Moonrise Kingdom

En güzel ve en yakışıklının birlikte olduğu, en iyinin ve en masumun kazandığı, gerçek olmayan masallar izlemekten ve dinlemekten bıkanlar için, sahici masallar anlatıyor Wes Anderson. Masal ama, onu baştan söyleyelim. Anlattığı gerçek, çizdiği masal diyelim. Bir masal ev çiziyor örneğin, içine gerçekleri koyuyor demek en doğrusu olacak belki de…

Çiziyor diyorum ama Moonrise Kingdom bir animasyon da değil ki? Ama olabilirmiş de sanki. Aklıma Mary ve Max (Mary and Max)’i getiriyor bu film. Mary ve Max, alkolik bir annesi olan sekiz yaşında bir kızla hiç arkadaşı olmayan orta yaşlarda bir adamın mektup arkadaşlığı öyküsünü animasyon ile anlatan, oldukça gerçekçi bir masal filmdi. Sevgiyi, dostluğu, güveni anlatan, fakat hafif kara ve hüzünlü de bir hikayeydi. Moonrise Kingdom ise, çok benzer konuları, içimizi ay gibi,güneş gibi aydınlatarak anlatmayı tercih etmiş bir hikaye. Üstelik, tüm Anderson filmleri gibi,oldukça matrak.

Wes Anderson, içindeki çocuğu yaşatan biri. Hayalinde canlandırabildiklerini, yaratıcılığını beyazperdeye aktarmakta usta bir yönetmen. Üstelik kendine has bir mizah anlayışı var filmlerinin. Filmlerinin her bir karesine imzasını atabilen nadir yönetmenlerden, her filminde belirli bir estetik anlayış var, görmezden gelemeyeceğiniz bir simetri var. Müziklerin inanılmaz başarılı kullanımı var. Bu kez de farklı değil. Bu kez karşımızda aynı donelerle fakat dünyaya çocukların penceresinden bakan bir film var. Hatta, basın toplantısında Bruce Willis’in de dediği gibi, film gösteriyor ki büyükler çuvallamış vaziyette, çocuklar ise tutkularıyla, sevgileriyle, cesaret ve doğallıklarıyla, dünyayı değiştirecek güce sahipler aslında.

Film 1965 yazında, 12 yaşlarındaki Suzy’nin üç erkek kardeşiyle birlikte yaşadığı evin içinde açılıyor. Suzy’nin boynundan çıkartmadığı dürbünüyle dışarıya bakmasıyla biz de “zoom-out” vaziyette dışarı çıkıyoruz ve evin konumlandığı yeri görüyoruz. Anderson filmin bu ilk sahnelerinde kullandığı uzun kaydırma planlarıyla, hızlı zoom-in, zoom-out’larıyla, düz ve sert çizgi ve açılarla, biz izleyicilere Suzy’nin evindeki sıkıntılı durumu hissettirebiliyor. Sorunlu bir ailesi var Suzy’nin ve Suzy akıllı, meraklı bir kız. Dürbünüyle gözlemliyor her şeyi ve daha ilk dakikalardan, bakışlarından belli, bu gidişata bir dur diyecek besbelli…

Evin konumlandığı yer demiştik, ABD’nin kuzeydoğusundaki New England’ın sadece bir feribotla ulaşılabilen adalarından birinde geçen film, önce bize Suzy’nin yaşadığı evi, sonrada bu eve yakın bir yerlerde kurulmuş olan izci kampını tanıtıyor. Edward Norton’u izcilerin başı olan, iyi niyetli ama hafif saf bir rolde izliyoruz. Bölgenin şerifi ise Bruce Willis tarafından canlandırılan Kaptan Sharp. Kamptaki çocuklardan biri olan becerikli Sam kayıptır ve izcibaşı tüm çocukları ve şerifi Sam’i bulmaları için seferber eder. Aslında Sam izci çocukların hiçbiri tarafından sevilmeyen bir karakterdir. Kaybolduktan sonra yetim olduğu öğrenilen Sam’i evlat edinen aile de artık onu istemediğine dair bir mektup gönderir. Sam ise daha önce uzun uzun mektuplaştığı dert ortağı Suzy ile kaçmıştır, iki küçük ve mutsuz çocuk, mutluluğu birlikte vakit geçirmekte bulmuşlardır, onlar birbirlerine aşık olmuştur. Artık ailelerini de izciliği de istememektedirler, sadece birlikte olmak ve evlenmek istemektedirler. Yakalanmaları çok uzun sürmeyecektir ama onlar büyükler gibi hemen pes etmezler, bu yüzden de yaşadıkları macera heyecanlı ve komik bir şekilde devam eder.

Sam de Suzy de çok yakışıklı ve güzel değiller. Becerikliler ama mükemmelleştirilmemişler. Çok iyi kalpli oldukları da söylenemez, benciller ve hatta yer yer şiddete eğilimliler. Ama bu onların aşk hikayesi ve bu da bu masal dünyada yaşanan herşeyi daha sahici kılıyor. Filmde 12 yaşlarındaki bu iki çocuk, ilk kez öpüşüyorlar, hatta birbirlerine dokunuyorlar, cinselliği birlikte keşfediyorlar. Cannes’daki basın toplantısında, “bu durumlardan tepki toplarım diye korkmadınız mı?” şeklinde gelen soruya yönetmen kısa ve öz olarak filmi oturttuğu yerin tam da bu olduğunu, korkacak bir şey olmadığını söyleyerek konuyu kapattı. Ben eminim çok tartışılacaktır, bu iki çocuğun böyle rollerde oynamaları ne kadar doğru gibi ahlaki yönden eleştiriler çıkacaktır. Varsın, çıksın…

Filmin hikayesiyle ilgili daha fazla bilgi vermek istemiyorum, ama şunu söylemek lazım ki Wes Anderson kendine ait bir dünya yaratmakta ve bunu da izleyiciyi bu dünyadan yabancı hissettirmeyerek, aksine herkesi kendi dünyasına çekmeyi başararak film yapmakta ciddi bir usta. 1965 yılında geçen bir öykü olduğundan dekor ve kostümler, pastel renkler, filmin dokusu, müzikler, herşey “eski” kokuyor ve o kadar güzel ki, hepimizin özlediği o nostaljik hava var filmin her bir karesinde. Van Gogh sarısı duvarlar ve valizler, giyim kuşam, gene her şeyiyle bire bir ilgilenmiş Anderson. Cannes açılışına yakıştı doğrusu… Bir “kendini iyihisset” filmi için fazla ciddiye alınası…

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s