Ankara’da Sanata Doymak!

Bu sene yirmi yedincisi düzenlenmiş olan Ankara Film Festivali’ni sonlarına doğru yakalama fırsatı bulmuş ve gözlemlerimi Kültür Mafyası’na yazmıştım.

Geçtiğimiz sene İKSV’nin düzenlediği 34. İstanbul Film Festivali’nde Bakur (Kuzey) filminin gösteriminin iptal edilmesinin ardından, Ankara Uluslararası Film Festivali’nde adil bir yarışma olmayacağı gerekçesiyle Belgesel ve Kısa Film Yarışmaları da iptal edilmişti. Bu sebeple  kapanış töreni de yapılmamış, açıkçası sönük, cansız ve tatsız bir festival olmuştu. Bu sene daha canlı ve aktif bir festivalle karşılaştığımı söyleyebilirim. Sonlarına doğru Ankara’da olabildiğimden, festivalde yalnızca 5 film izleyebildim. Yazının devamını Kültür Mafyası’ndan takip edebilirsiniz.

Diriliş / The Revenant

Altın Küre’de çeşitli ödüllere layık görülen ve Oscar için 12 dalda aday gösterilen Diriliş‘i (The Revenant, 2015) hakkını vererek izleyebilmek için İstinye Park’ta IMAX sistemli salonu tercih ettim doğrusu, iyi de yapmışım. Diriliş, Michael Punke’un yazmış olduğu The Revenant: A Novel Of Revenge kitabından uyarlanmış. Kitapsa yaşanmış bir hikayeyi anlatıyordu. İsveçli avcı Hugh Glass (filmde Leonardo DiCaprio) 1800’lü yılların Amerika’sında, şimdinin Dakota bölgesinde ekibiyle avlanırken, bir ayının saldırısına uğrayarak çok ağır bir şekilde yaralanıyor. Hayatta kalma umudu çok düşük olan Glass, ekip arkadaşları tarafından vahşi doğada ölüme terkediliyor, melez oğlu da ekip arkadaşlarının biri olan John Fitzgerald (Tom Hardy) tarafından gözlerinin önünde öldürülüyor. Müthiş bir dayanma gücüyle hayatta kalmayı başaran Glass, oğlunu öldüren John Fitzgerald’dan intikamını alabilmek için, vahşi doğayla var gücüyle mücadele ediyor.

Filmin yönetmeni Alejandro Gonzalez Inarritu, 2007’de çok sevdiğim Babil filmi ile Oscar’da en iyi yönetmen ve en iyi film ödüllerine aday gösterilmişti. Geçen sene (2015) ise nedense çok ısınamadığım, yönetmenin de kendi tarzına uzak Birdman ile en iyi yönetmen, en iyi film ve en iyi özgün senaryo ödüllerine layık görüldü ve elbette son son bu başarılarıyla çok konuşuldu. Bu sene de bu denli iddialı bir filmle Oscar yarışında 12 dalda aday olması, kendisinin yönetmenlik iddiasını kanıtlıyor şüphesiz. Yönetmenin eski işlerinden Biutiful ve 21 Grams da şahsen çok başarılı bulduğum filmler. Inarritu’nın beyazperdeye attığı imzalara şöyle bir baktığımızda genelde dayanılması güç, acı verici olayları anlatmayı seçtiğini, ama bunları yönetmenlik anlamında doğal ve sert bir şekilde yüzümüze vurarak anlatmayı tercih ettiğini görüyoruz.

Diriliş, temposu çok yüksek bir sıcak savaş sahnesiyle açılıyor ve bizi içine çekmeyi anında başarıyor zaten. Filmin %95’i dış mekanda, gerçek mekanlarda, çoğunlukla da doğal ışık kullanılarak çekilmiş. Muhteşem bir doğa, film boyunca hikayeye eşlik ediyor ve geniş, uzun, temiz planlar sayesinde, yaşanan onca sert mücadeleye rağmen çevreyi seyre doyum olmuyor. Muhteşem bir yeşillik sürekli bizimle. Dağlar, kar, nehir… Vahşete rağmen her şey şiir gibi. Geniş planlar o kadar başarılı ki, izlerken adeta oradayız. Görüntü yönetmenliğine şapka çıkarmalı!

Gerçek hikayeden uyarlama olmasına rağmen elbette abartılar yok değil. Hugh Glass’ın yaşam mücadelesini izlerken, yok artık, buna rağmen mi ölmüyor, nasıl yani, hala devam edebiliyor mu, eh, bu kadar da olmaz demekten kendinizi alamıyorsunuz. Zira filmimiz bir süper kahraman filmi değil ve madem gerçek hayat hikayesi ve gerçek bir yaşam mücadelesi, keşke aslına daha uygun kalsaymış demeden edemiyoruz. Uzun süredir Oscar ödülünü haketmesine rağmen alamadığı için türlü şakalara konu olan Leonardo DiCaprio’nun performansı gayet yerinde. Fakat filmde oyunculuk deyince Tom Hardy’nin bu alışılmışın dışındaki performansı beni o kadar etkiledi ki, gözüm bir süre sonra DiCaprio’yu görmemeye başladı. Teksas aksanlı İngilizcesi’nin başarısı bir yana, karakteri izlerken çoğunlukla onun Hardy olduğunu unutuyorsunuz, ki bence başarılı oyunculukta en önemli kriterlerden biri bu. Örneğin DiCaprio’yu izlerken bu pek olmuyor şahsen bende, karakterinin sunduklarının içinde kaybolamıyorum. Umarım bu sene en iyi yardımcı erkek oyuncu ödülünü Hardy alır.

Bir intikam hikayesi Diriliş. Ama bu intikam hikayesine insanın doğayla olan mücadelesi de ekleniyor elbette. İnsan, hayvan gibi değil. Medeni ve vicdanlı bir yaratık ama onun da içinde kötülük var. Ayırım var. Zorda kaldığında vahşet var. Yalan var. Yarı yolda bırakma var. Sineklerin Tanrısı’nı hatırlatan bir yapısı da var Diriliş’in. Medeniyet/ilkellik, iyilik/kötülük, Kızılderililer, Fransızlar, Amerikalılar üzerinden farklı okumalara da açık. Diriliş, vahşet açısından izlemesi zor sahneler de içeriyor, yine doğal, yine suratımıza tokat gibi!

Filmde herhangi bir kadın ya da aşk hikayesi yok. Tamamen maskülen, sert bir film.

65 mm dijital çekilen Diriliş’in, mümkünse sinema salonunda, değilse de büyük bir perde ya da ekranda, iyi bir ses sistemiyle izlenmesi gerekiyor bana kalırsa. Neredeyse gözlüksüz 3D deneyimiymiş gibi izlemek isterseniz, IMAX olan salonlarda izlemenizi önereceğim.

Kelimenin tam anlamıyla lezzetli bir sinema filmi Diriliş. Oscar yarışında hangi ödülleri alır bilinmez ama şimdiden yılın en iyi filmlerinden biri olduğunu söylememiz için ödüllerini beklememize gerek yok. İyi seyirler.

Not: Yazı, filmin vizyon haftasında kulturmafyasi.com sitesinde yayınlanmıştır.

Kilometrelerce Öteden Tanınabilecek Bir Zeki Demirkubuz Filmi: Bulantı

I hurt myself today, to see if I still feel – Nine Inch Nails

Yakın zamanlı bir röportajda Zeki Demirkubuz’a aşağı yukarı şöyle bir soru sorulmuş: “Türk sinemasında Nuri Bilge Ceylan, Reha Erdem, Yeşim Ustaoğlu gibi yönetmenlerle beraber bir devrim yaptığınız düşünülüyor, ne diyorsunuz?” Kendisi böyle bir “devrim”i kabul etmemiş, bu isimlerle birlikte anılmaktan hoşnut olmadığı da çok açık fakat bir gazeteci, bir araştırmacı hatta takibi iyi bir izleyici olarak bile Türk sinemasına dışarıdan bakıldığında şu çok net görülür ki soruda sayılan isimlerin ortak noktaları gerçekten de fazladır. Filmlerinin türlerini, dillerini benzetebileceğimiz yanlar da var, ama bunun ötesinde özetlersek bir kere bağımsız sinema yapan auteur yönetmenler bunlar, filmleri popüler kültür malzemesi haline gelmeyen, toplumsal ve kültürel konulara değinen hikayeler yazmayı ve onları yönetmeyi tercih eden yönetmenler bu isimler. Çoğunun filmleri yurtdışında birçok festivalde gösteriliyor, çoğu ödüllerle dönüyor. Anlatıları minimal sinema olarak değerlendiriliyor. Filmlerinde genelde hissedilen kültürel birikim gerçek hayatlarında da entelektüel  kişiler olmaları ve özellikle edebiyatla kuvvetli bir ilişkiye sahip olmalarından kaynaklanıyor. Özellikle Nuri Bilge Ceylan sineması ve Zeki Demirkubuz sineması çok fazla karşılaştırılmıştır, iki yönetmenin de okudukları klasik edebiyat metinlerinden etkilendikleri ve benzer varoluş sıkıntılarına (özellikle iyilik, kötülük, kibir, samimiyet gibi kavramlar) kafa yordukları su götürmez bir gerçek.

Üç yıl sonra onuncu filmiyle, Bulantı ile geri dönüyor Zeki Demirkubuz. Bir önceki filmi Yeraltı için Dostoyevski’nin ünlü eseri Yeraltından Notlar’dan esinlendiğini belirtmiş olan yönetmenin son filminin adının Bulantı olduğunu öğrenince hepimizin aklına malum Sartre’nin Bulantı romanı gelmişti fakat filmin dağıtımcıları şöyle bir açıklama geçti basına: “Filmin konusu ya da temasının Jean-Paul Sartre’ın ünlü romanı Bulantı’yla bir ilgisi yoktur; ama şöyle bir bağı vardır: Zeki Demirkubuz, 7 yıl önce – çekebilir miyim düşüncesiyle – Sartre’ın romanını çalışmaya karar vermiş, bilgisayarında Bulantı adında bir dosya açmış; ama bir süre sonra bu fikirden vazgeçip, filmin şimdiki haline yönelmiştir. Önceleri acelesi olmadığından, sonra vakit daraldığında ise yeni bir isim bulamadığından, -zaten filmlerine isim bulmakta hep zorlandığından- bulduğu diğer isimlerden de hoşlanmayıp Bulantı’ya alıştığından ve çok sevdiğinden filmin ismi bu şekilde kalmıştır.”

Bulantı her ne kadar Sartre’nın romanının uyarlaması olmasa da sonuçta hikayesini yine varoluşla ilgili sorgulamaların üzerine oturtması romanla bir akrabalık oluşturuyor desek yanlış olmaz sanırım. Sartre’nın roman kahramanının eline bir taş almak isteyip sonra varoluşun saçmalığının midesini bulandırdığını anlattığı kısım aslında Yeraltı’ndaki meşhur patatesi de çağrıştırır bana… Bulantı Yeraltı’nı hatırlatan bir film olmuş zaten, Yeraltı da orta yaşlı bir erkek üzerinden günümüz insanının davranış şekillerine, ruhsal bunalımlarına, yalnızlığına, sosyal konumunun getirdiklerine, ilişkilerine, iç seslerine, ruhuna ve gerçekliğine odaklanıyordu. Fakat Yeraltı epey çarpıcı bir filmdi. Özellikle meşhur yemek sahnesi ve sonrasında Muharrem karakterinin yüzleşmeleri esnasındaki patlamaları filmin hem temposunu yükseltiyor hem de seyirciyi heyecanlandırıyordu. Kara mizah da epey yer bulmuştu kendine filmde.  Bulantı temponun baştan sona düşük olduğu, karakterin yükselme ve alçalmalarını anca tahmin ederek ilerlediğimiz, herhangi bir yüksek ses tonu ya da tartışmaya fazlaca rastlamadığımız, esprilerin az olduğu, heyecanlanmadan izlediğimiz bir film. Sarsılarak çıkmıyoruz salondan ama elbette düşünerek çıkıyoruz. Bazı sahneleri beynimizde birkaç kez gezdirerek, farklı yönlere çekilebilecek anlamlarını kavrayarak… Kendimizden parçalar bularak, tanıdıklarımıza benzeterek. Çünkü Demirkubuz her zamanki gibi yine sahici karakterler ve ambiyanslar yaratıyor. Yenen yemeğin, içilen çayın, okunan gazetenin, giyim kuşamın detayı her zaman bizi o atmosferin içinde hissettiriyor. O portakal suyunu biz de içiyoruz sanki, o ayakkabıyı biz de öyle giyiyoruz, o suyu biz de öyle istiyoruz yanımızdaki kişiden. Somut detayların yanısıra soyutta da öykünebiliyoruz elbette. Örneğin bizzat canlandırdığı Ahmet karakteri aslında apatik bir karakter. Duygularını yaşayamayan, başkalarının duygularından beslenmeyi tercih eden, hayatta bir anlam bulamamış, yüzü gülmeyen, acısını yaşayamayan, kibirli, aslında oldukça içe kapanık ve iletişim kurmaya, sosyalleşmeye çalışsa da insanları sevmediğini, zorlandığını, yüzünün aldığı her ifadeden anlayabileceğiniz bir karakter.

Elini muma götürdüğü sahne, acı çekmek istediğinin ama çekemediğinin farkında olduğunu gösteren kısa ama anlamlı bir sahneydi mesela. Bu anlamda filmin epey başlarında kendisini çok etkilemesi gereken, sessizliğe bürünmesi gereken bir olay yaşadığı halde sosyalleşmeye çalıştığı ve hiçbir şey yokmuş gibi davrandığı uzun planlardan sonra filmin son 10 dakikasının neredeyse hiç diyaloglu olmaması, etrafın ve Ahmet karakterinin sessizliğe bürünmesi çok yerinde olmuş. O sessizlik anlarında seyirci olarak filmin başında sadece bazı  gereksiz laf kalabalıklarına şahit olduğumuzu, hayata karışmaya çalışan bir karakterin etrafındaki insan bulutunun blabla’larını dinlediğimizi, şimdi olması gereken sessizliğin yaşandığını ve birazdan kişisel bir yüzleşme geleceğini tahmin edebiliyor ve biz de rahatlıyoruz aslında.

Varoluşa dair gerek okumalarından gerek kendi tecrübelerinden ve düşüncelerinden gelen, ifade etmek istediği cümleleri var Demirkubuz’un. Bu Nuri Bilge Ceylan sinemasında da böyledir. Alakasız bir ortamda alakasız iki karakter konuşurlarken birden insana, varoluşa, gerçeğe, öze dair çok önemli, çok derin ve aslında çok çıplak bir gerçeklik mevzu edilir. Bazen bu çok güzel de olur çünkü  genelde sinemada yan anlamlar, göndermeler, benzetmelerle bir şeyleri anlatmaya çalışmak daha makbul sayılır ama bazen de insan gerçeği tüm yalınlığıyla duymak, birilerinin bunları açık açık konuştuğuna şahit olmak ister. Şahsen bu anlamda iki yönetmenin de filmlerindeki az ama öz konuşmaları severim. Bulantı’da da, bazen Ahmet’in sevgilisi, bazen doktoru, bazen seviştiği alelade bir kadın gerçeği tüm yalınlığıyla ifade edebiliyor. Fakat Bulantı’da nedense bu tarz beylik cümleler filmin içine hiçbir şekilde yedirilememiş. Özellikle oyunculuğunu çok sevdiğim  Ercan Kesal’ın canlandırdığı doktor karakterinin ifadeleri çok fazla kör gözüm parmağına olmuş. Aslında anlattığı şey elbette yine çok yerinde bir sorgulama. Hem normal nedir, neden normal olmaya sığınmak isteriz’i sorgulayan, hem de ruhumuzla ilgili soru ve sorunlara bazen tıbbın bile yanıt veremeyeceğini, bazen hissettiğimiz duyguların bedenimize de sirayet edebileceğini ama bu canımızı yakmıyor, bize zarar vermiyorsa, sırf normal değil diye bundan korkmamızın gereksizliğini anlatan, oldukça derin ve farklı bir yaklaşım. Fakat dediğim gibi, filmin içine yedirilememiş, bir anda Ercan Kesal çıkıp, şu şudur, bu budur demiş ve kaybolmuş  gibi didaktik ve sakil kalmış ne yazık ki…

Genel anlamda film beylik laflar etmiyor, büyük bir şeyler anlatmaya çalışmıyor, ukalalık etmiyor aslında, tam tersi, yine oldukça yalın bir şekilde birey üzerinden muhasebe yapıyor, kişinin kendi açmazları üzerinden olası bir şekilde başlatıyor ve sonlandırıyor öyküsünü Demirkubuz. Nuri Bilge Ceylan’ın da Zeki Demirkubuz’un da filmlerinde sosyal, sınıfsal, toplumsal, kişisel meselelere yer verilir, sosyal çıkarımlar, okumalar yapmak çok olasıdır, mekanlarla, kişilerin gelir durumlarıyla, yeme içme tarzlarıyla ve benzeri güzel oturtulmuş atmosferler ve diyaloglarla verirler bunu ama politik anlamda pek suya sabuna dokunulmaz, röportajlarında da ikisi de benzer şeyler söylerler bu konuyla ilgili; küçük ve insani dertlerin küçümsenmemesi gerektiğini, her şeyin bireyde başlayıp sonra toplumsallaşıp sonra politikleştiğine dikkat çekerler. Son röportajlarından birinde buna da değinmiş Demirkubuz, memleket meseleleri varken bunlar da dert mi yaklaşımına tepki olarak çektiğini söylemiş bu filmi.

Zeki Demirkubuz sinemasından beklentiler yüksek. Kader, Kıskanmak, Masumiyet, Yeraltı gibi sarsıcı ve değişik örneklerden sonra, 50 yaşındaki yönetmenin filmografisinde daha “olgunlaşmış”  bir yapı görmek istediğini söyleyenler çok fazla. Bu anlamda Bulantı’nın, olgunlaşmış, taş üstüne taş koymuş bir film olduğunu söyleyemeyeceğim.  Anlatım diline, tercih ettiği planlara ve anlatmayı tercih ettiği kişisel hikayelere alışık olan ve seveninin keyifle izleyeceği, çok klasik bir Zeki Demirkubuz filmi var karşımızda. Tüm hikayeyi üzerine oturttuğu Ahmet karakterini kendi oynaması, erkek kardeşini canlandıran Çağlar Çorumlu’nun kısa ama muhteşem performansı, kısa ama cesur öpüşme ve sevişme sahneleri ise filmi belki diğer Demirkubuz filmlerinden ayıran bazı özellikler…

NOT: Bu yazım kulturmafyasi.com sitesinde yayınlanmıştır.

Bir gözyaşı ülkesinde evcilleştirme operasyonu: Küçük Prens sinemalarda!

 

Sanırım 5-6 yaşlarındaydım. Okumayı erken sökmüştüm, ilkokula da erken gönderildim bu sebeple, akranlarım yuvaya giderken. Dayımın eşi, bana ilk kitabımı hediye etti.  Büyükçe, kalınca, beyaz bir kitap. Adı Küçük Prens’ti. Süslü, parlak dış kabını çıkartıp kitabın kendi düz ve boş kapağına hemen renkli kalemlerle bir şeyler çizmişim, pek hatırlamıyorum tabii, şimdi bakınca utanılası… Fakat birkaç yıl elimde kaldı o kitap ve o zamanlar özellikle içindeki çizimler beni çok etkilemişti, çocukluğumdan hatırladığım birkaç kareden biridir, fil yutan boa yılanının şapkaya benzer çizimi, bir de o muazzam baobab ağaçları…

Tabii yıllar geçtikçe tekrar tekrar okudum kitabı ve her seferinde başka bir tat aldım, daha doğrusu daha iyi anlamaya başladım okuduklarımı, gördüklerimi… Bir bebek olarak dünyaya gelip, birkaç 10 sene çocukluk yaşayıp sonra “yetişkin” oluyoruz ama içimizde hep o çocuğu korumak istiyoruz ya, esas “ben” dediğimizin o masum çocuk olduğunu düşünüyoruz ya çoğumuz, işte bunu anlatan bir kitaptır biraz da Küçük Prens. Bir yaşam felsefesinden bahseder aslında. Bir çocuğu, yaratıcılığıyla çok fazla etkileyecek ve kamçılayacak yanları vardır, dilinin naifliği, şiirselliği de bir çocuğa masalsı ve anlaşılır gelir, fakat bir yetişkinin her eline alıp okuduğunda farklı tatlar yakalayabileceği, farklı dersler alabileceği, büyülü bir kitaptır Küçük Prens bana göre.

1943 yılında yazılmış roman. Radyo uyarlamaları, tv çizgi filmi, tiyatro, bale, opera, müzikal uyarlamaları var yıllar boyunca denenmiş. Bu sene ise 3d uzun metraj animasyon film adaptasyonuyla karşı karşıyayız ve beklentiler elbette dünya çapında çok yüksek! Film,  şu zamana kadar en çok bütçe harcanmış Fransız animasyon film olarak da pazarlanıyor. (80 milyon dolar olduğu iddia ediliyor). İstanbul Capitol sinemaları Küçük Prens için çok güzel bir organizasyon düzenledi. 276 dil ve lehçede Küçük Prens koleksiyon kitabı sergisi ve Küçük Prens’in dünyasının özel dekoru hazır bulunuyor 20 Ekim 2015’e kadar. Vizyona girmeden bir gün önce de filmin öngösterimini düzenlediler, orada izleme fırsatı bulduk büyük bir merakla beklediğimiz bu filmi.

B612 Asteroid’inde tek başına yaşayan Küçük Prens’in gezegenindeki çok sevdiği güle daha faydalı olabilmek için çıktığı gezegen yolculuğundaki son durağı  dünya malumunuz. Filmin fragmanında gördüğüm bazı animasyon figürler beni korkutmuştu açıkçası. Son zamanlarda sıklıkla izlediğimiz çoğu başarılı animasyonda aslında biraz birbirine benzeyen karakter çizimleri oluyor, kız çocuklarının gözleri saçları kaşları birbirini andırıyor ne kadar orijinal bir animasyon da olsa. Bu tarz büyük gözlü birkaç çocuk figürü görünce korkmuştum, hem Küçük Prens’i alakasız bir hikayeye çevirmiş olmalarından, hem de görsel olarak kitapta aldığımız tadı veremeyeceğinden, o suluboya çizimlerinin yerini tutamayacağından…  Filmde gerçekten de farklı bir hikayenin bir iç hikayesi olarak sunulmuş bildiğimiz Küçük Prens’in hikayesi. Günümüzde geçiyor hikaye, küçük kızını okul sınavlarına büyük bir hırsla hazırlayan bir anne var. Zamanında Küçük Prens’le tanışmış pilot kahramanımız ise bu anne-kızın yaşlı komşuları. 9 yaşında, derslere hazırlanmaktan çocukluğunu yaşayamayan küçük kız, pilotla arkadaşlık ederken onun Küçük Prens hikayesini öğreniyor ve Küçük Prens’i bulmak için yollara düşüyor. Hikayenin bu kısmına geldiğimizde birdenbire animasyon tekniği değişiyor, stop-motion tekniğiyle çekilmiş bir şekilde izliyoruz Küçük Prens’li, gezegenli, meşhur gül’lü sahneleri. İşte bu tam isabet! Eğer Küçük Prens’in olduğu sahneler de bildik çizimlerle, büyük gözlerle, hikayenin başlangıcındaki animasyon tekniği ile çizilmiş olsaydı gerçekten büyük hayal kırıklığı olurdu diye düşünüyorum. Tüm hikayeyi bütünüyle stop motion ile yapsalardı da sanırım sıkıcı ve takip etmesi zor ve yorucu olurdu. Bu iki tekniği birleştirerek vermeleri büyük bir zeka, biraz da pazarlama işi elbet, fakat itirazımız yok. Zira stop motion bölümler, kitaptaki suluboya çizimlerini andırması ve işe ciddiyet katması bakımından şahane olmuş. 3D’nin ise filme maalesef hiçbir şey katmamış olduğunu söylemeliyim, halbuki kendimizi Küçük Prens’in dünyasında hissetmemize daha çok hizmet edebilirdi ve bu çok yerinde olurdu böyle bir hikaye için.

Ben 79 doğumluyum ve akranlarım Küçük Prens dediğimde benim gibi heyecanlanıyor, duygusallaşıyorlar. Fakat yeni nesilin de Küçük Prens’le tanışması gerektiğini düşünüyorum. Küçük Prens, büyük insana birçok şey öğretir. Mesela der ki, “En iyi yüreğiyle görebilir insan, gözler asıl görülmesi gerekeni görmez.” Mesela der ki: “Senin gülünün diğerlerinden daha önemli olmasını sağlayan şey, ona ayırdığın vakittir. İnsanlar bu en önemli gerçeği unuttular. Ama sen unutmamalısın. Evcilleştirdiğin şeye karşı her zaman sorumlusun. Gülüne karşı sorumlusun.” Mesela der ki: “Ne kavranılmaz bi yer şu gözyaşı ülkesi…”

Küçük Prens’te öyle çok simge, öyle çok anlatı var ki. Otorite tutkusu, kibir, iletişimsizlik, umutsuzluk, sahip olma tutkusu, sorgusuz sualsiz yerine getirilen görevler, biçimin özden daha önemli olduğu gezegenimiz dünya ve ona uzaktan bakmak… Bunları layığıyla işlemiş bir film var karşımızda.

Yapımın hafif Alis Harikalar Diyarında’vari, halisünatif ve masalsı dokusu sizi etkileyecek. Hans Zimmer ve Richard Harvey ellerine teslim edilmiş müzikleri de öyle…  Küçük Prens’in sizin hayatınıza da dokunmasına müsaade edin. Çocuğunuzu da alın izleyin bu filmi, içinizdeki çocuk da olur…

NOT: Bu yazım kulturmafyasi.com adresinde yayınlanmıştır.