2018’in En İyi Filmleri

2018 yılında Türk sineması her yönden doyurucu diyebileceğimiz bir yıl yaşadı bence. Yabancı filmler açısından da bu senenin yelpazesi geniş ve renkliydi. Bu yıl vizyonda toplamda 434 film izlemişiz. Yılın gişe şampiyonu ise 6 milyondan fazla seyirciyle “Müslüm” oldu.

Takip edebildiğim kadarıyla ve bana göre 2018’de ülkemizde vizyona giren ve dünyada konuşulan en iyi filmler sırasız olarak şöyle:

YERLİ FİLMLER

Ahlat Ağacı (Nuri Bilge Ceylan)

Müslüm (Can Ulkay, Ketche)

Sofra Sırları (Ümit Ünal)

Kelebekler (Tolga Karaçelik)

Anons (Mahmut Fazıl Coşkun)

Güvercin (Banu Sıvacı)

Arada (Mu Tunç)

İzleyemediğim ve merak ettiğim, beğeneceğimi tahmin ettiğim film: Taksim Hold’em (Michael Önder)

YABANCI FİLMLER

Coco (Lee Unkrich)

Foxtrot (Samuel Maoz)

Phantom Thread (Paul Thomas Anderson)

Isle of Dogs (Wes Anderson)

Deadpool 2 (David Leitch)

You Were Never Really Here (Lynne Ramsay)

Dogtooth (Yorgos Lanthimos)

Cold War (Pawel Pawlikowski)

İzleyemediğim ve merak ettiğim, beğeneceğimi tahmin ettiğim filmler: Climax (Gaspar Noé), Roma (Alfonso Cuarón), A Quiet Place (John Krasinski), Annihilation (Alex Garland), Whitney (Kevin Macdonald)

Bohemian Rhapsody

Geçtiğimiz hafta Müslüm’ü izledik, sanatçı Müslüm Gürses’in hayat hikayesini konu alan biyografik bir yapımdı, fikirlerimi yazmıştım. Bu hafta Bohemian Rhapsody ile efsanevi Freddie Mercury’nin ve Queen grubunun gerçek hikayesini anlatan başka bir biyografik film izliyoruz. Vizyonda Yılmaz Güney’i konu alan bir belgesel de var ve önümüzde de vizyona girecek bir Whitney Houston biyografik filmi. Çoğunluğu müzikle de ilintili olan, bizi derinden etkileyen kişiler/gruplarla ilgili biyografik yapımlara doyduğumuz aylardayız sözün özü.

Ortaokul-lise dönemimde keşfetmiştim Queen’i. Kaset doldurduğumuz zamanlar, 90’lar. We Will Rock You’lar, We Are The Champions’lar. Ama beni çok etkileyen iki şarkı vardı: Show Must Go On ve Bohemian Rhapsody. Filme de adını veren ikincisi daha önce benzerine rastlamadığım bir tür olduğundan iyice ilgimi çekmişti. Çocukluğunda piyano dersi almış ve müziğe aşık biri olduğumdan, sekiz kulakla dinliyordum bu değişik adamın değişik grubunun benzersiz şarkılarını.

Daha ileriki yaşlarımda dinlemeye, takip etmeye devam ettim elbette grubu, albümleri. Freddie Mercury’nin frapanlığı, feminenliği göze çarpıyordu ve onu çok daha özel ve farklı kılıyordu gözümde açıkçası. Cinsel tercihinin ne olduğunu merak etmek ya da bu konuda eminmişim gibi fikir yürütmek yerine onu olduğu gibi kabul ettiğimi hissettiğimi hatırlıyorum doğrusu.

Bir itirafta bulunmalıyım fakat, bu çok sevdiğim sanatçı ve grubu hakkında açıp çok da fazla okumamışım. Dinlediğim bana yetmiş olsa gerek. Örneğin Freddie Mercury’nin gerçek adının ne olduğunu ya da nereli olduğunu bilmiyordum ve bu filmde öğrendim, epey de şaşırdım doğruyu söylemek gerekirse.

1991 yılında sanatçının AIDS sebebiyle, bu denli genç yaşında öldüğünü öğrendiğim zaman da çok çok etkilenmiş ve üzülmüştüm.

Filme gelecek olursak, her şeyden önce şüphesiz fiziksel olarak canlandırması zor bir kişilikle karşı karşıyayız. Freddie Mercury’nin ağzında fazladan 4 adet diş olması ağzının kapanmasını zorlaştırırken kendi düşüncesine göre sesini güzelleştiren bir detayve bu düşünceyle dişlerinden ameliyat olmayı reddetmiş. Yine zayıf bedeni, oldukça frapan ve iddialı, cesur kılık kıyafeti üstünde taşıyışı, kendine has hareketleri ile onu canlandırmak gerçekten büyük risk. Oyuncu Rami Malek elinden geleni yapmışsa da bedenen biraz sönük kalmış gibi hissettirdi bana, diş detayı ise çok önemli ve altı çizilesi bir konu olmakla birlikte bana yine de estetik olarak biraz fazla geldi, adeta Mercury’le ilgili bir parodi için özellikle abartılmış bir makyaj detayı gibi hissettim.

Dönem olarak 1970’lerde Queen’in oluşumundan 1985’te grubun Live Aid’teki efsanevi performanslarına kadar olan yolculuğunu anlatmayı tercih eden filmin yönetmeni ünlü yapımcı ve özellikle Olağan Şüpheliler‘in yönetmeni olarak tanıdığımız Bryan Singer iken yapım aşamasında bazı sıkıntılar yaşanmıştı. Sete gelmeyen ve bazı tatsız iddialarla suçlanan Singer projeden atılmıştı, filmin yeni yönetmeni, Kartal Eddie filmi ile hatırlanan Dexter Fletcher olacaktı fakat sonradan Singer projeye geri döndü. Bu çalkantıdan film ne kadar ve ne şekilde etkilendi bilemeyiz elbet ama bu denli büyük bir başlığın atıldığı bu kadar büyük bir proje için tüylerimi daha diken diken edecek bir film beklemiştim desem haksızlık etmiş olmam sanırım.

Filmin senaryosu Darkest Hour ve The Theory of Everything filmlerinin de senaristi olan Anthony McCarten ve The Other Boleyn Girl, Rush gibi filmlerin senaristi Peter Morgan’a ait. Senaristlerin Queen’e ve Mercury’e ait anlatılması gereken dönem seçimlerini başarılı buldum, üstelik bu döneme Mercury’nin ailevi hayatı ve geçmişini de eklemeyi ve bu dengeyi kurmayı becerebilmişler. Zira bu tarz biyografik filmlerde malzeme o kadar bol olur ki senarist işin içinden çıkamaz, ya herşeyi anlatmaya çalışır, ya da bir bölümün çok fazla üstüne gider ve iş çığrından çıkar. Müslüm filmi örneğin Gürses’in çocukluğuna çok fazla yer verilirken, hayranlarının durumu daha az anlatıldığı için çoğu izleyici tarafından eleştirildi.

Sadece albümünü dinleseniz tüylerinizin diken diken olacağı bir grubun ve o grubu bugünlere getiren efsanevi sanatçı Freddie Mercury’nin yer aldığı bir filmden çıkarken çok daha fazla etkilenmeyi beklerdim, açıkçası sönük bulduğum bir müzikal biyografik film oldu Bohemian Rhapsody. Üstelik Mercury’nin gay kimliğinin anlatımında da bir pürüz hissettim. Sanki Mercury’nin başına gelen her kötü şey, gay olduğuna karar verdikten sonra gerçekleşmiş, sanki hatası bu olmuş, eğer grup arkadaşları gibi evlenip çoluk çocuğa karışsaymış daha iyi olurmuş gibi bir yargı sezdim. Freddie Mercury’i Freddie Mercury yapan tamamen cesareti, kendi oluşu, içinden geldiği gibi davranmakta her zaman cesur oluşu olmuştu belli ki. Onun sanatını besleyen de buydu. Açıkçası filmin az da olsa “homofobi” içerdiğini düşünüyorum.Fakat filmin, Mercury’nin AIDS’e yakalanışı konusunu bir duygu sömürüsü haline getirmemesi ve filmin modunu genel anlamda pozitif tutması takdire şayan.

Birkaç kez izlemek isteyeceğiniz bir film değil Bohemian Rhapsody, ama es geçin de diyemem, izleyin, anılarınıza gömülün, Queen’i hatırlayıp eve döndüğünüzde albümlere sarılın, o bile yeter. İyi seyirler.

Müslüm

Bu Cuma (26 Ekim) vizyona “Müslüm” adlı yerli film giriyor. Müslüm Gürses’in hayatını konu alıyor bu kurmaca yapım. Bugün filmi basın gösteriminde izleme fırsatı bulduk. Müslüm Gürses’in kim olduğunu bilmeyen yoktur diye tahmin ediyorum ama bu yazıda yine de girizgâhımızı “Müslüm Gürses kimdir” üzerinden yapalım kısaca.

Babalığı tadamamış olsa da müzik dünyasında “Müslüm Baba” olarak tanınan Müslüm Akbaş, keşfedildikten kısa bir süre sonra Müslüm Gürses adıyla sahne alır ve böyle ünlenir. 1953 Urfa doğumlu Müslüm Gürses’i 2013’te kaybettik. Kendisi Türk halk müziği ve arabesk şarkıcısıydı. Müslüm Gürses`in dinleyici kitlesi birçok araştırmaya konu oldu, hatta bu konuda yazılmış doktora tezleri bile var. Arabesk müzik dinleyicilerinden “Müslüm’cüler” her zaman hayranlıklarını abartılı şekilde yaşadılar ve gösterdiler. Basın gösteriminden önce hepimizde aynı mizahi yaklaşım vardı: jilet dağıtmayacaklar mı? “Jilet’in sunduğu Müslüm, başlıyor!” Zira Müslüm Gürses hayranları, konserlerde kendilerine jiletle faça atmalarıyla ünlendiler adeta.

1960’ların sonunda Orhan Gencebay ile geliştiğini söyleyebiliriz sanırım halk müziğinin arabesk müziğe evrilişi için. Türkiye’nin o dönemki şartları göz önüne alındığında umutsuzluk, mutsuzluk ve acı gibi öğeleri yansıttığı için bu şarkı tarzının Türk halkı tarafından büyük ilgi gördüğü aşikar. Bu tarz müzik özellikle kırdan kente göç eden ve gecekondularda yaşayan kesimin büyük oranda ilgisini çekmişti. Kısa bir süre sonra bu türde yeni şarkıcı ve besteciler çıkmıştı. Bunlar arasında sayılabilecek en önemli sanatçılardan biri Müslüm Gürses’ti ve zamanla arabesk popüler kültürün vazgeçilmezi haline geldi şüphesiz. Arabesk müzik, ekonomik sorunları, kötü hayat koşullarını, sefaleti, şehre ait olmamayı ve elbette aşk acısını barındıran bir tür oldu çıktı.

Arabesk kültür, ürettiği her şey üzerinden genellikle “yoz”, “dejenere” ve “bilinçsiz” sıfatlarıyla anılmakta. Günümüzde ise arabesk, içi boş filmlerle ya da dejenere müzikle sınırlandırılamayacak kadar geniş bir kolektif ruh halini temsil ediyor diye düşünüyorum. Müslüm Gürses ise Allah vergisi bir yeteneğe sahip olan, değerli bir sanatçıydı bana soracak olursanız.

Arabesk kültür ve bu kültüre yaklaşım ile ilgili konuşulacak ve tartışılacak çok fazla şey var ama artık filme gelelim. Müslüm, bir Müslüm Gürses belgeseli değil. Bir arabesk kültür belgeseli de değil. Zaten bu film, bir belgesel değil. (Demirel’e saygılar) Bu komikli vurguyu neden yapıyorum:  biyografik bir yapım oluşu ve belli bir dönem ve kültürü kapsayışı nedeniyle, bu konuya toplu bir bakış var mı, tüm anlatılması “gerekeni” anlatmış mı gibi beklentiler oluşuyor insanda ister istemez. Müslüm, Müslüm Gürses’in kişisel hayat hikayesine ve çocukluğuna çok ama çok yakından bakan bir film. Adım adım büyüyüşüne şahit oluyoruz, baba şiddetine maruz kalışını, annesini ve kardeşini müthiş trajik şekilde kaybedişini, müziği içinde hissetmeye başladığı anları, ustasını buluşunu ve ondan öğrendiklerini, yılmadan müziğe devam edişini, pavyonlarda çalışmaya başlayıp para kazanmak durumunda kaldığı dönemleri, İstanbul’a gelişini, öldü sanılıp morga konmuşken son anda yaşadığı anlaşılıp acil ameliyata alınması gerekecek kadar büyük bir kaza geçirişini, alnındaki platinden dolayı hayat boyu baş ağrısı çekişini, duyma ve koklama duyularını günden güne yitirişini. Çocukluk travmalarını atlatamayışını… Muhterem Nur’a olan tutkulu sevgisi ve ilişkilerini… “Sen evliya mısın” dedirtecek kadar büyük bir vicdana sahip oluşunu öğreniyoruz. Ciğerim dediği erkek kardeşini kaybedişini. Acılarını alkolle dindirmeye çalışışına şahit oluyoruz. Bunlar var bu filmde.

Müslüm Gürses, babadan yana şanssız bir çocukmuş. Çocukmuş diyorum çünkü o yaralı çocuğu hep barındırmış içinde belli ki. Cehaletini, güçsüzlüğünü, beceriksizliğini, tembelliğini, ayyaşlığını kaba kuvvete sığınarak bastıran, kendisinde hiçbir zaman bir hata görmeyen ve ortalığı yakıp yıkan o baba karakteri aslında toplumda görülen en tehlikeli ve en iyileştirilmesi gereken birey.

Fanatik Müslüm’cüleri çılgın bir konserde görüyoruz filmde. Çok kısa bir sahne. Aslında toplumun tarafından da bir ayna tutularak, benzer sanatçılardan ayrılıp nasıl böyle fanatik bir toplumsal karşılık bulduğunu biraz daha anlatabilirmiş belki film. Fakat bana kalırsa bu bir tercih meselesi, o kısmı anlatacak olsaydı, insan Müslüm’den biraz kopup, sanatçının çocukluk travmalarına o denli güç vermemesi daha yerinde olurdu. Filmde Müslüm Gürses’in 2000’li yıllardan sonra daha modern ve “pop” denemeler yaptığı döneme de yer verilmemiş. Malum Gürses o dönem repertuarına pop ve hatta rock şarkıları eklemeye başlamıştı, bu da kendi kitlesi tarafından eleştirilmişti.

Filmin iki yönetmeni var: Ketche ve Can Ulkay. Ketche aslında Türk reklam camiasının önde gelen yönetmenlerinden biriyken, çektiği sinema filmleri ve kendine has klip tadında sinematografik imzasıyla da adından söz ettiren bir yönetmen oldu, Can Ulkay ise meşhuuur Ayla filminin yönetmeni. Zaten Ayla’nın yapımcıları bu filmin de yapımcıları imiş ve film için 20 milyon TL harcamışlar. Filmin senaryosu ise Hakan Günday ve Gürhan Özçiftçi’ye ait. Görsel açıdan da senaryo açısından da çok doğru isimlerin biraraya geldiğini düşünüyorum ve bu da projeye yansımış, filmde sinemasal anlamda rahatsızlık veren bir eksiklik yok.

Oyunculuklara gelecek olursak, şaşırtıcı durumlar söz konusu. Müslüm Gürses gibi kendine has bir fiziği ve beden dili olan, nev-i şahsına münhasır bir kişiyi canlandırmak her babayiğidin harcı değil. Üstelik genelde biyografik Türk filmlerinde makyaja o kadar abanılıyor, canlandırılan kişiye benzemesi için o kadar ekstra çaba sarfediliyor ki, açıkçası Timuçin Esen’in Müslüm Gürses’i canlandıracağını duyduğumda oldukça endişelenmiştim fakat Timuçin Esen de, sanat yönetimi de muhteşem iş çıkarmışlar. Abartılı olmayan ama kesinlikle sakil de durmayan, inandırıcı bir benzerlik. (Gerçi bazen Müslüm Gürses’in sahnede şarkı söylerken yaptığı kendine has beden hareketlerinin canlandırılışında hafif bir abartı hissediliyordu ama o kadar kusur olsun.) Timuçin Esen’in tüm şarkıları kendisinin seslendirmesine ne demeli? Üstelik rahmetlinin konuşma sesi ve ritmi de enteresandır, ara ara incelir sesi konuşurken, kelimelerde farklı yerlere vurgu yapar vs,  bunu da başarmış Esen, hafif mizahi de olmuş, hoş olmuş. Fakat konser sahnesindeki posterler gözüme battı açıkçası, işte orada sakil durmuş Timuçin Esen’in fotoğrafları. O sahnelerde az da görünse Gürses’in gerçek posterleri kullanılabilirdi diye düşünüyorum. Anne rolünde okul arkadaşım Ayça Bingöl şahane bir iş çıkarmış, kendisine buradan selam ederim. Allahsız babayı canlandıran Turgut Tunçalp adeta kendinden nefret ettirmeyi başarmış, izlerken hırs doldu içim o babaya karşı, ne yalan söyleyeyim. Muhterem Nur’dan daha Muhterem Nur olmuş çok sevgili Zerrin Tekindor, tebrikler! Limoncu Ali lakaplı müzik öğretmenini de Erkan Can’dan başkası canlandıramazdı diye düşünüyorum, tam isabet!

Ve yeni bir yetenek keşfi: Şahin Kendirci. Acun Ilıcalı’nın TV yarışmalarında çocukken türkü söyleyip sesiyle herkesi etkilemiş, şimdi ise bizi oyunculuk kabiliyetiyle etkileyen küçük Müslüm o, henüz 17 yaşında ve bence gerçek bir keşif.

Müslüm etkileyici bir gişe filmi, salonların dolacağından hiç şüphem yok. Mendilleri de hazırlayın derim.