Toni Erdmann

Alman kadın yönetmen Maren Ade’nin üçüncü uzun metraj yönetmenlik denemesi Toni Erdmann.  Filmin en kuvvetli gücü olan senaryosu da kendisine ait. Peter Simonischek’in canlandırdığı Winfried Conradi, filme adını veren Toni Erdmann diye bir karakter yaratarak, sürekli cebinde taşıdığı takma çarpık dişleri takıp, arada bu imajını perukla da besleyerek yaptığı şakalarla, gündelik yaşamdaki sıkıntıların üstesinden gelmekte olan yaşlıca bir adam. Köpeğiyle Almanya’da yaşıyor, yalnız. Daha sonra aslında 30’lu yaşlarında bir kızı olduğunu öğreniyoruz.  Winfried’i, eski eşinin evinde işkolik kızı Ines’in (Sandra Hüller) doğumgününün erken kutlandığı bir günü takip ederken baba kızın aralarında belli belirsiz bir mesafe olduğunu fark ediyoruz.

İşkolik Ines artık Bükreş’te yaşamaktadır. Babası o günden sonra kızına sürpriz bir ziyarette bulunur. Bu ziyarette yaşananlar baba kızın ilişkilerini ve birbirlerine olan tezatlıklarını daha net hissetmemizi sağlıyor. Filmde hiç yeri olmasa da Ines’in çocukluğunda babasından yeterince sevgi görmediğini ve bir şekilde mükemmeliyetçi yetiştirildiğini hissediyoruz. Yaş kemale erince de Ines bu sevgisizliği ve mükemmeliyetçiliği bastırabilmek için işkolik ve soğuk bir kadın olup çıkmıştır. Öyle işkolik ve soğuk ki, iş yerindeki seksist yaklaşımlara tepki bile vermeyecek kadar “sistem insanı” olmuş durumda Ines. Fakat içinde kopan fırtınalar da hissediliyor. Kadın erkek ilişkilerinde de, arkadaşlıklarında da, iş arkadaşlarıyla olan durumunda da hep bir sakatlık seziyoruz.  Ines adeta yaşıyor olmak için yaşıyor, sanki bazı şalterleri kapatmış, aşırı yoğun çalışarak günü öldürüyor ve ertesi güne yine bir robot olarak devam ediyor. Günümüz kapitalist düzeninde, sokakta gördüğümüz üç kişiden biri aslında Ines ne yazık ki…

Kızının bastırdığı mutsuzluğu ve yalnızlığı fark eden, ve onun kadar mutsuz ve yalnız olsa da bunun çözümünü mizahta bulmuş olan baba, neredeyse rahatsız edici bir ısrarla kızının gerçeklerle yüzleşmesi, rahatlaması ve hayatını yaşaması için elinden geleni ardına koymuyor, sınırları aşıyor. Haydi Ines, diyorsunuz izlerken, babanın genlerinden sana hiç mi bir şey geçmedi, biraz rahatla!

Temelde bir baba kız ilişkisini ele alan bu trajikomik film, bir yandan kurumsal hayatın insanları nasıl da robotlaştırdığını bu denli yakın bir perspektiften anlatabilmesi adına çok değerli bir yapım. Uzun bir film ve diyaloglar çok bol fakat bir o kadar da zengin ve tatmin edici. Babanın da kızın da karakter çözümlemeleri çok derin ve oyunculuklar bu derinliği şahlandırmış.

Yönetmen Maren Ade, senaryoda yazarken Winfried’in Toni Erdmann oluşunu Amerikalı komedyen Andy Kaufmann’ın Toni Clifton karakterini üretmiş olmasından ilham alarak yazdığını söylüyor. Yönetmenin üçüncü uzun metrajı olan Toni Erdmann, bu sene Oscar yarışında en iyi yabancı dilde film adaylarından biri.

Yalnızlık, iletişimsizlik, aile bağları, birey olmak, toplumsal düzen, beklentiler, psikolojik bozukluklar ve yaşamla mücadele etme dürtüleri, biraz mizahın her şeyi ne denli değiştirebileceği üzerine komik, trajik, düşündüren, tatlı, değerli, çılgın, cesur bir film Toni Erdmann. 1976 doğumlu genç yönetmeni de takibe devam!

Not: Bu yazı popülersinema.com’da yayınlanmıştır.

“Mavi Bisiklet” Film Ekibi İle Röportaj

 

Mavi Bisiklet ekibiyle populersinema.com için söyleştim.

2016  Antalya Film Festivali’nde en iyi film ödülünü alan Mavi Bisiklet’in yönetmeni Ümit Köreken, başrol oyuncusu Selim Kaya ve senaryoyu eşiyle birlikte yazan, filmde de Selim’in annesini canlandıran, yapımcı olarak da filme katkı sağlayan Nursen Çetin Köreken ile filmin yolculuğunu Popüler Sinema sitesi için konuşmuştum.

M.Z: Selim, Mavi Bisiklet filminde başroldesin, nasıl oldu bu?

Selim: Ümit abi bizim köydeki okula geldi, filminde oynatmak için çocuklar arıyordu. Çocukların hayalinde genelde bir filmde oynamak vardır, benim de vardı ve ben katıldım seçmelere. Senaryoyu bilmeden çalışmalar yaptık, o çalışmalarda açıkçası ben başrol olacağımı hiç tahmin etmiyordum. Başrol olduğumu öğrendiğimde çok sevindim.

M.Z: Çalışmalarınız sürdü ve film bitti. Sonra filmin tamamını izledin mi?

Selim: Evet, ilk Berlin’de izledim.

M.Z: Ooo, Berlin’de izlemek harika bir deneyim olmalı.

Selim: Dilini anlamadığım birçok çocuk gelip benden imza istedi. Çok mutlu oldum.

M.Z: Filmi izlerken nasıl hissettin, kendini kocaman perdede izlemek nasıl bir duyguydu?

Selim: Evet, çok değişik bir duyguydu, heyecanlandım.

M.Z: Çekimler esnasında eğlendiniz mi, ya da zorluklar yaşadınız mı, anıların var mı çekim zamanlarıyla ilgili?

Selim: Evet, en çok zorlandığım zamanlar, mesela gözlük sahnesi var, orada zorlandım ben, yani gülmemek için kendimi zor tuttum. Bir de tren yolunda zorlandım. Koşmam gerekiyordu sahnede, koşamıyordum.

M.Z: Filmdeki çocuklarla aran nasıldı?

Selim: Veysel karakteri ile zaten sınıf arkadaşıyız, ama Yusuf karakteri ile yeni arkadaş olduk. Şimdi okullarımız aynı.

M.Z: Bir de Elif karakteri vardı, ona aşıksın filmde, o rolde zorlandın mı?

Selim: Evet zordu, tanışmıyorduk da önceden.

M.Z: Çekimler ne kadar sürdü?

Selim: Dört beş hafta galiba.

M.Z: Yoruldun mu?

Selim: Her gün setteydim, sabahları kalkmakta biraz zorlandım.

M.Z: İlerde oyunculuk yapmayı düşünüyor musun?

Selim: Yani, olursa, bilmem.
(kahkahalar)

M.Z: Berlin’de olmak nasıldı? Gezebildiniz mi?

Selim: Ben ilk bir iki gün Berlin’de olduğuma inanamadım. Türkiye’de başka bir şehir gibi hissettim. Gezdik de biraz, güzeldi. Antalya’ya da gittim, o da güzeldi. İstanbul Film Festivali’nde de vardım.

Ümit Köreken: Selim, oyunculuk çalışmalarında da şu anda olduğu gibi fazla konuşmuyordu, sessiz sakindi, ama enteresan şekilde kamera karşısında değişiyor. Değişik bir içsel gücü var. İfadesi güçlü.
M.Z: Peki sizinle devam edelim Ümit Bey. İlk uzun metraj filminiz Mavi Bisiklet. Romantik ve insanı yakalayan bir adı var filmin, hem isminden hem de hikayenin nasıl oluştuğundan başlayalım mı?

Mavi Bisiklet Film

Ü.K: Hikayesiyle ismi birlikte doğdu zaten. Çünkü benim kendi çocukluğumun hikayesini anlatan bir kelime aslında “mavi bisiklet.” Çocukluğum 80’li yılların sonunda geçtiği için liseye başlayana kadarki süreçte öyle bisikletimiz filan yoktu yani. Belli yerlerde, belli kişilerde vardı, bir özlemdi. Ama özellikle mavi olması da benim için önemliydi. Bir gün evimize gerçekten de boyumdan büyük bir mavi bisiklet geldi, onda öğrendim binmesini. Mavinin bende özgürlük, adalet gibi çağrışımları olmuştur. Bisikletin de çok zengin çağrışımı var, adıyla doğdu o yüzden proje. Bisikleti alma hikayesi, başkanlık hikayesi, çocukların mücadelesi ve faili meçhul cinayet hikayeleri var filmimizde, bu dört hikaye de farklı farklı gerçek hikayeler, biz bu dört hikayeyi birleştirdik ve mavi bisikletin öyküsünü yazdık.

M.Z: Karı koca birlikte yazdınız değil mi?

Ü.K: Evet.

M.Z: Bunu çok merak ediyorum. Nuri Bilge Ceylan ve Ebru Ceylan’a da çok sorulur ya bu soru, nasıl çalışıyorsunuz birlikte diye, onlarda hep kavga gürültü yazdıklarını ama o tartışmaların senaryoyu da ilişkilerini de çok beslediğini anlatır dururlar, sizde nasıl durum?

Ü.K: Ben 2002 yılında radyo oyunu yazarak başladım aslında. Profesyonel yazarlığım orada başladı diyebilirim, hep yarışmalar için yazdım ve hep de ödüllü yazdıklarım. Sonra 2005’te Nursen ile tanıştık, yine sanatsal, yazarlıkla ilgili bir yerde tanıştık ve evlendikten sonra beraber yazmaya başladık. Çok zorlu ve çatışmalı geçtiği oluyor ama sonuca ulaştığımızda da çok keyifli doğrusu.

Nursen Çetin Köreken: Birbirini tanımak, iyi paslaşmakla ilgili, Ümit bana Halime rolünü sen oyna dediğinde, ben eğitim almış biri olsam da bu konuda, onun bakış açısını anlamam, o oyunculuk deneyimimden sonra oldu. Çünkü onun baktığı perspektifi yakalamak, beraber yazsak da, farklı bir deneyim işin oyunculuk kısmında. Ben çok mutluyum, evde de perdeyi ben sağdan sola çekiyorsam Ümit soldan sağa çekiyor ve ortada buluşuyoruz, bunun gibi aslında, birbirini tamamlamakla ilgili. Hem kadın erkek bakış açısını da getirmiş oluyoruz. İlişki anlayışım da böyle, tamamlamak, lokomotif olmak güzel.

M.Z: İlk uzun metraj filminiz. Sinema yolculuğunuz nasıl başladı, sizi daha yakından tanıyalım.

Ü.K: İzmir’de tanışmıştık, ikimiz de sinemanın içindeydik zaten, hem sevgi anlamında hem de çalışmalarımıza hep sinemayı katıyorduk. Yazdığımız tiyatro oyunları devlet tiyatroları yönetmeni tarafından sinemaya çok yatkın bulundu, dramaturji raporlarımızdan da hep bu çıktı. Sinemasal öğelere yatkın yazıyormuşuz, buna da yönlendirildik biraz. Mavi Bisiklet’in ilk olarak 2009’da tiyatro oyununu yazdık, sonra bir arkadaşımızın önerisi, uzun yıllar boyunca çocuklarla yaptığımız çalışmalar derken iş bu hikayenin sinemalaşmasına vardı. Daha geniş kitlelere ulaşma noktasında bütün yollar bizi sinemaya getirdi de diyebiliriz.

M.Z :Destek de aldınız. Bu çok önemli aslında. İlk filmini çekmek isteyen bir sürü genç, kaynak bulamamaktan, destek bulamamaktan, bütçe sıkıntılarından şikayetçi. Sizin serüveniniz nasıl oldu ve gençlere ne önerirsiniz?

Ü.K: Bir şeye inanıyorsanız, doğru insanlarla bir şekilde karşılaşıyorsunuz. Biz 2010’de ilk olarak senaryo geliştirme desteği aldık, o zaman etrafta bu kadar çok çocuk hikayesi de yoktu açıkçası. Biz o düşünceyle yola çıkmıştık. Nursen’in vizyonunda ise hep bunu uluslararası bir proje olarak gerçekleştirmek vardı. Bu yolda ilerlerken çok ses duyduk, uluslararası yapmayın diyenler, bu filme alıcı çıkmaz, kimse izlemez, niye bunu yapasınız ki diyen de oldu, ama çok destek olanlar da oldu. Kültür bakanlığının yapım desteği, TRT’nin önemli ön alımı, desteği, uluslararası ortak yapım olması kaynaklı Euroimages gibi fonlar, bunları birleştirince her şey yolunda gitti. Ama biz yapacağımız işe zaten çok inanıyorduk. Vizyon da gerekiyordu, uluslararası proje vizyonu da ortaya konunca kapılar açıldı.

N.K: Çok da çalışmak gerekiyor. Biz gerçekten çok çalıştık. İnanmak, çok çalışmak ve yolda giderken karşınıza çıkacak engelleri aşmak. Altı yıl az bir süre değil. Şu an çocuk konulu çok proje, çok konu, çok film var ortada ama ilk kez 2010 yılında biz başlattık aslında. Sektörün dışından geldiğimiz için görülmesi de zaman aldı. Tiyatro oyunuyla başladık ama Mavi Bisiklet’in transmedia projeleri de vardı elimizde. Filmin yanısıra, bir bilgisayar oyunumuz var, çizgi dizi tasarımımız var, tiyatro oyunumuz var, dergisi, kitabı…

M.Z: O zaman bu sinema filminden de öte, bir proje, kocaman bir fikir.

 

Mavi Bisiklet

N.K: Evet, transmedia kısmı biraz zaman alacak ama olacak.

M.Z: Çocuk üzerine gitmek duygusu nereden geliyor peki? Zor da olsa gerek bir yandan çocuklarla çalışmak…

Ü.K: Sinemada çocukla çalışmak zor. Ama neye göre zor. Ben önyapımda çocukları seçerim, rollerini çalıştırırım, giderim demek kolay. Bu zamana kadar böyle oldu diğer işlerde. Biz o gözle bakmıyoruz. Onlara değmek bir sorumluluk. Biz öncelikle çocukların birer birey olmalarına odaklanıyoruz. Toplumda bir değişim yaratmak istiyorsak bunu çocuklarda yaratmak lazım diye düşünüyoruz. Biz yaklaşık 400 çocukla çalıştık, içlerinden 10 tanesinin bile içlerinde bir kıvılcım yarattıysak, o müthiş bir kazanç.

MZ: Onları seçerken nelere dikkat ettiniz?

Ü.K: Aslında daha çok istekli olmalarına dikkat ettik. Ön yapımda 100 çocuk kalmıştı, Selim de onların içindeydi. Çocuk derken 12,14,15 yaşlar. Biz onlarla 4 hafta çalıştık. Temalar belirledik; adalet, demokrasi gibi. Senaryo vermedik çok fazla, önce temalara alışsınlar istedik, ben doğaçlamaya önem verdim. Kesme yok filmde, sahneler hep plan-sekans. Duygu kaybolsun istemedim. Son üç güne kadar ana rol belli değildi. Kamera önünde iyi görünmelerinden ziyade bazı yetenekleri de önemliydi, mesela sanayiye gönderdim onları, gittiler, lastikçide çıraklık yaptılar, reji de çekti onları, el becerileri önemliydi orada. Tamirci sahnesi ve benzeri sahnelerde sakil durmaması lazım, vücut dirençleri de önemliydi. Bunların hepsini birleştirdiğimde Selim öne çıktı, sakin ve güçlü bir yapısı var. Dayanıklı bir çocuk.

M.Z: Konya’da çektiniz filmi?

Ü.K: Evet, Akşehir, benim memleketim.

M.Z: Sizin hikayenizden yola çıktığı için mi orada çektiniz?

Ü.K: Nursen’in önerisi oldu bu da, senin çocukluğundan bu kadar izler taşıyorsa, gidelim senin memleketinde çekelim dedi. Orada Nasreddin Hoca şenlikleri yapılıyor. Tiyatro ile sinema ile orada tanıştım ben, oranın insanına bir katma değerimiz olsun da istedim açıkçası.

M.Z: Çekimler ne kadar sürdü?

Ü.K: 4 hafta ön yapım, 5 haftaya yakın da çekimler. Yazın kurguyu yaptık, sonra post prodüksiyonu Almanya’da yaptık, uzun sürdü, iki ay kadar. 2016 Ocak gibi bitmişti.

M.Z: Bir yönetmen olarak, sinematografik açıdan, bir imzanız var mı, filmin rengi, dokusu itibariyle de soruyorum bunu, bu yolda filmler çekerim dediğiniz, örnek aldığınız başka türler/ yönetmenler?

Ü.K: Ben tüm ekiple bunu paylaşmıştım, ben çocuğun gözünün hizasında kalmaya önem verdim bu filmde, yetişkin kadraja girse de biz çocuğun hizasında kaldık. Onun duygusal iniş çıkışını takip eden bir kamera kullandık ve sanat grubu da minimal çalışsın istedim. Gözle görünür ekstra bir şey olmayacak dedim. Bizim ülke olarak doğudan da batıdan da beslenen özelliklerimiz var. İran sinemasını çok seviyorum. Kuzey Avrupa sinemasının o soğukluğunu da çok severim. Dardenne kardeşleri çok severim mesela. Ekibe de söyledim bunu, hikayeyi takip edişimiz İran Sineması gibi olsun, ama kamera hareketleri, renk seçimi gibi konularda Avrupa sinemasına yakın duralım. Yapmaya çalıştığım tam olarak buydu.

M.Z: Müzik kullanımı da çok çok minimal.

Ü.K: Evet bunların hepsi özellikle tercih edilmiş seçimler.

M.Z: Festivaller geziyorsunuz hem yurtiçi, hem yurtdışı, Antalya’dan ödülle döndünüz, bekliyor muydunuz?

Ü.K: Bekliyorduk.

N.K: Ödül için film yapmıyoruz. Ama yaptığımız şeyi bildiğimiz için, evet, ödül bekliyorduk açıkçası. Senaryo, oyunculuk tamam ama yapımcılıkta Ümit’e şunu dedim, içinden nasıl hissediyorsan, durumu nasıl görüyorsan filmini öyle çekmelisin, bu ilerde seninle anılacak bir iş. Ümit filmi çıkardığında bir gün dahi şu da şöyle olsaydı demedi. Ümit mütevazidir, biz de başarıya odaklıyız elbette ama arkasında ne emekler var kimse onu düşünmez. Bergman’ın üretimlerini her zaman örnek alırım, o dönemin şartları içerisinde ne kadar çok üretimde bulunmuş, pek çok alanda. Bunlar mümkün.
M.Z: Festival filmleri diyince son dönemde Sivas, Kar Korsanları geliyor aklıma, bunlar da çocuklar üzerinden büyüme hikayeleri anlatan ve festivallerde taçlandırılan filmler oldu. Ama vizyona gelince halka çok fazla ulaşamayabiliyor. Siz Başka Sinema ile vizyona çıkıyorsunuz değil mi, kaç kopya?

Ü.K: 2 Aralık’ta vizyondayız, ilk olarak 11 salonda giriyoruz. Ankara, İstanbul, İzmir, Bursa ve Eskişehir’de giriyoruz. Fena bir rakam değil.

M.Z: Filmlerin vizyon bulması/bulamaması meselesine bakış açınız nedir ?

Ü.K: Bizlerin, yani festival tarafında duran filmci, yapımcıların, izleyiciyle bağ kurabilecek bir yapıya yavaş yavaş gelmeleri gerekiyor diye düşünüyorum ki ben kendi adıma bir sonraki projemde buna daha fazla kafa yorucam. İzleyiciyi daha fazla yakalayacak nasıl kodlar, nasıl çalışmalar gerekir gibi.

M.Z: Bir orta yol, orta dil mi bulmak gerekiyor?

Ü.K: O da çok zor gerçi, hem festivallerde bir filmin yerini bulması, hem vizyonda seyirciyle buluşup kendini sevdirmesi, ikisini birden deneyip iki tarafta da sevilmeyen örnekler de var. Ama seyircide karşılık bulmak önemli…

N.K: Fonlarla yapılan filmlerin reklam bütçesinin de olması gerekiyor. Yurtdışında her aşamada, altyazının bile fonu var. Biz gene böyle bakınca iyi fon topladık, Akşehir belediyesinden bile destek aldık. Yerel destekçilerimiz var. Zaman ayırdık, gittik anlattık. Dağıtım aşamasında da benzer bir yaklaşımda bulunacağız. Bu filmi buluşturmak adına daha fazla Türkiye’de, ortaokul ve üzeri genç ve ailelerle nasıl buluşabiliriz diye kafa patlatıyoruz açıkçası.

M.Z: Film bitti, vizyona çıktı, bitti diye bir durum yok o zaman, filmin serüveni devam edecek.

Ü.K: Kesinlikle.

M.Z: Eğitsel bir yanı var diyorsunuz filmin.

Ü.K: Sinema zaten iyi bir eğitim metodu aslında bence, birçok gelişmiş ülkede de bu şekilde kullanılıyor. 2004’teki sinema yasasından sonra bu arttı. İnşallah bunun da önünü açarız Mavi Bisiklet ile.

M.Z: Peki filmin konusuna dönecek olursak, çocuk gözünün büyüklerin dünyasına baktığında gördükleri adaletsizliği okuyabiliyoruz ama ben şunu anlatmak istedim diye altını çizmek istediğiniz bir kısmı var mı?

Ü.K: Senaryoyu yazarken de çekerken de elbette kafanızda bir takım cümleler oluyor ama film bittikten sonra o benden çıkıyor. 20’ye yakın festival gezdik, Hindistan’dan Amerika’ya, orada sorulan sorular, söyleşiler, herkes farklı bir yerinden tutabiliyor. Duyguyu yakalıyorsa, dünyanın neresinde olursanız olun, o işliyor. Genelde duygular birbirine benzer oluyor. Ben bu filmle şunu anlatmak istedim demek istemem, beni aştı. Ama yola çıktığımız düşünce, söylediğiniz şeydi, bir çocuk yetişkin dünyasındaki adaletsizlikle karşılaşınca bunu kendi dünyasında nasıl çözer, sorumuz buydu.

MZ: Yeni projelerinize gelelim.

Ü.K: Üzerinde çalıştığımız üç proje var. İlki Nursel’in 2013’te yazdığı, gerçek bir hikayeden yola çıktığı bir proje. Onu Nursen yönetecek, ben yapımcısı olacağım. Macera dolu bir hikaye. Daha hareketli . Kimsesiz çocuklar yurdunda geçen bir hikaye o. Benim bir projem var ayrıca, onu da birlikte yazıyoruz gerçi. Onu yazarken Konya’da, 14 yaşında işitme ve yürüme engelli bir gence rastladık. Yüzme sporuna başlamış ve 7 tane altın madalya kazanmış. Kayıtsız kalamadık ona. O çocuk bir yıl boyunca milli takımlara hazırlanacak, biz de bir yıllık bir takiple dokü-drama hazırlayacağız.

N.K: Bu projeyle ilgili Gümrü’de katıldığım bir platformda Fransız bir ortak yapımcı bulduk. Bu projemiz şimdiden Cinekid co-production market’e de seçildi. Kendi yolculuğunda ilerliyor o da. Yeni sinemacılara o anlamda şöyle bir tavsiyede bulunabilirim, bir meseleniz varsa, peşinden gitmelisiniz. Çok çalışmalısınız, iyi niyetle ne yapacağınızla ilgili araştırmalar yapmalısınız. Sizin yola çıkışınız birebir olarak sadece, “ sinema yapalım” da değil sanki, öyle hissettim. İlgilendiğiniz, dert ettiğiniz, yolunuza çıkan hikayeleri en iyi anlatma yolu neyse onu yapmak istiyorsunuz.

Ü.K: Evet, bizim yönelimimiz öyle oldu. Bir derdimiz var, bunu hikayelendirdiğimiz süreçte bunu kitlelere en iyi ulaştırabilecek sanat sinema aslında. Yönelimimiz sinema oldu bu yüzden.

N.K: Böyle hissetmene çok mutlu oldum Melis. Ben 15 yıldır çocuklarla çalışıyorum. Benim parmak izim kadar eşsiz ne yapabilirim diye düşündüğümde çocukların bir birey olduğunu fark ettim. Bu eylemi 18 yaşında gerçekleştirmiyorlar otomatik olarak, yasal süreç o zaman başlasa bile. Biz büyükler, onlara karşı davranışlarımızla sen bir bireysin diyoruz ya da demiyoruz, bu duyguyu onlara verecek olan bizleriz. Ben bunu drama çalıştığım zaman çocuklarla, ailelerle, bunu daha fazla kitlelere ulaştırmam gerektiğini fark ettim. Bu çok evrensel bir durum ve dünyada bu yapılıyor, çocuklara, gençlere, ailelere yönelik eğitim-sinema çalışmaları yapıyorlar, ben de bizim adımıza doğru alanın bu olduğunu hissettim, Türkiye’de bu yoksa da yapılabilir, bu çıtayı koyup, kendi ülkeme adapte etmek isterim ve çok mutluyum ki bunun sinemayla yapılabileceğini buldum. Ben çocukların dürüstlüklerine, enerjilerine, şeffaf ilişki kurmalarına hayranım, onlarla çalışmak bana çok iyi geliyor. O geribildirimlere ihtiyacımız var. Kızsa da barışıyor, biraraya geliyor, oyun oynuyor. Yetişkinlerin çocuklardan öğreneceği çok şey var .

Ü.K: Fakat elbette didaktik bir anlatım yoluyla değil, estetik ve sanatsal bütünlüğü barındırarak, sinema duygusunu yitirmeden, eğitimci diliyle değil.

Çok teşekkürler.

Babamın Kanatları

 

Bu sene de yerinde takip etme şansı bulduğum Adana Film Festivali’nde ulusal seçkide yarışan filmlerden Babamın Kanatları, festivalde izlediklerim arasında favorim olmuştu. Film  vizyona Türkiye genelinde sadece 17 salon bularak girmeyi başardı. (?!) Festivalde Yılmaz Güney Ödülü, en iyi erkek oyuncu (Menderes Samancılar) ödülü, en iyi müzik ödülü, en iyi kurgu ödülü, en iyi yardımcı kadın ve erkek ödülleri, SİYAD en iyi film ödülü Babamın Kanatları’nın oldu. Antalya Film Festivali’nde de yarışan film, bu festivalden de eli boş dönmedi, en iyi ilk film, en iyi yardımcı kadın oyuncu,  jüri özel ödülü derken adından sıkça bahsettirdi ve bunu da hak etti doğrusu.

Kıvanç Sezer’in ilk uzun metraj çalışması Babamın Kanatları. Senaryo da kendisine ait, gerçek bir haber kupüründen etkilenerek kaleme almış.  Karşısına çıkan haberde üniversiteli bir genç, bir yandan bir inşaatta çalışıyormuş ve maalesef o inşaatta can vermiş. İşçi ölümlerine dikkat çekmek istemiş Sezer de fakat fikri kafasında kurgularken içine dert olan durumu bir amca yeğen üzerinden anlatmayı tercih etmiş.

Filmde usta oyuncu Menderes Samancılar, İbrahim isminde bir inşaat ustasını büyük bir başarıyla canlandırıyor. Kanser olduğunu öğreniyor, fakat kendisi fakir bir şantiye işçisi sonuçta. Tedavi mi olsun, ailesini mi geçindirsin, bu halde çalışsın mı… Ölürse ailesine kim baksın… Canının ne kadar kıymeti var?  Bu soruların içinden çıkamıyor İbrahim bir türlü ve film bize bu içinden çıkılmaz hali büyük bir empati kurmamızı sağlayarak iliklerimizde hissettiriyor.

Tabii film işçi sınıfına ve işçi ölümlerine dikkat çekerken, sadece kaza sonucu olan ölümlere değil, maalesef  Türkiye’de sistemin çarpıklığı, hukuğun düzgün işlemeyişi, insan yaşamının değersizliği gibi meseleler sonucu  yaşanan facialara, ölümlere dikkat çekiyor ve bunu cesur bir anlatım diliyle yapıyor. Üstelik bu kadar ciddi ve kabullenmesi zor bir konuyu sinemaya aktarırken  seyirciyi sıkmadan, tempoyu düşürmeden, merak öğesini yüksek tutarak anlatabilmeyi başarıyor Babamın Kanatları, ki bence sırf bu yüzden büyük bir övgüyü hak ediyor. Günümüzde maalesef sanat/festival filmi, gişe filmi diye ayırımlar var ve genel sinema izleyicisi festivallerde yarışan filmlerin minimal, durağan anlatım dilinden dolayı onlardan uzak duruyorlar. Babamın Kanatları bir yandan sanatsal bir sinema duygusu verir, sosyolojik bir meseleyi masaya yatırırken, öte yandan her türden seyirciyi yakalayabilecek, dinamik bir atmosfer oluşturabilmeyi başarıyor film boyunca. Yoksulluk, insanın varolma çabaları, kapitalist sistemin adaletsizliği ve çarkların nasıl da döndüğü gibi hem toplumsal hem de bir yandan evrensel konulara değinirken, ırk, köken gibi konuların altını çizmemesi, yaşam mücadelesi deyince şu gökkubbenin altında hepimizin bir olduğunu, sadece “sistemin” insanları birtakım “sınıfsal” ayırımlarla böldüğünü göstermesiyle de son zamanlarda “Türkiye” sinemasında izlemeye alıştığımız birtakım filmlerden de ayrılıyor.

Musab Ekici isimli genç oyuncu da filmde İbrahim Usta’nın yeğeni Yusuf rolünü  büyük bir başarıyla sergiliyor. Yusuf karakteri filmin hikayesinde adeta omurga görevi yapıyor. Hem sisteme uymak zorunda hisseden, hem amcasını kurtarmak isteyen, çelişkiler yaşayan, büyük resmi görmeye çalışan,  iyi niyetli bir genç Yusuf. Onun kararları ve olayların akışını değiştirdiği anlar filmin hikayesini de başka bir yere taşıyor.  Filmin müziklerini, Boğaziçi Gösteri Sanatları Topluluğu’ndan Bajar grubu üstlenmiş, bu grup Kürtçe, Zazaca ve Türkçe folk rock müzik yapıyormuş, filmin müzikleri de ödül almayı hak edecek kadar orijinal ve başarılıydı doğrusu.

Az salonda gösterime girse de, yakaladığınız yerde şans vermenizi altını çize çize tavsiye etmek istediğim, hem sinematografik açıdan, hem senaryo, hem de oyunculuklar açısından tam kıvamında bir Türk filmi izlemek isteyenlerin hiç şüphe etmeden görmeleri gereken, sinemamızın gidişatı adına ümit veren bir ilk film.

Not: Bu yazı populersinema.com sitesinde yer almıştır.

Arrival/Geliş – Yılın En İyi Filmlerinden!

Popülersinema.com sitesi, son yılların en çok konuşulacak bilim-kurgu filmlerinden birisi olan Arrival ile ilgili biz sinema yazarlarından kısa görüşler aldı.

Ben de şu şekilde katılım gösterdim:

Film boyunca arkama hiç yaslanmamış olduğumu fark ettim bittiğinde. Zaman kavramı, uzay, insanlık, dil, iletişim, yabancılık, güven, güç ve silah denen şeyin aslında ne olduğu, bilim, kuvvetli his derken, “Geliş”, derinliğiyle sarhoş etti. Ted Chiang’in “Story of Your Life” adlı kısa öyküsünden uyarlanmış olan filmde uzaylılar 12 adet uzay gemisi ile dünyanın farklı yerlerine konumlanıyorlar ve biz algısı maalesef yeterince gelişememiş insanoğlu, geliş sebeplerini anlamaya çalışırken kendi iç savaşlarımızla, yabancı herhangi bir şeyden korkmanın verdiği düşmanlığımızla (siyasi iklime de güzel gönderme), kısaca aptallığımızla yüzleşiyoruz adeta. Algıları fazlasıyla açık olan dilbilimci Louise Banks (Amy Adams) ise bir yandan uzaylıları hissedebilir, dillerini çözebilir ve aracı olabilirken, diğer yandan kendi travmatik geçmişiyle yüzleşiyor. Aslında kendi geçmişiyle bu olanlar arasında hissettiği bağı da çözmeye çalışıyor bir yandan ve filmin sürprizlerle dolu sonunu da bu bağ belirliyor zaten… Ayrıca filmde dil’in konumlanışı, o kadar derin okumalara açık ki… Yaşasın bizi efekt manyağı yapmak yerine duygusuyla, içeriğiyle etkileme cesaretini gösteren, içi dolu dolu bilim-kurgular! Tutsak, Düşman, Sicario gibi farklı türlerdeki filmleriyle zaten gönlümüzü fethetmiş olan yönetmen Denis Villeneuve’yi takibe devam!  9/10

Diğer yazarların da yorumları için populersinema‘ya buyurun.

Deadpool

Marvel dünyasının beyazperdeye aktarılması çizgi-romanların takipçilerini/hayranlarını kuşkusuz çok heyecanlandırıyor fakat o dünyayı bilmeyenler için bile bu süper kahraman hikayeleri sinemada ilgi çekiyor! Marvel dünyasında Deadpool, X-Men ile dalga geçen bir karakter olarak çizilmiş. İlk olarak New Mutants isimli çizgi romanın içinde çizilmiş Deadpool, sonra Wolverine’nin kurduğu X-Force’a katılıp iyilerin tarafına geçmiş ama kendisini bir süper kahraman olarak görmekten hoşlanmıyor, iyi olduğunu da savunmuyor, vasat bir insan gibi hissetmek istiyor kendisini başlarda, bu tavırlarıyla tam bir anti-kahraman aslında.

Deadpool’u, daha önce GreenLantern’de de bir süper kahraman olarak izlediğimiz RyanReynolds canlandırıyor. GreenLantern hikayede de aksiyonda da aşk hikayesinde de sınıfta kalmıştı bana soracak olursanız. İnsanı heyecanlandırmıyordu doğrusu, esprilerin bayatlığı da cabası. Sadece RyanReynolds’un tipinin böyle karakterler canlandırmaya uygun olduğunu anlamıştık. Deadpool adeta Reynolds’a, “gel, hikaye de bizde, espri de bizde, aşk da bizde, aksiyon da bizde; bu kez doğru ellerdesin” diyen bir proje olmuş.

Film jenerikte oyuncuların yönetmenlerin senaristlerin ve karakterlerin isimlerini vermek yerine bununla bile alay ederek başlıyor, “bunalım ergen, paragöz hıyar yönetmen” gibi terimler kullanıyor, bu noktada alışılmadık bir kendisini ti’ye alma durumu var yapımın. Yani seyirciye, “biz bile kendimizle dalga geçiyoruz, o yüzden bizi fazla ciddiye almayın” demiş oluyor aslında baştan. Zaten Deadpool, bir çizgi roman hikayesinin içinde olduğunun ve bunun da filmleştirildiğinin farkında olan bir karakter, zaman zaman izleyiciyle konuşuyor mesela. Aslında neredeyse Jim Carrey’nin canlandırdığı The Mask karakteri gibi bir karakter Deadpool. Fakat bir yandan zeki ve becerikli de. Bir röportajda “Çizgi roman dünyasında Deadpool , en kötü zamanlarda bile, doğru şeyleri yapabilme yeteneğine sahip ” diyor Reynolds: “Bana göre bu özelliği onu çok ilgi çekici ve aynı zamanda limitleri olmayan bir kahraman yapıyor.”

Filmin dili epey edepsiz, ama bunu kullanış biçimi rahatsız edici değil, filmin tonunu basitleştirmiyor. Zira açıkçası filmin fragmanını izlediğimde mizah duygusu yüksek ama içi boş bir yapım olabileceğini düşünmüştüm fakat film hikayeyi de çok sağlam kuruyor, içindeki aşk hikayesini de, Wade’nin mücadelesini de önemsiyorsunuz. Böylelikle filmin o edepsiz dili bile sağlam hikayeyle birleştiği için bir stil katmış oluyor ister istemez, saygı duyduğunuz bir türe dönüşüyor, özellikle de esprilerde yer alan sinema külliyatına olan referanslar, hikayeyi iyice dolu dolu yapıyor. Gerçi Deadpool o kadar çok konuşan bir karakter ki, filmde aksiyon da gırla olunca birçok espriyi kaçırıyorsunuz, dolayısıyla bu film birden fazla izlenmeli kesinlikle, nasıl olsa asla sıkmayacaktır, bu anlamda filmin uzunluğu da gayet yerinde, ne zaman başladığını ve bittiğini anlamıyorsunuz bile, kaptırıp izliyorsunuz, uzatılmış, gereksiz bulabileceğiniz sahneler yok gerçekten de.(Filmin video oyunu da mevcut ve oyunda bile hikaye dolu dolu verilmiş, her ne kadar kendimizi ciddiye almıyoruz deseler de aslında bu “dolu”luğu önemsiyorlar bana kalırsa.

Filmde Wade’nin sevgilisi Vanessa da sinemada görmeye pek alışık olmadığımız bir kadın karakter. Wade’nin kadın versiyonu gibi adeta. O da çok konuşuyor, o da zeki ve esprili, seksi seven, net, yeri geldiğinde kaba bir kadın. Çıtkırıldım, güzelliğiyle öne çıkmaya çalışan, boş bir karakter çizmemişler Deadpool’un yanına, keşke böyle kadın karakterleri daha çok görsek beyazperdede.

Deadpool, X-Men evrenine bağlı, fakat stil olarak o seriden çok değişik görünüyor elbette.  Farklı bir dünyası var, teknik olarak da farklı tasarlanmış. Filmde Colossus gibi karakterler de var ama bu yeniden ve farklı çizilmiş evrene sanki pek yakışmamış gibi. Yönetmen Miller, hikayeyi parçalı bir biçimde anlatıyor ve hikaye bir geri bir ileri gidiyor. Sürprizlerle dolu bu açıdan, hele ki Deadpool’u daha önceden hiç tanımıyorsanız, çok daha sürprizli elbet. Dolayısıyla, ben Marvel evrenini bilmiyorum, bu serilerden haberim yok diyip bu edepsiz, eğlenceli, zeki ve hareketli heriften uzak durmayın, Deadpool’a bir şans verin. Sevenleri zaten bu yazımı bile okumadılar, koşa koşa biletlerini aldılar eminim. İyi seyirler.

Not: Yazı, filmin vizyon haftasında http://www.populersinema.com sitesinde yayınlanmıştır.