2017 Oscar Ödülleri ve Yaşanan Fiyasko!?!

 

Oscar ödülleri bu sene de sahiplerini buldu.  89. Oscar Ödül Töreni’nde en iyi film toplam 6 ödül kazanan La La Land olarak açıklandı, ardından Moonlight’ın seçildiği duyurularak bir ilk yaşandı, şahsen La La Land’in ödüle layık olduğunu öğrenip, twit’imi atıp uyumaya geçiyordum ki, twitter’daki mention’lar üzerine vaziyeti öğrendim, hala inanamıyorum, böyle bir hata nasıl yapılır? Açıkçası üzüldüm, o an yaşanan şaşkınlık ve ayıp edilmesi elbette ekibe… O durumda olmak istemezdim, o anı yaşayan hiç kimsenin yerinde olmak istemezdim doğrusu.

Neyse, ödül kazanan isimlere geçelim ve yakın zamanda bunu değerlendiren başka bir yazı yazalım, zira biraz uykuya ihtiyacım var törenden sonra 🙂

En İyi Film:

Moonlight

En İyi Kadın Oyuncu:

Emma Stone, La La Land

En İyi Erkek Oyuncu:

Casey Affleck, Manchester By The Sea

En İyi Yönetmen:

La La Land, Damien Chazelle

En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu:

Viola Davis, Fences

En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu:

Mahershala Ali, Moonlight

En İyi Yabancı Film:

The Salesman, İran

En İyi Belgesel:

O.J: Made in America

En İyi Makyaj ve Saç Tasarımı:

Suicide Squad

En İyi Kostüm:

Fantastic Beast and Where to Find Them

En İyi Ses Kurgusu:

Arrival

En İyi Ses Miksajı:

Hacksaw Ridge

En İyi Kısa Animasyon Filmi: 

Piper

 

En İyi Prodüksiyon Tasarımı:

La La Land

En İyi Görsel Efekt:

The Jungle Book

En İyi Film Kurgusu:

Hacksaw Ridge

En İyi Kısa Belgesel:

The White Helmets

En İyi Kısa Film

Sing

 

Moonlight / Ay Işığı

Not: Yazıda filme dair bazı sürprizler bulunmakta.

Bizler Oscar öncesi La La Land’i izlemiş ve hayran olmuş bir şekilde hayatımıza devam ededuralım, Moonlight (Ay Işığı), 74. Altın Küre Ödülleri’nde 6 dalda adaylık elde edip drama dalında en iyi film ödülünü kazanmıştı bile. Amerikan Film Enstitüsü tarafından da 2016’da çekilmiş en iyi 10 filmden biri seçilen Moonlight, Berry Jenkins imzalı. Filmin senaryosu ise yönetmen tarafından In Moonlight Black Boys Look Blue adlı kitaptan uyarlanmış. Aynı zamanda yakınlarda ‘Gay-Lezbiyen Eğlence ve Eleştiri Topluluğu’ tarafından da 170 yapım arasında yılın en iyi filmi seçildi.

Bu sene Oscar öncesi en çok öne çıkan üç filmden biri Moonlight şüphesiz. Manchester By the Sea ve La La Land ile birlikte bu üç yapıma baktığımızda birbirinden öyle farklı üç tonda filmle karşılaşıyoruz ki… Hepsinde hayran olunacak farklı özellikler mevcut. Moonlight’a dönelim. Siyahilerin çoğunlukta olduğu bir mahallede uyuşturucu satıcılarının etrafında dolanıyoruz bir süre, daha sonra ise küçük bir siyahi çocukla ilerliyoruz filmde. Bu çocuğun hayatı boyunca yaşadığı üç ayrı yaş kesitini farklı isimler vererek, bölümlere ayırarak sunuyor bize yönetmen. 1- Küçük, 2- Chiron, 3- Siyah başlıklarıyla Chiron’un yaşamının şekillenişine şahit oluyoruz. ( Üç ayrı dönemi canlandıran üç ayrı oyuncu birbirlerine ancak bu kadar benzeyebilirler, mimik, beden dili gibi detaylar da çok iyi çalışılmış ve son derece inandırıcı geçişler çıkmış ortaya.) Çelimsiz ve içine kapanık olduğundan arkadaşları tarafından itilip kakılan, alay edilen Chiron’un babası yoktur, annesi ise adı çıkmış, uyuşturucu bağımlısı, sorumsuz bir kadındır. Uyuşturucu satıcısı Juan ise özünde iyi ve adil bir adamdır, Chiron’a sevgi duyar, sevgilisi Teresa ile birlikte Chiron’u bağırlarına basarlar, ona yaşayamadığı anne baba/huzurlu aile duygusunu yaşatırlar.

Çelimsizliği ve kendini “bir erkek gibi” ortaya koymadığı için küçük yaşında “ibne” diye dalga geçilen Chiron, Juan ve Teresa’ya sorar: ibne ne demektir? İkili bunun gay kişileri aşağılamak için kullanılan bir sözcük olduğunu, eğer gay’se bunun bir sorun olmadığını ve zamanı gelince bunun olup olmadığını zaten hissedeceğini anlatırlar Chiron’a, muhteşem bir açıklık ve anlayışla. Chiron ile okulda dalga geçmeyen, onu adam yerine koyan tek arkadaşı ise Kevin’dir. Bir akşam sahilde sigara içerlerken aralarında yaşanan yakınlaşma Chiron’un hayata tüm bakışını değiştirir.

Bir erkeğin psikolojik gelişimini tüm çıplaklığıyla anlatan film, safi eşcinsel bir hikaye anlatmanın değil, bir insanın başka bir insana yakın hissetmesinin, sevgi, aşk, güven duymasının hikayesini anlatmanın peşinden gidiyor ve bu anlatımı da bu denli farklı ve cesur sularda ilerleyerek yapmayı tercih ediyor. Chiron’un gerçekten de çocukluğundan beri kendini gay olarak mı hissettiği, yoksa maruz kaldığı itilip kakılma ve yalnızlık sonucunda kendini yakın hissettiği tek arkadaşı Kevin’le yaşadığı yakınlaşmadan dolayı mı bu yönelimde olduğu bir soru işareti… Belki de, Kevin’in yıllar sonra karşısına geçip sorduğu gibi, “sen kimsin Chiron?”un cevabı aslında ne yazık ki Chiron 40’lı yaşlarına geldiğinde bile, kendisi tarafından dahi verilemeyecek durumda, çıkarımını yapabiliriz. Chiron’un annesinin sevgisizliğinin nedenlerini sorguladığınızda ise ekonomik eşitsizlikler, ataerkil sistem yapısının getirdiği haksızlıklar, bu haksız düzende parasızlığın, geçim derdinin insanı nasıl da sevgisiz bir canavara dönüştürebileceğiyle yüzleşiyorsunuz. Film hem bu açıdan, hem de kimlik sorunları ve cinsiyet kodları açısından zengin okumalara, sorgulamalara açık. Filmin müzik, çerçeveleme, ışıklandırma, renklendirme seçimlerinin de hikayenin hissinin seyirciye geçmesine hizmet etmesi bağlamında dört dörtlük seçimler olduğunu söylemek gerek.

Yaklaşık 2 saatlik bir film Moonlight fakat ikinci yarıda tempo düşüklüğüne uğruyor ve sanki çok uzamış ve toparlaması gerekiyormuş hissine kapılabiliyorsunuz izleyici olarak. 2016 Akademi Ödülleri döneminde Oscar adaylarının genellikle beyaz sanatçılardan oluştuğu, adayları belirleyen jürinin de “yaşlı ve beyaz erkeklerden oluştuğu, ödüllerde ırkçılık mı var söylemiyle tartışılmıştı. Bu sene adaylıklarda siyahi oyuncular da, siyahilerin yaşadıklarını anlatan filmler de epey fazla. Bu durumun ödül kazanacak filmlerin pozitif ayrımcılığa uğramasına sebep olup olmayacağı konuşuluyor şimdilerde. Son kertede Moonlight, ele aldığı konunun benzersizliği, başarılı oyunculukları ve dikkat çekici sinematografisiyle kuşkusuz iyi bir film. Yılın en iyi filmi kadar büyük bir iddiası olduğunu düşünmesem de, Oscar yarışında ön sıralarda olmayı hak eden, değerli bir çalışma.

Not: Yazı populersinema.com sitesinde yayınlanmıştır.

BAFTA Ödülleri La La Land’in!

 

İngiltere’de, Britanya Film Akademisi tarafından verilen BAFTA ödülleri geçtiğimiz akşam sahiplerini buldu. Royal Albert Hall’da düzenlenen ödül töreninde “En İyi Film” ödülü La La Land’in oldu.

Gecenin tüm ödülleri şöyle:

En İyi Film: La La Land (Aşıklar Şehri)

En İyi Yönetmen: Damien Chazelle – La La Land (Aşıklar Şehri)

En İyi Erkek Oyuncu: Casey Affleck – Manchester by the Sea (Yaşamın Kıyısında)

En İyi Kadın Oyuncu: Emma Stone – La La Land (Aşıklar Şehri)

En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu: Dev Patel – Lion

En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu: Viola Davis – Fences

En Orijinal Senaryo: Manchester by the Sea (Yaşamın Kıyısında)

En İyi Belgesel: 13th (13’üncü)

En İyi İngiliz Filmi: I, Daniel Blake (Ben, Daniel Blake)

En iyi Sinematografi: La La Land (Aşıklar Şehri)

En İyi Uyarlama Senaryo: Luke Davies – Lion

En İyi Animasyon Filmi: Kubo and the Two Strings (Kubo ve Sihirli Telleri)

En İyi Yabancı Film: Son of Saul (Saul’un Oğlu)

En İyi Prodüksiyon Tasarımı: Fantastic Beasts and Where to Find Them (Fantastik Canavarlar Nelerdir, Nerede Bulunurlar?)

En İyi Görsel Efekt: The Jungle Book (Orman Çocuğu)

En İyi Makyaj ve Saç: Florence Foster Jenkins

En İyi Kostüm Tasarımı: Jackie

En İyi Ses: Arrival (Geliş)

En Orijinal Müzik: La La Land (Aşıklar Şehri)

89. Oscar Adayları Fazla Şaşırtmadı

Fotoğraf esquire.com’dan alınmıştır.

Geçtiğimiz 2 sene en iyi film dalında 8 aday çıkaran Akademi, bu yıl 9 film çıkardı. Geçtiğimiz sene Oscar ödüllerinde çeşitlilik olmadığına dair eleştiriler vardı; hem adaylıkların çoğunun beyazlardan oluşuyor olması, hem de oyunculuk kategorisi dışındaki kategorilerde kadın adayların azlığı dikkat çekmiş, hatta protestolara neden olmuştu. Bu zamana kadar adaylıkların sadece % 16’sı kadın. 1929’dan beri Oscar adaylıklarının %7’si siyahi, 1991’den beri ise yaklaşık %11 kadar siyahi adaylıklar var. Bu sene adaylarda da, film konularında da bu konuya hassas yaklaşıldığı gözleniyor.

Şahsen Amy Adams’ın en iyi kadın oyuncu adayı olmaması beni biraz şaşırttı ve üzdü. En iyi film adaylıklarında yine bir süper kahraman filmi olmaması dikkatimi çekti, bir Deadpool olsa iyi olmaz mıydı dedim açıkçası. Dr. Strange’nin bir şekilde adaylıklarda olmasına ise sevindim. Arrival da, türü sebebiyle, belki Academy bu filmi görmez dediklerimdendi, yer almasına sevindim. Kazanacağını düşündüğüm isimleri bold olarak işaretledim:

En İyi Film Adayları:

La La Land – 13 dalda aday olarak bir rekora imza attı.
Arrival
Fence
Hacksaw Ridge
Hell or High Water
Hidden Figures
Lion
Manchester by the Sea
Moonlight

En İyi Kadın Oyuncu Adayları:
Emma Stone, La La Land
Natalie Portman, Jackie
Amy Adams, Arrival
Meryl Streep, Florence Foster Jenkins
Isabelle Huppert, Elle

En İyi Erkek Oyuncu Adayları
Casey Affleck, Manchester by the Sea
Denzel Washington, Fences
Ryan Gosling, La La Land
Viggo Mortensen, Captain Fantastic
Andrew Garfield, Hacksaw Ridge

En İyi Yönetmen Adayı
Denis Villeneuve, Arrival
Mel Gibson, Hacksaw Ridge
Damien Chazelle, La La Land
Kenneth Lonergan,  Manchester by the Sea
Barry Jenkins, Moonlight

En İyi Sinematografi:
Arrival
La La Land
Lion
Moonlight
Silence

En İyi Uyarlama Senaryo Adayları:

Arrival
Fences
Hidden Figures
Lion
Moonlight

En İyi Özgün Senaryo Adayları:

La La Land
Hell or High Water
The Lobster
Manchester by the Sea
20th Century Women

En İyi Animasyon Film Adayları:

Zootopia
Kubo and the Two Strings
Moana
My Life as a Zucchini
The Red Turtle

En İyi Yabancı Film Adayları:

Land of Mine
A Man Called Ove
The Salesman
Tana
Toni Erdmann

Tüm adaylıklar için tıklayın.

La La Land / Aşıklar Şehri!

La La Land / Aşıklar Şehri

Doğruyu söylemek gerekirse, müziği sinemadan daha çok sevdiğini düşünüp duran bir sinema yazarı olarak benim için müzikle sinemanın iç içe geçtiği her proje bir hazine.  2014 sonunda bizi oldukça şaşırtan bir film izledik: Whiplash.  Takıntılı ve hırslı bir bateri öğrencisi ile hastalıklı derecede sert öğretmeninin müzik ve disiplin üzerinden yürüyen ilişkisini muhteşem bir sinema duygusuyla anlatabilmiş olan bu yapımı 1985 doğumlu bir yönetmenin çektiğini öğrendiğimizde daha da fazla şaşırmıştık. Damien Chazelle’in ikinci uzun metrajıydı Whiplash ve ne mutlu ki Oscar’a kadar uzanan bir yolculuğu oldu bu bağımsız filmin. Yönetmenin ilk uzun metrajı ise, ülkemizde vizyona girmemiş olan bir müzikaldi. Guy and Madeline on a Park Bench, Boston ve New York sokaklarında, 35 mm ve siyah beyaz çekilmiş bir müzikal. Kendisi de müzik öğrencisi olan Chazelle, önce kısa film olarak çekmiş bunu ve sonra uzun metraja çevirmekte karar kılmış. Variety dergisine göre bu yapım Godard ile Miles Davis’in; Morris Engel ile The Umbrellas Of Cherbourg’un iç içe geçtiği müzikal bir şölen gibi.

Ülkemizde yıl sonunda vizyona giriyor olsa da uzun süredir haberlerini aldığımız ve meraklandığımız bir film La La Land. Önce Chazelle ile Whiplash başarısından sonra yapılan röportajlarda gelmeye başladı tüyolar, sonra da film biter bitmez festival festival dolaşıp övgüleri, ödülleri toplamasıyla aldık haberlerini. Bizde de önce İKSV galalarında gösterildi film, şimdi ise vizyona giriyor çok şükür.

Aşıklar Şehri olarak başarılı bulduğum bir Türkçe isme sahip film günümüzde geçiyor, Amerika’da çoğunlukla. Fakat yönetmen filmin dokusunu oldukça Retro bir tarzda oluşturmuş. Bu noktada sanat yönetmeni Austin Gorg’a da şapka çıkartabiliriz. Karakterleri sıkışmış trafikte ve ellerinde cep telefonları ile görmesek filmin 60’larda geçtiğini rahatlıkla düşünebiliriz. Evet karakterler; baş karakterlerimiz Mia (Emma Stone) ve Sebastian (Ryan Gosling) ile tanışıyoruz büyük bir hızla, etrafı film seti kaynayan bir Los Angeles caddesinin işlek bir cafe’sinde garson olarak çalışan ve fakat ünlü bir oyuncu olma hayalleriyle yaşayan Mia ile neredeyse takıntı derecesinde jazz müziğine sevdalı, para kazanmak için lokantalarda yemek müziği çalarak üç kuruş kazanan bir piyanisti önce kendi hayatlarında, iç değerlerini dış dünyayla kesiştiremedikleri anlarda izliyoruz. Daha sonra ise kendi yolunu arayan bu iki ölümlüyü tesadüflerle biraraya getiriyor kader ve tabii ki sırada aşk var! Birbirini yükselten bir aşk hem de, adeta iki eksi artı ediyor…gibi görünüyor.

Aşk yavaş yavaş karakterlerimizin içinde filizlenirken biz onların flörtüne müzikal koreografiler eşliğinde şahit oluyoruz. . Film sırasıyla, adını koyarak Kış-Bahar-Yaz-Sonbahar mevsimlerini takip ettiriyor bize. İsveçli görüntü yönetmeni Linus Sandgren, müzikal sekanslarda nefis görüntüler yakalamış. Kulaklarımızın pasını alan bu şarkıların daha önceden bilinen jazz şarkıları olmadığını fark ediyoruz. Evet, filmin en özgün kısımlarından biri de baştan sona filme özel yazılmış parçalara sahip olması belki de.

Bu arada filme bir es verip Ryan Gosling’in müzisyenliğiyle ilgili iki kelam etmek isterim. Geçen yıl Spotify’da Dead Man’s Bones adlı muhteşem bir grup keşfedip, kimmiş bunlar diye baktığımda karşıma Ryan Gosling çıkmıştı. Meğer Gosling 2006’lardan beri müzikle uğraşırmış. Dolayısıyla, filmde göreceğiniz tüm klavye ve piyano performansları gerçekten de Gosling’e ait! Herhangi bir dublör ya da farklı bir kurgu kullanılmış değil! Bunu ünlemli ünlemli yazmamın sebebini filmi izlediğinizde anlayacaksınız. Broadway’de Cabaret oyununda rol almakta ve bir süredir bu sebeple de yoğun şekilde şarkı söylemekte olan Emma Stone ve sesini zaten profesyonel olarak kullanmakta olan Ryan Gosling, yepyeni bir müzikal soundtrack’i hediye etmiş oldu bize. Dans performanslarını da es geçmemek lazım. Renkli kostümler, iki oyuncunun beden dillerini kullanışları ve aralarındaki zor bulunur kimya sayesinde ortaya çok lezzetli görüntüler çıkıyor performanslar sırasında.

Retro bir 21. yüzyıl tablosunun içinde yepyeni caz müzikleri ile modern bir müzikal oluşturmaksa amacınız, elbette klasiklere karşı birtakım saygı duruşlarına ihtiyaç duyarsınız. Bu konuda saygıda kusur etmemiş genç yönetmen, telaşlanmayın. Casablanca, Rebel Without a Cause, All That Jazz, Chicago, 8 ½, Singing In The Rain, Meet Me In St. Louis gibi filmlerden aldığı referansları filmine özenle serpiştirmiş.

Hikayedeki çatışmalar, kırılmalar, genel olarak karakterlerimizin aşkına gölge düşüren kişisel kararlar, güçsüzlükler oluyor.  Filmin en kalbe dokunan ve yaratıcı kısımlarından biri ise sondaki “ya öyle değil de böyle olsaydı” sekansı. O kadar güzel kurgulanmış, tasarlanmış, düşünülmüş bir fantezi ki, bir yandan bunların paralel evrende gerçekleşmiş olduğunu düşünüyorsunuz. Kendi hayatlarımızda da, bu hataları yapmasaydım, orada bunu değil de şunu deseydim, şu kayıpları yaşamasaydım dediğimiz anlar gibi… Film bir yandan toplumun bireyden beklentilerini umursamadan kendi iç sesine kulak vermesini salık verirken, öte yandan başarı hayallerinizi gerçekleştirmek midir yoksa hep yanınızda olmasını istediğiniz insanı kaybedip kaybetmeme meselesi midir gibi sorular sorduruyor. Muhteşem bir görsel hazla, nefis müzikler eşliğinde hem de. Eh, daha ne olsun. Yaşasın sinema!

Not: Yazı populersinema.com’da yayınlanmıştır.