Aşkın Renkleri

Audrey Tautou deyince hep bir ağızdan “Amelieee” diye bağırasımız var, öyle değil mi? Halbuki aradan nereden baksanız 10 sene ve birkaç Audrey Tautou’lu film geçti. Bir Jean-Pierre Jeunet filmi olan Amelie (Le Fabuleux destin d’Amélie Poulain), modern Paris hayatını kartpostallaşırarak hicveden, farklı ve hoş bir filmdi ve aldığı bir çok ödülle de adından epey sözettirmişti. Filmdeki “Amelie Poulain” karakteri de Tautou’ya yapışıp kaldı kısacası.

Bir romantik komedi diyebileceğimiz Aşkın Renkleri (La Délicatesse)nde yaşça daha olgun bir Tautou ile karşı karşıyayız, hem yılların doğal getirisi hem de rolün gereğiyle. Burada Nathalie’ye can veren Tautou, başarılı bir iş kadınıdır, yönetici pozisyonundadır. Fakat tipinin bir getirisi olarak kendisini filminde oynatmak isteyen tüm yönetmenlerin bilinçli tercihi olan Tautou, ne kadar büyüse de, içindeki muzır, hafif çılgın ve fazla doğal çocuk, gözlerinden hiçbir zaman gitmeyecek gibi görünmekte… Dolayısıyla filmimizdeki Nathalie de, evet olgun, hatta evli bir genç kadındır ama bir o kadar çocuksu, bir o kadar naif, doğal ve sempatiktir.

David Foenkinos’un tüm dünyada çok satan romanını, kardeşi Stéphane Foenkinosile birlikte yönetmen koltuğuna oturarak sinemalaştırma fikrinin sonucu olan filmin konusu ise kısaca şu: Nathalie hayatının aşkıyla tanışarak harika, imrenilen bir evlilik yapar. Fakat kocasının bir kazada ölmesiyle hayatı altüst olur. Kocasına duyduğu aşkı içine gömen Nathalie, hislerini gösteremeyen, asosyal ve işkolik birine dönüşür. Bir gün hiç hesapta yokken kendini çalışma arkadaşlarından biri olan Markus’la öpüşürken bulur. Kimsenin çekici diyemeyeceği, dahası silik bir tip olan Markus’la karizmatik Nathalie’nin nasıl bir geleceği olabilir ki?

Nathalie karakterini ister istemez “Amelie Poulain” karakteriyle kıyaslama ihtiyacı duyuyorum çünkü gerçekten de benzeşen noktalar var. Benzeşen en önemli nokta aslında iki genç kadının da karakterlerinin en önemli özellikleri. İkisi de doğallıklarıyla marjinaller. Açmak gerekirse, ikisi de öyle doğal davranıyor ve öyle basit şeylerden hoşlanıyorlar ki, meşhur düşünür Osho’nun da savunduğu gibi, öyle sıradanlar ki, bu yönleriyle olağandışılar. Bu yüzden de dikkat çeken, beğenilen, arzulanan insanlar. Filme dönersek Nathalie, işyerinde saygı duyulan, hafif çekinilen, hayran olunan biri. Hatta aşık olunan biri. Patronu ona körkütük ve açık açık aşık. Halbuki Nathalie, açık saçık giyinen, kadınsı ve gösterişli biri değil, tam aksine, oldukça sade. İşte bu sadeliği herkesi çeken özelliği oluyor ve eşini kaybetse de, tuttuğu yasın bile onu çekici kıldığı konuşuluyor arkasından.

Film yer yer epey güldürüyor, mizahi yönü baskın. Ölüm, yas gibi konuları bile oldukça hafif geçmiş, duygu sömürüsü yapmayan bir film. Teknik yönden de keyifli yanları var, sahne geçişlerinde kimi yerlerde değişik kurgu teknikleri kullanılmış, örneğin Nathalie, sevgilisiyle gündelik kıyafetlerle eleleyken birden kamera etraflarında döner ve artık gelin/damat olmuşlardır. Filmin sonlarına doğru, Nathalie’nin çocukluğunun geçtiği bahçede onun tüm çocukluk hallerini aynı bahçede koşturma fikri gibi kimi detaylar oldukça keyifli bir izlenceye dönüştürüyor filmi. Ve gene Amelie’de olduğu gibi, başarılı bir soundtrack albüm bizi bekliyor sanki!

Şu ılık bahar aylarında gevşeyen gönül yaylarınızı da alıp gidin bu filme ve yüzünüzde tuhaf bir gülümsemeyle çıkın salonlardan derim….

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s