZ- Rüya hala vizyonda, Başka Sinema’da, bekliyoruz seyirciyi.

Not: Bu röportaj populersinema.com sitesinde yayınlanmıştır.

Yarım Filmi Ekibiyle Söyleşi

Malatya Film Festivali’nin sonuna yetişmiştim ve 4 film izleyebildim. İzlediğim filmlerin üçü yarışmadan ödülle döndü, buna sevindim şahsen. En iyi film ödülünün Kar Korsanları gibi samimi bir ilk filme gitmesine çok sevindim örneğin. Abluka zaten yeterince konuşuluyor ve yurtiçi yurtdışı ödüllerle taçlandırılıyor. Oyunculuklar gerçekten başarılı ve konu itibariyle de politik gündeme denk gelmiş olması açısından, temiz yönetmenliğiyle önemli bir film fakat şahsen favori filmim değil. İzlediğim filmlerden Yarım’ın ekibiyle uzun uzadıya bir röportaj yapma fırsatım oldu, röportajdan bir gece sonra da ödüllerde hem Kemal Sunal Halk Ödülü’nü hem de Jüri Özel Ödülü’nü almış olduklarını öğrendik. Özellikle halk ödülünü almış olmaktan çok mutlu olduklarına eminim ekibin. Film Diyarbakır’da yaşayan 15 yaşındaki bir kızın Muğla’da yaşayan zeka özürlü bir kişiyle evlendirilmesi ve bu ehliyetsiz iki kişinin kurban oluşlarını çok naif ve hafif bir biçimde anlatan, başarılı bir yapım.  Çağıl Nurhak Aydoğdu Kılıç’ın ilk uzun metrajı.

Filmde önce Fidan rolünde izlediğimiz, gösterdiği performansla ve yeşil gözleriyle bizi büyüleyen Ece Tatay’a  Kültür Mafyası için sorularımı yönelttim.

Ece kaç yaşındasın, Nerede yaşıyorsun, okula gidiyor musun, kendini tanıtır mısın bize?

15 yaşındayım. Diyarbakırlıyım, hala orada yaşıyorum. Sinemaya gitmeyi, kitap okumayı çok seviyorum. Ailemle vakit geçirmeyi seviyorum. Lise’ye başladım.

Kaç kardeşsiniz?

Biz üç kardeşiz. Erkek kardeşim ve ablam var, ben ortancayım.

Erkek kardeşinin de Yarım filminde rolü var değil mi?

Evet, kardeşimle birlikte oynadık.

Sanırım sanatla ilgili birisin, sinemaya gitmeyi sevdiğini söyledin. Aklında bu sanatla ilgili birşeyler yapmak var mıydı? Bu ilk deneyimin herhalde?

Aslında Hükümet Kadın filminde küçük bir rolüm var.

Nasıl gelişti peki bu deneyim?

Sultan dizisinde arkadaşım vardı, onu izlemeye gitmiştik, beni görmüşler, Hükümet Kadın’ın ajansına çağırdılar, deneme çekimi yapalım dediler. Ama hiçbir ajansa başvuru yapmadım, ismim yok. Sonra aradan zaman geçti. Çağıl ablalar çekim yapmaya Diyarbakır’a gelmişler. Tanıştık, beni çok beğenmişti, hikayesindeki karakter Fidan’ın ben olduğumu düşünmüş hemen.

Sonra hikayeyi mi anlattı sana, hemen senaryoyu mu okuttu, nasıl gelişti?

Bu görüşmeden sonra filmin mekanlarıyla ilgili bazı değişiklikler olmuş, bir üç ay girdi araya, o arada hikayeyi anlattılar. O an etkilendim, güzel buldum ama senaryoyu okuyunca çok daha fazla heyecanlandım, hele oynayınca daha da arttı ilgim.

Oyunculukla ilgili nasıl çalıştınız?

Açıkçası abla kardeş gibi çalıştık, yönetmen oyuncu gibi çalışmadık, eğleniyorduk.

Seni rahatlatıyordu herhalde.

Evet çok şanslıyım bu konuda.

Çekimler ne kadar sürdü?

Bir ay Muğla’da da çektik, bir hafta da Malatya’da çektik.

Başrol olarak ilk deneyimin. Zor bir karakteri canlandırıyorsun. Ağladığın, etkileyici sahneler var. Bu zor sahnelerle sen nasıl başettin.

O ağladığım sahnelerde ben gerçekten ağladım. Gerçek annemi kaybetmişim gibi düşünerek ağladım mesela. Hatta ben ağlayınca tüm ekip dayanamayıp ağlamıştı. Annemi özlemiştim bir yandan, o yüzden kendime zor geldim o ağlamada, tamam annenle görüştüreceğiz diye beni sakinleştirdiler. Sonraki sandal sahnesinde de gerçekten ağladım çünkü çok korktum.

Serhat’la çalışmak nasıldı, çünkü bütün hikayeyi ikiniz götürüyorsunuz, sürekli bir alışveriş var aranızda oyunculuk olarak filmde, nasıl bir deneyimdi?

Serhat abiyle çalışmak çok keyifliydi, bir kere daha olsa yine çalışırım onunla, Fidan’la Salih’in arkadaşlığı gibi biz de gerçekten arkadaş olduk ve çok eğlendik.

Aklında set anıları varsa paylaşır mısın?

Hortumla su savaşı yaptıkları sahnede Hülya ablayı aslında ıslatmayacaktık yani senaryoda yoktu, onun haberi yoktu.

(Kahkahalar)

O anki tüm tepkileri gerçekti yani.

Evet kesinlikle. Çok zevkliydi.

Daha önce gitmediğin yerler gördün herhalde bu film sayesinde değil mi?

Evet, daha önce İstanbul’a da hiç gitmemiştim. İnsan kendi memleketinden uzak kalınca aslında çok kötü oluyor. Ama beğendim, İstanbul yaşamak için olmasa da gezmek için güzel bir şehir bence. Muğla çok güzeldi özellikle. Yemyeşildi. İnsanları da çok sevdim.

Oyunculukta en önemli şeylerden biri utanma duygusunu yenmektir. Senin rolün de bu anlamda zorlayıcıydı. Neler söylemek istersin?

Ben senaryoyu okuduğumda bundan dolayı pek istememiştim aslında. Ama sonra kamera karşısında çok rahat olduğumu farkettim. Hiç utanmadım. Mesela kameraya bakıp gülebilirsiniz, ben kamerayı unuttum resmen ve hiç gülesim gelmedi.

Ekibin geri kalanıyla yaptığım röportajın devamı için tıklayın.