Çarpık Evdeki Cesetler/Crooked House

Ben ortaokuldayken Nezih Kitabevi’nden düzenli olarak aldığım, yenisi basılmış mı, çıkmış mı diye yokladığım renk renk kitaplar vardı. Evet renk renk. Agatha Christie romanlarıydı bunlar, her biri farklı göz alıcı renklerde olurdu kapaklarının, Altın Kitaplar basardı. Çocukluğumdan beri düşkünüm, gizeme, polisiye hikayelere, hafif dozda gerilime. Sular gibi okurdum o kitapları, katili tahmin edememek, o şaşkınlığı yaşamak müthiş bir haz verirdi, eh, bazen de tahmin ederdim elbet.
Çarpık Evdeki Cesetler en sevdiğim romanlarından biriydi Christie’nin ve katili tahmin edemediğimi, müthiş bir şaşkınlıkla kalakaldığımı çok iyi hatırlıyorum sonunda; aradan yirmi seneden fazla zaman geçmiş olsa da.

Christie okumalarım çok geride kaldı, yerini Dean R. Koontz almıştı bir süre, bir süre Stephen King, V.C Andrews, Sir Arthur Conan Doyle, daha yakın zamanda John Fowles, Dan Brown derken, türe dair son zamanlarda neredeyse hiç kitap okumadığımı fark ettim. Ve hatta özlediğimi… Çarpık Evdeki Cesetler’in sinema uyarlaması haberi bu sebeple de beni çok heyecanlandırdı. Kadıköy Sineması’nın yenilenmiş güzel salonunda bu gizemli filmi izlemek keyifliydi doğrusu.

Kişisel hikayemden filme gelirsek, film romandaki hikayeye sadık kalarak büyükbabalarının şaibeli bir şekilde ölümünün ardından, durumu aydınlığa kavuşturmak isteyen varlıklı Leonides ailesinin başarılı dedektif Charles Hayward’dan yardım istemesine ve o muhteşem malikanede katil kim oyunu oynanan anlara odaklanıyor.

Yönetmen Gilles Paquet-Brenner oldukça tanıdık bir polisiye film atmosferi çizerek, Christie’nin romanına da sadık kalarak, neredeyse hiç risk almamış diyebiliriz. Bu olumsuz bir eleştiri sayılmaz, zira bu tarz katil kim oyunu oynanan, sorgulamaların sürekli kafaları karıştırdığı polisiyeleri izlemekten keyif alanlar için oldukça olgun ve başarılı sinematografisiyle, formülüne uygun, başarılı bir yapım var karşımızda. Glenn Close, Terence Stamp, Julian Sands, Gillian Anderson gibi isimleri de gerekli rollere oturtunca, izleyici olarak değmeyin keyfimize. Dev malikanenin heybeti, sanat yönetiminin başarısı, etkileyici atmosfer yaratımları… Diyaloglarda minik zeki mizah dokunuşları. Oldukça inandırıcı ve izlemesi keyifli bir “arıza aile” portresi.

Tüm bunlara baktığımızda karşımızda tertemiz, kılçıksız, pırıl pırıl bir polisiye uyarlama duruyor. Şahsen daha çok gerilmek, daha çok şaşırmak, tempo açısından daha çok yükselip düşmek isterdim bir seyirci olarak. Max Irons’u ise romandaki dedektif Charles karakterine pek yakıştıramadım ne yazık ki, sanki daha dediğim dedik, daha kararlı ve bilinçli bir tipleme görmeliydik, Irons’un canlandırdığı karakter arada haddini aşan cesur kararlar alsa da genel anlamda oradan oraya savrulan saftirik bir dedektif gibi görünmüş açıkçası.

Katili tahmin edememenin ve bunun sondaki şaşkınlığının hazzını ise siz yaşar mısınız bilemedim zira ben 25 sene öncesinden gelen bilgimle şaşırmadan izleyince, belki de tadı iyice kaçtı benim için. Haftanın şans verilmesi gereken, değerli yapımlarından.

Not: Makale, mynet sinema‘da yayınlanmıştır.

Enkaz, 10 Şubat’ta vizyonda!

 

Alpgiray Uğurlu ile 2013 yılında çektiği Uvertür filmi döneminde tanışmıştım. Antalya Film Festivali’nde izlediğim ve salondan değişik duygularla çıktığım bir film olmuştu. Yönetmen fikirlerimi sormuştu, ben de açıksözlülükle tüm duygularımı aktarmaya çalışmıştım. Filmin psikolojik yapısı, karanlık kısmı ilgimi çekmişti. Bir ilk filmin aksaklıklarını taşısa da, farklı ve dikkat çekici bir yapımdı. Yönetmenin ikinci filmi Enkaz’ı ise Nisan 2016’da bir basın gösteriminde izledim. Bu kez çok daha olgun bir sinema filmi vardı karşımda, ve çok daha etkileyici, izleyiciyi beyazperdeye kitleyen…

Başrollerinde televizyon ekranlarından tanıdığımız Akasya Aslıtürkmen ve Berke Üzrek’in rol aldığı ENKAZ 10 Şubat’ta vizyona giriyor.

Filmde, depremde betonların altında kalan Nisa enkazdan kendi çabasıyla kurtulmaya çalışıyor. Tek başına doğaya adapte olmaya çalışan Barış ise her gün kameraya bakarak yaptıklarını video günlüklerine anlatıyor. Enkaz altında kalan da, enkaz altından çıkan da telafisi olmayan hasarlara sahip aslında. Filmi izlemek kolay değil, oldukça klostrofobik anlar var. Özellikle Akasya Aslıtürkmen’i performansından dolayı kutluyorum, şahane bir iş çıkarmış, çok zor bir rolün altından muhteşem kalkmış. Mutlaka vizyonda izleyin.

The Accountant – Hesaplaşma

Ben Rotaract Kulübü üyesiyken (yaklaşık 15-20 sene önce) bir akşam  TODEV (Turkiye Otistiklere Destek ve Eğitim Vakfı) kurucuları konuk gelmiş ve bize otizmin ne olduğunu, daha çok da ne “olmadığını” anlatmışlardı. O zamana kadar otizmi sadece Rain Man’den biliyordum şöyle bir, ama o gün vakıf oldum duruma, hatta sonra TODEV üyesi de oldum, toplantılarına ve çeşitli etkinliklerine katılarak otistik çocukları olan ailelerle, onların o “dahi ve özel” çocuklarıyla tanışma, birlikte vakit geçirme şansını yakaladım. O dönem Rotaract dergimize “Hepimiz Otistiğiz” başlıklı bir yazı yazmış, otizmin bir hastalık değil,  bir özgünlük, bir özellik, bir farklılık olduğunu anlatmaya çalışmıştım dilim döndüğünce. Aslında hepimizin hayatında takıntı yaptığımız konular, bazı odak noktalarının eksikliği/fazlalığı, bazı empatik eksiklikler, sosyalliktan uzaklaşmak istediğimiz durumlar ve bu yaklaşımlarımızın bize getirileri/götürüleri oluyor. Bu yüzden otizm, gerçekten de araştırdıkça epey ilgi çekici bir konu olarak karşımıza çıkıyor ve hiçbirimize uzak değil.

Otizm bir sinema filminde uzun süredir karşıma çıkmıyordu. Açıkçası Hesaplaşma (The Accountant) isimli, afişinde elinde taramalı tüfek olan bir Ben Affleck olan bu filmde de otizmle karşılaşacağımı düşünmemiştim. Evet, Affleck’in büyük başarıyla canlandırdığı Christian, çocukluğundan itibaren otizmle mücadele etmiş bir karakter. Otizmi olmayan erkek kardeşi ise onun en iyi anlaşabildiği arkadaşı. Her otistik gibi Chris’in de sosyalleşme sorunları var. Doktorunun kızı, erkek kardeşinden sonraki ilk arkadaşı oluyor. Chris’in çocukluğundan küçük bir enstantane ile başlıyor film ve daha sonra büyümüş, iş güç sahibi olmuş Chris’i izliyoruz fakat flashback’lerle geri dönüp hayatındaki tüm başarı ve başarısızlıkların psikolojik nedenlerine vakıf oluyoruz. Psikolojik çözümlemeler çok sağlam, çocuk Chris’i oynayan oyuncu da, Ben Affleck de bu zor karakterin hakkını fazlasıyla vermişler. Otizm, aslında Chris’in süper gücü. Zira otizm, bir hastalık değil, farklı bir beyin yapısının sonuçları aslında. Sosyal ve duygusal anlamda zorluklar yaşamakla birlikte çoğunun sanat yönü kuvvetli oluyor, ayrıntıları görmede üstün yetenekleri oluyor, matematik konusunda dahi olabiliyorlar. Chris de sanattan hoşlanan bir matematik dehası. Annenin aileyi terk edişi, babanın ise çocuğunun “hassasiyeti” sebebiyle onu ve erkek kardeşini aşırı sert bir şekilde yetiştirişi sonucunda Chris aynı zamanda bir ölüm makinesi haline geliyor. Genelde dünyanın en tehlikeli suç organizasyonlarına muhasebecilik yaparak geçimini sağlıyor ve başı beladan kurtulmuyor. Eninde sonunda yasal bir müşteri almak durumunda kalsa da bir devlet teşkilatının milyon dolarlar akladığını fark eden muhasebe yardımcısı Dana ile birlikte başlarını daha büyük belalara sokuyorlar.

Filmde sadece Chris’in psikolojik çözümlemelerine giriyor değiliz.  Ayrı bir filme konu olabilecek kadar derin bir geçmişi olan kardeşi Brax’in (Jon Bernthal), Hazine Bakanlığı’nın Suç Yürütme Birimi başkanı Ray King’in (J.K. Simmons) ,  başkanın yardımcısı Marybeth Medina’nın hikayeleri de minik flashback’lerle anlatılıyor bize. Bu, seyirciye bilgi verme açısından olumlu olarak görülse de açıkçası filmi epey uzatıyor ve bazen konudan saptırıyor, adeta bir HBO dizisi izliyormuşuz da bir sonraki bölümde bu karakterlerden birinin hikayesine daha yakından odaklanacakmışız gibi hissediyoruz ama bu bir sinema filmi. Gavin O’Connor, Bill Dubuque’un yazdığı bu derin ve verimli hikayeyi “non-lineer” bir kurguyla anlatmalara doyamamış anlaşılan.

Aksiyon sahneleri oldukça başarılı, The Warrior ile bildiğimiz yönetmen Gavin O’Connor yönetmenlik/ sinematografi anlamında beklentileri boşa çıkarmıyor. Fakat film, hikayesinin derin psikolojik altyapısına ayırdığı zaman doğrultusunda çok da alışık olduğumuz aksiyon/gerilim filmlerinin temposunda değil. Bu anlamda, yorucu ve gereksiz bölümler içeriyor doğrusu. Öte yandan içi boş bir aksiyon filmi izlemeyeceğinizden, gerçek hayattan, kostümsüz bir süper kahraman izleyeceğinizden de emin olabilirsiniz.

Not: Yazı populersinema.com sitesinde yayınlanmıştır.

The Nice Guys / İyi Adamlar

Ryan Gosling ve Russell Crowe gibi iki ismin başrolde olduğunu duyar duymaz zaten The Nice Guys/İyi Adamlar’ı izlemek istemeniz olası fakat filmin yönetmeni de az bir bahane olmasa gerek bunun için: Shane Black. 1961 doğumlu Black, 1986 ve 1989 yapımı Lethal Weapon ve devam filminin senaristi olarak piyasada tanındı. 1987 yapımı Predator filminde rol aldı. Yine 1996’da Renny Harlin yönetmenliğindeki The Long Kiss Goodnight filminin senaryosunu yazdı. As Good as It Gets’te bir barmeni canlandırdı. Nihayet 2005’te Kiss Kiss, Bang Bang filmini hem yazıp hep yönetti. 2013’te değişik bir çıkış yaparak Iron Man 3 projesini üstlendi, serinin bu bölümünü kendisi yazıp yönetti. Genel tabloya baktığımızda içinde kara mizah öğeleri bulunduran gerilim ve suç türünde filmlerle haşır neşir, on parmağında on marifet bir senarist/yönetmen. Dördüncü uzun metraj filmi ise yine elbette kendisinin yazdığı The Nice Guys/İyi Adamlar.

Los Angeles’ta geçiyor hikayemiz, hem de  1970’li yılların sonunda. Başrollerde izlediğimiz iki adamı farklı sahnelerde enteresan dedektiflik başarısızlıkları içinde izliyoruz önce. Ryan Gosling değişik bir aktör. Genel geçer bir yakışıklılığı olmamasına rağmen belirli bir karizması olduğu bir gerçek ve genelde kadınlar tarafından da beğenilen bir oyuncu. Fakat yüzünün, bedeninin karakteristik özellikleri sonucu, kendisine jönlük kadar saflık, pısırıklık, çelimsizlik, beceriksizlik gibi özelliklere sahip roller de inanılmaz yakışıyor ve oyuncunun üzerine belirli bir karakter şablonu yapışmıyor. Murder by Numbers’da gerilimi sonuna kadar hissettirebilen genç adam da oydu, Lars and the Real Girl’deki içine kapanık, problemleri olan Lars da oydu,  Drive gibi bambaşka sularda yüzen bir filmin cool adamı da oydu, The Ides of March gibi politik ve cesur bir filmde başı belaya giren genç ve hırslı kampanya yardımcısı da oydu. Şimdi karşımızda şapşal bir dedektif var. Sarsak, umarsız, beceriksiz, silik bir tip gibi, özellikle başlarda çizilen tablo bu. Aslında içeride başka bir hikaye var, eşini kaybetmiş ve 12 yaşlarında bir kız çocuğu var. Travmaları çok. İşte karakter çözümlemesi yapmamıza imkan tanıyacak kadar içi doldurulmuş bir tipleme çizmesiyle Black de Gosling de farklarını konuşturuyorlar. Dedektif March’ın bu sarsaklığı ve beceriksizliğinin önündeki umursamazlık perdesini aralayıp içerideki hikayeyi gördüğümüzde, karşımızda hatalarıyla güçlü yanlarıyla kanlı canlı bir insan duruyor.

Russel Crowe’un canlandırdığı dedektif Healy de az beceriksiz değil. Ama o March’a nazaran daha görmüş geçirmiş, olgun, kötü giden olaylara rağmen soğukkanlılığını koruyabilen ve son raddede de olsa olayları derleyip toparlayabilen bir adam. Maskülenliği de March’a göre daha önde. Fakat Healy karakteri March kadar üç boyutlu çizilmemiş sanki, ya da bir şekilde Crowe bu role yakışmamış, bir yavanlık var bu işte doğrusu.

Bu iki “budala dedektif”, kayıp bir kızın izini ayrı ayrı sürerken bir porno yıldızının öldürülmesiyle kendilerini içinden çıkılması zor bir kaosun içinde buluyorlar ve birlik olmak durumunda kalıyorlar. Bu birlikten elbette kuvvet doğuyor, iki erkeğin arkadaşlığı üzerinden bir hikaye de örülmeye başlıyor elbette.

Az da olsa Kim Basinger’ı görüyoruz filmde. Aslında kilit bir rolü var ama fazla diyalog yazılmamış. Biraz da iyi olmuş zira şahsen büyük hayal kırıklığı yaşadım. 62 yaşındaki güzel oyuncu, yaptırdığı botokslar yüzünden mimiksiz bir oyuncak bebeğe dönüşmüş. Nerede 1989 Batman’deki Kim Basinger, nerede bu son hali… Belki çok eskiye gittim, 2013’e kadar yer aldığı tüm filmlerinde güzelliğinin yanısıra jest ve mimikleriyle aklımıza kazınan Basinger, bir süredir estetikli haliyle karşımıza çıkıyordu. Bu filmin ise en yapay karakteriydi. Bunda tek suç botokslarda mı, ona da siz karar verin.

Filmin en başarılı karakteri ise March’ın 10 yaşındaki kızı Holly. Avustralyalı oyuncu Angourie Rice, yönetmen ve yazar bir anne babanın kızı olmanın bütün avantajlarını içine çekmiş olsa gerek. 2009’dan beri çeşitli kısa filmlerde yer aldıktan sonra 2014 yapımı uzun metraj These Final Hours filminde de hatırı sayılır bir rol kapmış. Holly filmde vicdanı temsil eden, önemli bir karakter ve 14 yaşındaki küçük kız bu karaktere resmen can vermiş, kan vermiş. Umarım onu yeni projelerde görmeye devam ederiz, büyük bir yetenek.

Yönetmenin 1970’leri resmederken tercih ettiği Retro dokusu, renkler,  yarattığı atmosferler filmi en eğlenceli kılan kısım. Epey uzun süren ev partisi sahnesi sırf renkliliğiyle bile göz boyuyor, kaldı ki aksiyon da, mizah da o sahnelerde dorukta. Mizah demişken, filmin senaristinin, özellikle senaryo konusunda deneyimli ve iddialı bir isim olduğunu bilmesem, birden fazla kişinin elinden mi çıkmış diye sorabilirdim zira filmdeki mizah öğesi yer yer çok zekice işlenmişken yer yer olabildiğince sığ ve anlamsız bir hale dönüşebiliyor. Filmde mizahi diyaloglara baktığımızda, bu konudaki dengenin çok iyi sağlanamamış olduğunu düşünüyorum. İyi Adamlar, döneme ait hava kirliliği protestosu, porno sektöründeki kumpaslar ve benzeri dönemsel sosyolojik meselelere de yer verilmiş bir yapım, zaten boş bir komedi filmi izlediğimizi söyleyemeyiz eleştirileri, alt metinleri olan bir hikaye aslında. Fakat öte yandan filmin esas konusuyla iç içe geçmemiş gibi bu döneme ait eleştiriler ve sosyolojik durumlar, adeta takvimde işaretler gibi, o dönemde bunlar da konuşuluyordu, sorunlar arasında bunlar da vardı demek için konmuş… Sanki senaryoya çok iyi yedirilememiş, içleri boş kalmış. Zira, ee, ne demek istiyorsun diye sorduğumuzda filmin vermek istediği mesajlar yine iyi insan kötü insan, vicdanlı olmak, kazanan kaybeden çerçevesinden pek de ileriye gidemiyor ne yazık ki.

Dönem itibariyle yapımda kullanılan müzikler de çok eğlenceli, 70’lerin, 80’lerin sevdiğimiz parçalarını dinliyoruz, soundtrack albümü sağlam olacaktır. Aksaklıklarıyla da olsa haftanın güçlü filmlerinden, iyi vakit geçireceğinizle ilgili pek bir şüpheniz olmasın.

Not: Bu yazı filmin vizyon haftasında populersinema.com’da yayınlanmıştır.

Eye In The Sky / Ölüm Emri

2008’de izlediğimiz Yargısız İnfaz adlı filmin yönetmeni Gavin Hood, yine bir politik gerilimle karşımızda. Yargısız İnfaz 11 Eylül olayından sonra çıkartılan sert anti-terör yasaları bünyesinde, tüm şüphelileri dava açmadan direkt sorgulamayı onaylayan “rendition” uygulamasını odağına alıyordu ve terör sonrası işleyen sistemin öngörülmeyen kısımlarına ışık tutmaya çalışıyordu. Ölüm Emri’nde de bir grup teröristin intihar eylemi planlarını uzaktan takip ederek durdurmaya ve olaya müdahale ederek teröristlerden birini “ölü ele geçirme” sonucuna giden Albay Powell’ın soğukkanlılığını ve bu operasyonun detaylarının saniye saniye nasıl işleyeceğine karar vermek durumunda kalan avukatlar ve politikacıları izletiyor bize.

Hem dünyada hem ülkemizde güncel hayatımızın bir parçası haline gelmiş olan terörün beyazperdede doğru şekilde yerini bulması önemli. Ölüm Emri’nde sinek şeklindeki bir uçan kamera, intihar eyleminin planlandığı eve girerek tüm olan biteni politikacılara, askerlere, yetkili tüm kişilere izletirken aslında bu film de bizim için küçük ve akıllı bir sinek vazifesi görüyor. Biz de filmin içindeki yetkililer gibi oturduğumuz koltuklarda, gözümüz beyazperdede, Kenya’da kurulmuş bir pazarı ve etrafındaki evleri adeta bir satranç tahtası gibi izliyoruz. Satranç tahtasının üstündeki piyonların hareketlerini izleyip, bombayı istediği yere yerleştirmek suretiyle intihar eylemini durdururken teröristi öldürmek suretiyle mekanı bombalamak, bu bombalamadan kaynaklanacak zaiyatın yüzde kaç olacağını hesaplamakla görevli tüm yetkililer, özgür iradesi ve tüm masumiyetiyle o satranç piyonlarının arasından geçip ekmek satmaya çalışan 8-10 yaşlarındaki küçük kızın varlığıyla ne yapacaklarını şaşırıyorlar. Saniye saniye değişen kararlar, sürekli birbirine danışan yetkililer, dünyanın bir ucundan diğer ucuna açılan telefonlar bu denli soğuk, ciddi ve önemli bir meseleye neredeyse sinir bozucu bir mizah katıyor. Evde savaş oyunu oynar ve stratejileri arkadaşlarla tartışır gibi verilen kararlar, yeni dünya savaşlarının geldiği son noktayla bir tuşa basılarak atılan bombalarla kopan kafaların kolların oradan oraya saçılması, maalesef şaka ya da abartı değil artık günümüzde.

Konu politikadan hukukun nasıl işlediğine, oradan ahlaki değerlere, insan yaşamının önemi ve önemsizliğine, verilen kararların sebep ve sonuçlarına, savaşın her türlü lanetine, masumiyetin hiçe sayılmasına kadar giderken, haklı kim haksız kim karışıyor.

Daha önce beyazperdede özellikle Kraliçe II. Elizabeth olarak izlediğimizde asil görüntüsüyle aklımızdan çıkmayan bir performans sergileyen Helen Mirren, Ölüm Emri’nde gözünü hırs bürümüş Albay Powell karakteriyle resmen oyunculuğunu konuşturuyor. Öldüğüne hala inanamadığım ve bu filmde var olmasına ayrıca sevindiğim Alan Rickman da korgeneral Frank Benson rolünde çok başarılı. 

Ahlaki sorularını sorarken kimi yerde kör gözüm parmağına bir üslup tercih edilmişse de genel portrede oldukça etkileyici ve yerinde bir senaryoya sahip Ölüm Emri. Senaryo Guy Hibbert’a ait. Bomba patlama sahneleri oldukça gerçekçi, soğuk ve acımasız. Gavin Hood’un yönetmenlik anlamında daha görünür olduğu bir filmle karşı karşıya olduğumuzu düşünüyorum.  Haftanın en önemli filmi diyebileceğimiz Ölüm Emri, gerilimini, tansiyonunu bir saniye bile düşürmeyen, izleyiciyi hem heyecanlandırmaktan, hem de sarsmaktan çekinmeyen bir yapım.

Not: Yazı, filmin vizyon haftasında http://www.populersinema.com sitesinde yayınlanmıştır