Aşkın Halleri

Başlamadan önce not: Bu yazı, filme dair bazı “sürprizbozan”lar içermektedir.

Aşkın Halleri haftasında dört film vardı vizyonda, o Çarşamba vizyona giren Harry Potter’ı da sayarsak, beş. Harry Potter dışındaki hiçbir film de Hollywood yapımı değil, yönetmenleri tanınmış filmler de değil çok fazla. Dolayısıyla bu sıcak yaz günlerinde ne kadar şansları var bilmiyorum ama bizim de işimiz zaten bu filmleri size anlatmak ve karar vermenizi kolaylaştırmak değil mi?

Aşkın Halleri
olarak Türkçe isimlendirilmiş bu film, genç ve deli dolu bir kız ile orta yaşlı ciddi görünümlü bir adamın, bize – kameraya doğru – çocukluklarını anlatarak başlıyor. Hatta anlatmakla kalmıyorlar, çocukluklarına giderek, o sahnenin içine girerek, kendi yaşadıkları dramları, ailelerinin yaptıkları hataları hicvediyorlar. Daha sonra bu iki karakteri ayrı ayrı hayatlarında izlemeye başlıyoruz ve acaba bu ikisinin yolu mu kesişecek, yoksa yönetmen genel anlamda bazı hayatlara mı uzatacak kamerayı ve bize birşeyler anlatmaya çalışacak diye düşüneduralım, evet, hızla yolları kesişiyor bu karakterlerin. Oysa ki başta pek de ihtimal vermiyoruz çünkü hem karakter olarak tamamen zıt hem de yaş olarak uyumsuz iki kişiden bahsediyoruz.
Gerçekten de zıt gibi; babası Cezayirli annesi hippi bir Fransız olan Baya, deli diyebileceğimiz kadar özgür ruhlu ve politik görüşleri için aklına eseni yapabilen bir genç kadınken, Fransa’da, bizde “Ali Yılmaz” adıyla özdeşleştirebileceğimiz bir ismi olan Arthur Martin, gayet sıradan, içine kapanık, ciddi, apolitik ve Yahudi olduğunu saklayan bir veterinerdir. Böylesine iki uçlarda karakter bir araya gelir, bir de birbirlerine aşık olurlarsa ne olur? Kıyamet kopmaz ama fırtınalı olaylar yaşanır elbette.
Filmin türü nedir derseniz, “politik komedi” diye bir tür varmış gibi yapmak ve filmi böyle yaftalamak isterim çünkü bir romantik komediden beklenmeyecek kadar ciddi konuları masaya yatıran ama politik, sosyolojik konuları komediyle harmanlamaya çalışan bir filmle karşı karşıyayız. İçinde romantizm de, cinsellik de var ama filmin ağır tarafını bu öğeler oluşturmuyor… Ama aslında film yer yer çok da komik… Tamam, demek istediğim, sanırım filmin bir sorunu var; cesur söylemler içeren, Arap-Yahudi ilişkilerini, ırksal kimlik çatışmalarını ve her gün düşünüp tartıştığımız, birebir içinde olduğumuz bu tip toplumsal ve küresel konulara değinen bu film, sanki kimliğini tam bulamamış gibi. Karşımızda, “ben çok komiğim ama aynı zamanda da çok zekiyim” diyen ve bunların altını çizme şeklinden dolayı ciddiye alın(a)mayan bir kişi var sanki.
Senarist Baya Kasmi, yönetmen Michel Leclerc’le filmin başlangıcındaki iki karakterin tanışmasına benzer bir şekilde tanışmış. Filmin bazı yerlerinin otobiyografik olduğunu söylüyor bu noktada. Birlikte, söyleyecek sözlerinin var olduğunu ama bunu komediyle söylemenin – bunun Fransız bir deyim olduğunu düşünüyorum – “içine düşmeden göbek deliği hakkında konuşabilmek” olduğunu söylüyor röportajlarda.
Yönetmen Michel Leclerc ise tipik komedi kamera açılarından kurtulmak istediğini ve komediden beklenen daha birçok etkiyi terk ederek bu filme yaklaştığını, örneğin kişilerin varolduğu bazı sahneleri aşırı ışıklandırmamak için daha geniş planlar tercih ettiğini anlatıyor kimi söyleşilerinde. Karakterlerin çocukluklarına döndükleri sahnelerde ise tipik Woody Allen stili olduğunu söylemek gerek ve oldukça zeki esprilerle bezenmiş sahnelerin seyirciyi yakalayacağı muhakkak. Fakat filmin, İngilizce tabirle “so what?” bir havası var. Biraz politika, biraz espri, biraz ciddiyet, biraz cinsellik, ama sonuç ne? Belli değil. Kendini izletir, ama düşündürmez bir film.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s