Kısa Film Çekiyoruz: Kutu / The Box

Enjoy watching the first trailer of our short film project “The Box (Kutu)” which we will be sending to international film festivals. Shooting has started in Istanbul and will continue in Bodrum…

Uluslararası film festivallerine gönderilmek üzere çekimlerine Istanbul’da başladığımız ve Bodrum’da devam edeceğimiz “Kutu (The Box)” isimli kısa filmin ilk fragmanı. İyi seyirler…

Yönetmen: Çağrı Dörter

Oyuncular: Ata Özev, Melis Zararsız

Bohemian Rhapsody

Geçtiğimiz hafta Müslüm’ü izledik, sanatçı Müslüm Gürses’in hayat hikayesini konu alan biyografik bir yapımdı, fikirlerimi yazmıştım. Bu hafta Bohemian Rhapsody ile efsanevi Freddie Mercury’nin ve Queen grubunun gerçek hikayesini anlatan başka bir biyografik film izliyoruz. Vizyonda Yılmaz Güney’i konu alan bir belgesel de var ve önümüzde de vizyona girecek bir Whitney Houston biyografik filmi. Çoğunluğu müzikle de ilintili olan, bizi derinden etkileyen kişiler/gruplarla ilgili biyografik yapımlara doyduğumuz aylardayız sözün özü.

Ortaokul-lise dönemimde keşfetmiştim Queen’i. Kaset doldurduğumuz zamanlar, 90’lar. We Will Rock You’lar, We Are The Champions’lar. Ama beni çok etkileyen iki şarkı vardı: Show Must Go On ve Bohemian Rhapsody. Filme de adını veren ikincisi daha önce benzerine rastlamadığım bir tür olduğundan iyice ilgimi çekmişti. Çocukluğunda piyano dersi almış ve müziğe aşık biri olduğumdan, sekiz kulakla dinliyordum bu değişik adamın değişik grubunun benzersiz şarkılarını.

Daha ileriki yaşlarımda dinlemeye, takip etmeye devam ettim elbette grubu, albümleri. Freddie Mercury’nin frapanlığı, feminenliği göze çarpıyordu ve onu çok daha özel ve farklı kılıyordu gözümde açıkçası. Cinsel tercihinin ne olduğunu merak etmek ya da bu konuda eminmişim gibi fikir yürütmek yerine onu olduğu gibi kabul ettiğimi hissettiğimi hatırlıyorum doğrusu.

Bir itirafta bulunmalıyım fakat, bu çok sevdiğim sanatçı ve grubu hakkında açıp çok da fazla okumamışım. Dinlediğim bana yetmiş olsa gerek. Örneğin Freddie Mercury’nin gerçek adının ne olduğunu ya da nereli olduğunu bilmiyordum ve bu filmde öğrendim, epey de şaşırdım doğruyu söylemek gerekirse.

1991 yılında sanatçının AIDS sebebiyle, bu denli genç yaşında öldüğünü öğrendiğim zaman da çok çok etkilenmiş ve üzülmüştüm.

Filme gelecek olursak, her şeyden önce şüphesiz fiziksel olarak canlandırması zor bir kişilikle karşı karşıyayız. Freddie Mercury’nin ağzında fazladan 4 adet diş olması ağzının kapanmasını zorlaştırırken kendi düşüncesine göre sesini güzelleştiren bir detayve bu düşünceyle dişlerinden ameliyat olmayı reddetmiş. Yine zayıf bedeni, oldukça frapan ve iddialı, cesur kılık kıyafeti üstünde taşıyışı, kendine has hareketleri ile onu canlandırmak gerçekten büyük risk. Oyuncu Rami Malek elinden geleni yapmışsa da bedenen biraz sönük kalmış gibi hissettirdi bana, diş detayı ise çok önemli ve altı çizilesi bir konu olmakla birlikte bana yine de estetik olarak biraz fazla geldi, adeta Mercury’le ilgili bir parodi için özellikle abartılmış bir makyaj detayı gibi hissettim.

Dönem olarak 1970’lerde Queen’in oluşumundan 1985’te grubun Live Aid’teki efsanevi performanslarına kadar olan yolculuğunu anlatmayı tercih eden filmin yönetmeni ünlü yapımcı ve özellikle Olağan Şüpheliler‘in yönetmeni olarak tanıdığımız Bryan Singer iken yapım aşamasında bazı sıkıntılar yaşanmıştı. Sete gelmeyen ve bazı tatsız iddialarla suçlanan Singer projeden atılmıştı, filmin yeni yönetmeni, Kartal Eddie filmi ile hatırlanan Dexter Fletcher olacaktı fakat sonradan Singer projeye geri döndü. Bu çalkantıdan film ne kadar ve ne şekilde etkilendi bilemeyiz elbet ama bu denli büyük bir başlığın atıldığı bu kadar büyük bir proje için tüylerimi daha diken diken edecek bir film beklemiştim desem haksızlık etmiş olmam sanırım.

Filmin senaryosu Darkest Hour ve The Theory of Everything filmlerinin de senaristi olan Anthony McCarten ve The Other Boleyn Girl, Rush gibi filmlerin senaristi Peter Morgan’a ait. Senaristlerin Queen’e ve Mercury’e ait anlatılması gereken dönem seçimlerini başarılı buldum, üstelik bu döneme Mercury’nin ailevi hayatı ve geçmişini de eklemeyi ve bu dengeyi kurmayı becerebilmişler. Zira bu tarz biyografik filmlerde malzeme o kadar bol olur ki senarist işin içinden çıkamaz, ya herşeyi anlatmaya çalışır, ya da bir bölümün çok fazla üstüne gider ve iş çığrından çıkar. Müslüm filmi örneğin Gürses’in çocukluğuna çok fazla yer verilirken, hayranlarının durumu daha az anlatıldığı için çoğu izleyici tarafından eleştirildi.

Sadece albümünü dinleseniz tüylerinizin diken diken olacağı bir grubun ve o grubu bugünlere getiren efsanevi sanatçı Freddie Mercury’nin yer aldığı bir filmden çıkarken çok daha fazla etkilenmeyi beklerdim, açıkçası sönük bulduğum bir müzikal biyografik film oldu Bohemian Rhapsody. Üstelik Mercury’nin gay kimliğinin anlatımında da bir pürüz hissettim. Sanki Mercury’nin başına gelen her kötü şey, gay olduğuna karar verdikten sonra gerçekleşmiş, sanki hatası bu olmuş, eğer grup arkadaşları gibi evlenip çoluk çocuğa karışsaymış daha iyi olurmuş gibi bir yargı sezdim. Freddie Mercury’i Freddie Mercury yapan tamamen cesareti, kendi oluşu, içinden geldiği gibi davranmakta her zaman cesur oluşu olmuştu belli ki. Onun sanatını besleyen de buydu. Açıkçası filmin az da olsa “homofobi” içerdiğini düşünüyorum.Fakat filmin, Mercury’nin AIDS’e yakalanışı konusunu bir duygu sömürüsü haline getirmemesi ve filmin modunu genel anlamda pozitif tutması takdire şayan.

Birkaç kez izlemek isteyeceğiniz bir film değil Bohemian Rhapsody, ama es geçin de diyemem, izleyin, anılarınıza gömülün, Queen’i hatırlayıp eve döndüğünüzde albümlere sarılın, o bile yeter. İyi seyirler.

“Dehşetin Yüzü / The Nun” 21 Eylül’de Sinemalarda

“Korku Seansı / The Conjuring” evreninin bir başka karanlık köşesini keşfettirecek. Corin Hardy’nin (The Hallow) yönetmenliğini yaptığı ve yapımcıları James Wan ve The Conjuring serisinin tüm filmlerinin yapımcılığını üstlenen Peter Safran olan bu yeni korku festivali, şeytani varlığını ilk kez The Conjuring 2’de gördüğümüz kötü ruhlu rahibe Valak’ın şoke edici kökenine inecek.

The Nun’ın oyuncuları şöyle: Peder Burke rolünde Oscar’a aday gösterilen Demian Bichir (A Better Life), Rahibe Irene rolünde Taissa Farmiga (TV dizisi American Horror Story), yerel köylü Frenchie rolünde Jonas Bloquet (Elle). Kadroda aynı zamanda manastırdan Rahibe Victoria rolünde Charlotte Hope (TV dizisi Game of Thrones), Rahibe Oana rolünde Ingrid Bisu (Toni Erdmann) ve The Conjuring 2’deki ana karakter Valak rolüyle geri dönen Bonnie Aarons yer alıyorlar.

“Meg” Derinlerdeki Dehşet 10 Ağustos’ta Sinemalarda

Uluslararası bir sualtı gözlem programının parçası olan bir derin deniz denizaltısı, devasa bir yaratığın saldırısına uğrar ve Pasifik Okyanusu’nun en derin kesiminde dibe oturur, hem de içinde hapis kalmış mürettebatıyla. Zaman daralırken, eski derin deniz kurtarıcısı Jonas Taylor (Jason Statham) kendi kendini mahkum ettiği sürgünden vizyoner bir Çinli okyanusbilimci olan Dr. Zhang (Winston Chao) tarafından çekip çıkartılır; mürettebatı tek başına kurtarabileceğini düşünen kızı Suyin’in (Li Bingbing) itirazlarına rağmen. Fakat mürettebatın kurtulması için her üçünün ve hatta okyanusun görünürde durdurulamaz olan bu tehdidi durdurmak için birlikte çaba göstermesi gerekecektir. Soyunun tükendiğine inanılan 23 metre uzunluğundaki tarih öncesi bir köpekbalığı türü olan Megalodon (Meg) ise gayet canlıdır.

Turteltaub’un yönettiği filmin senaryosunu Dean Georgaris ve Jon Hoeber ile Erich Hoeber kaleme aldı. Film Steve Alten imzalı en çok satan MEG adlı romana dayanıyor. Filmin Türkçe altyazılı fragmanını izleyebilirsiniz.

Wonder Wheel/Dönme Dolap Uluslararası Boğaziçi Film Festivali’nde!

 

Kate Winslet

5. Uluslararası Boğaziçi Film Festivali 17 Kasım, Cuma günü başlıyor. Dünyanın dört bir yanından tam 107 filmin gösterileceği festivalin merakla beklenen filmlerinden biri de, usta yönetmen Woody Allen’ın yazıp yönettiği “Wonder Wheel / Dönme Dolap” olacak. Amerika’da 1 Aralık’ta gösterime girecek film, Türkiye galasını 5. Uluslararası Boğaziçi Film Festivali’nde yapacak ve 18, 21 ve 23 Kasım tarihlerinde seyirciyle buluşacak.

Film, gangsterlerle dolu 50’ler Amerika’sında yaşanan melankolik bir aşk hikâyesini anlatıyor.

 

Wonder Woman! Hem de Türkçe Altyazılı Fragmanıyla!

“Wonder Woman” 2 Haziran 2017’den itibaren, tüm dünyada vizyona girecek.

Wonder Woman olmadan önce Amazon prensesi olan Diana (Gal Gadot), yenilmez bir savaşçı olarak yetiştirilmiştir. Eğitildiği gizli cennet adanın üzerinden geçen bir Amerikan pilotun uçağı düşer ve pilot baygın olarak adanın kıyılarında bulunur. Pilot, Diana’ya adanın dışındaki dünyada büyüyen savaş tehdidinden bahseder. Bu tehdidi durdurabileceğine inanan Diana, adayı terk eder. Diana bu sayede tüm güçlerini ve gerçek kaderini keşfedecektir.

teaser poster

Patty Jenkins’in yönettiği filmin senaryosu Allan Heinberg ve Geoff Johns’a, hikayesi ise Zack Snyder & Allan Heinberg’e ait. Film, 2 Haziran’da 3D, IMAX 3D, Türkçe dublaj ve Türkçe altyazılı seçenekleriyle vizyona girecek!

Örümcek Adam Kostümünü Giyiyor!

 

Jon Watts yönetmenliğindeki Örümcek Adam Eve Dönüş Türkçe altyazılı fragman yayınlandı! Peter Parker’ı Tom Holland canlandırıyor.
7 Temmuz 2017’de vizyonda, unutmayın!

 

 

The Accountant – Hesaplaşma

Ben Rotaract Kulübü üyesiyken (yaklaşık 15-20 sene önce) bir akşam  TODEV (Turkiye Otistiklere Destek ve Eğitim Vakfı) kurucuları konuk gelmiş ve bize otizmin ne olduğunu, daha çok da ne “olmadığını” anlatmışlardı. O zamana kadar otizmi sadece Rain Man’den biliyordum şöyle bir, ama o gün vakıf oldum duruma, hatta sonra TODEV üyesi de oldum, toplantılarına ve çeşitli etkinliklerine katılarak otistik çocukları olan ailelerle, onların o “dahi ve özel” çocuklarıyla tanışma, birlikte vakit geçirme şansını yakaladım. O dönem Rotaract dergimize “Hepimiz Otistiğiz” başlıklı bir yazı yazmış, otizmin bir hastalık değil,  bir özgünlük, bir özellik, bir farklılık olduğunu anlatmaya çalışmıştım dilim döndüğünce. Aslında hepimizin hayatında takıntı yaptığımız konular, bazı odak noktalarının eksikliği/fazlalığı, bazı empatik eksiklikler, sosyalliktan uzaklaşmak istediğimiz durumlar ve bu yaklaşımlarımızın bize getirileri/götürüleri oluyor. Bu yüzden otizm, gerçekten de araştırdıkça epey ilgi çekici bir konu olarak karşımıza çıkıyor ve hiçbirimize uzak değil.

Otizm bir sinema filminde uzun süredir karşıma çıkmıyordu. Açıkçası Hesaplaşma (The Accountant) isimli, afişinde elinde taramalı tüfek olan bir Ben Affleck olan bu filmde de otizmle karşılaşacağımı düşünmemiştim. Evet, Affleck’in büyük başarıyla canlandırdığı Christian, çocukluğundan itibaren otizmle mücadele etmiş bir karakter. Otizmi olmayan erkek kardeşi ise onun en iyi anlaşabildiği arkadaşı. Her otistik gibi Chris’in de sosyalleşme sorunları var. Doktorunun kızı, erkek kardeşinden sonraki ilk arkadaşı oluyor. Chris’in çocukluğundan küçük bir enstantane ile başlıyor film ve daha sonra büyümüş, iş güç sahibi olmuş Chris’i izliyoruz fakat flashback’lerle geri dönüp hayatındaki tüm başarı ve başarısızlıkların psikolojik nedenlerine vakıf oluyoruz. Psikolojik çözümlemeler çok sağlam, çocuk Chris’i oynayan oyuncu da, Ben Affleck de bu zor karakterin hakkını fazlasıyla vermişler. Otizm, aslında Chris’in süper gücü. Zira otizm, bir hastalık değil, farklı bir beyin yapısının sonuçları aslında. Sosyal ve duygusal anlamda zorluklar yaşamakla birlikte çoğunun sanat yönü kuvvetli oluyor, ayrıntıları görmede üstün yetenekleri oluyor, matematik konusunda dahi olabiliyorlar. Chris de sanattan hoşlanan bir matematik dehası. Annenin aileyi terk edişi, babanın ise çocuğunun “hassasiyeti” sebebiyle onu ve erkek kardeşini aşırı sert bir şekilde yetiştirişi sonucunda Chris aynı zamanda bir ölüm makinesi haline geliyor. Genelde dünyanın en tehlikeli suç organizasyonlarına muhasebecilik yaparak geçimini sağlıyor ve başı beladan kurtulmuyor. Eninde sonunda yasal bir müşteri almak durumunda kalsa da bir devlet teşkilatının milyon dolarlar akladığını fark eden muhasebe yardımcısı Dana ile birlikte başlarını daha büyük belalara sokuyorlar.

Filmde sadece Chris’in psikolojik çözümlemelerine giriyor değiliz.  Ayrı bir filme konu olabilecek kadar derin bir geçmişi olan kardeşi Brax’in (Jon Bernthal), Hazine Bakanlığı’nın Suç Yürütme Birimi başkanı Ray King’in (J.K. Simmons) ,  başkanın yardımcısı Marybeth Medina’nın hikayeleri de minik flashback’lerle anlatılıyor bize. Bu, seyirciye bilgi verme açısından olumlu olarak görülse de açıkçası filmi epey uzatıyor ve bazen konudan saptırıyor, adeta bir HBO dizisi izliyormuşuz da bir sonraki bölümde bu karakterlerden birinin hikayesine daha yakından odaklanacakmışız gibi hissediyoruz ama bu bir sinema filmi. Gavin O’Connor, Bill Dubuque’un yazdığı bu derin ve verimli hikayeyi “non-lineer” bir kurguyla anlatmalara doyamamış anlaşılan.

Aksiyon sahneleri oldukça başarılı, The Warrior ile bildiğimiz yönetmen Gavin O’Connor yönetmenlik/ sinematografi anlamında beklentileri boşa çıkarmıyor. Fakat film, hikayesinin derin psikolojik altyapısına ayırdığı zaman doğrultusunda çok da alışık olduğumuz aksiyon/gerilim filmlerinin temposunda değil. Bu anlamda, yorucu ve gereksiz bölümler içeriyor doğrusu. Öte yandan içi boş bir aksiyon filmi izlemeyeceğinizden, gerçek hayattan, kostümsüz bir süper kahraman izleyeceğinizden de emin olabilirsiniz.

Not: Yazı populersinema.com sitesinde yayınlanmıştır.

Zootopia / Zootropolis: Hayvanlar Şehri

Geçtiğimiz haftalarda Alice Through The Looking Glass/Alis Harikalar Diyarında 2: Aynanın İçinden izleyip olmayan alemlerde, harika diyarlarda, zamansız zamanlarda gezmiş ve hem görselliği hem de içerdiği felsefesiyle beslenmiş, adeta zevkten ölmüştüm. Bu hafta da bir animasyon vasıtasıyla, olmayan ütopik mekanlarda dolaşıp kendimi kaybettim, mutluyum: Zootopia ya da Türkçe adıyla Zootropolis: Hayvanlar Şehri.  Disney yapımı film, Amerika’da bir ay önce vizyona girmişti, bizdeyse bu Cuma (10 Haziran 2016) itibariyle vizyonda.

Animasyon filmler söz konusu olduğunda elbette çizilmiş karakterlere sesiyle can veren dublaj sanatçıları da önem kazanıyor. Bunların popüler isimler olması ise filmin reklam boyutunu zenginleştiren bir unsur ister istemez. Ülkemizde Yekta Kopan, Uğur Yücel, Haluk Bilginer, Tolga Çevik gibi isimleri seslendirme kadrosunda gördüğümüzde o animasyonla ilgili kat kat heyecanlandığımız bir gerçek. Zootopia’nın orijinal seslendirme kadrosunda, başroller diyebileceğimiz tavşan Judy Hopps’u Ginnifer Goodwin, tilki Nick’i ise Jason Bateman seslendiriyor. Bizde ise tavşanımız Aysun Topar, tilkimiz Cem Yılmaz! Filmleri her ne kadar orijinal sesleriyle izlemeyi tercih etsek de, ülke olarak dublaj sanatında başarılı olduğumuz da bir gerçek, ve özellikle de Cem Yılmaz’ın sevimli ve kurnaz tilkiyi çok başarılı biçimde seslendirdiğini, işini düz bir okumayla değil, karaktere ruh katarak yaptığını eklemek isterim. Genel anlamda da bu filmi dublajlı izlemek gayet keyifliydi.

Gelelim filmin kendisine; hem konusuna, hem de teknik başarısına. Filmin senaryo kadrosunda bir ben yokum zaten : Jared Bush, Phil Johnston, Byron Howard, Rich Moore, Josie Trinidad, Jim Reardon ve Jennifer Lee muhteşem lezzette bir iş çıkarmışlar doğrusu. Kahkahalarla güleceğiniz zeki ve güncel esprilerin yanı sıra “şiddete ve sana benzemeyeni  ötekileştirmeye son ver” mesajını hayli yerinde kullanan sağlam bir senaryoya sahip Zootropolis. Yönetmen koltuğunu paylaşan  Byron Howard (Tangled), Rich Moore (Wreck-It Ralph) ve Jared Bush gibi isimlerin bir araya gelişi de yapımda benzer bir sihir meydana getirmiş. Örneğin küçük büyük her türden hayvanın aynı şehri paylaşması aslında gayet karmaşık bir düzen oluşturacakken her hayvanın boyutuna göre onlara özel kapıların, binaların vs tasarlanmış olması, muhteşem bir görsel deneyim haline gelmiş filmde. Yine fragmanlarda da izleyeceğiniz tembel hayvanlı sekanstaki mimikler, farklı karakterlerle oluşturdukları Godfather ve Chinatown göndermeleri sizi gülmekten öldürecek.

Konuya geri dönmek gerekirse, modernleşen ve insanlaşan (evrim geçirerek iki ayak üstünde duran, kıyafet giyerek işe, okula giden vs) hayvanlar dünyasında kasabasında ailesiyle yaşayan tavşan Judy Hopps, haksızlıklara katlanamayan, cesur ve hırslı bir küçük tavşandır.  Hayvanlar dünyasının ütopyası olan Zootropolis’te yaşamak ve polis olmak, orada görevler alarak dünyayı daha iyi bir yer yapmak istemektedir. Boyutundan ve acemiliğinden dolayı başta trafik polisi olarak atanan Judy, bu görevi kendine yakıştıramaz ve kayıp hayvan vatandaşların bulunması için harekete geçer. Bu uğurda karşısına çıkan üç kağıtçı tilki Nick ile işbirliği yapmak durumunda kalır ve fakat Judy ve Nick zamanla iyi arkadaş olacaklardır. Karşılarına çıkan olaylarda ise hayvanlar arasındaki tahammülsüzlük ve önyargılar ortaya çıkacaktır. Polisiye bir animasyon olan Zootropolis hem çok komik, hem çok tempolu ve renkli, hem de çok ciddi konulara değinen,  içi fazlasıyla dolu, bu nitelikleriyle benzerine az rastlanan bir yapım olmuş.

Yabancı basında, filmin insanların ırkçılık, önyargı gibi dertlerini hayvan “cinsleri” üzerinden anlatmanın sıkıntılı tarafları olduğu düşüncesinde olan bazı eleştiriler okudum ama aynı fikirde değilim. Hayvan dostlarımızın her zaman insanoğluyla benzerlik gösteren tarafları olmuştur ve sanat eserlerinde bu her zaman kullanılmıştır. Bana kalırsa “canlı” olmanın, varoluşun kaygıları, tasaları her zaman bir noktada birleşir, bu yüzden, özellikle çocuklara ve gençlere bazı mesajları sevimli hayvanlar üzerinden vermenin sakıncalı olduğunu düşünmüyorum.

Çocuklara da yetişkinlere de bir yandan ırkçılık ve ötekileştirmenin ne olduğunu, öte yandan şiddet, vahşet ve düşmanlıkla, kin ve hırsla hiçbir şeyin çözülemeyeceğini göstermek için didaktik olmayan bir ders niteliğinde. Haftanın en iyi filmlerinden, yılın en iyi animasyonlarından biri. Şimdiden Oscar ihtimali konuşulmaya başladı bile…

Not: Bu yazı filmin vizyon haftasında populersinema.com’da yayınlanmıştır.

 

The Nice Guys / İyi Adamlar

Ryan Gosling ve Russell Crowe gibi iki ismin başrolde olduğunu duyar duymaz zaten The Nice Guys/İyi Adamlar’ı izlemek istemeniz olası fakat filmin yönetmeni de az bir bahane olmasa gerek bunun için: Shane Black. 1961 doğumlu Black, 1986 ve 1989 yapımı Lethal Weapon ve devam filminin senaristi olarak piyasada tanındı. 1987 yapımı Predator filminde rol aldı. Yine 1996’da Renny Harlin yönetmenliğindeki The Long Kiss Goodnight filminin senaryosunu yazdı. As Good as It Gets’te bir barmeni canlandırdı. Nihayet 2005’te Kiss Kiss, Bang Bang filmini hem yazıp hep yönetti. 2013’te değişik bir çıkış yaparak Iron Man 3 projesini üstlendi, serinin bu bölümünü kendisi yazıp yönetti. Genel tabloya baktığımızda içinde kara mizah öğeleri bulunduran gerilim ve suç türünde filmlerle haşır neşir, on parmağında on marifet bir senarist/yönetmen. Dördüncü uzun metraj filmi ise yine elbette kendisinin yazdığı The Nice Guys/İyi Adamlar.

Los Angeles’ta geçiyor hikayemiz, hem de  1970’li yılların sonunda. Başrollerde izlediğimiz iki adamı farklı sahnelerde enteresan dedektiflik başarısızlıkları içinde izliyoruz önce. Ryan Gosling değişik bir aktör. Genel geçer bir yakışıklılığı olmamasına rağmen belirli bir karizması olduğu bir gerçek ve genelde kadınlar tarafından da beğenilen bir oyuncu. Fakat yüzünün, bedeninin karakteristik özellikleri sonucu, kendisine jönlük kadar saflık, pısırıklık, çelimsizlik, beceriksizlik gibi özelliklere sahip roller de inanılmaz yakışıyor ve oyuncunun üzerine belirli bir karakter şablonu yapışmıyor. Murder by Numbers’da gerilimi sonuna kadar hissettirebilen genç adam da oydu, Lars and the Real Girl’deki içine kapanık, problemleri olan Lars da oydu,  Drive gibi bambaşka sularda yüzen bir filmin cool adamı da oydu, The Ides of March gibi politik ve cesur bir filmde başı belaya giren genç ve hırslı kampanya yardımcısı da oydu. Şimdi karşımızda şapşal bir dedektif var. Sarsak, umarsız, beceriksiz, silik bir tip gibi, özellikle başlarda çizilen tablo bu. Aslında içeride başka bir hikaye var, eşini kaybetmiş ve 12 yaşlarında bir kız çocuğu var. Travmaları çok. İşte karakter çözümlemesi yapmamıza imkan tanıyacak kadar içi doldurulmuş bir tipleme çizmesiyle Black de Gosling de farklarını konuşturuyorlar. Dedektif March’ın bu sarsaklığı ve beceriksizliğinin önündeki umursamazlık perdesini aralayıp içerideki hikayeyi gördüğümüzde, karşımızda hatalarıyla güçlü yanlarıyla kanlı canlı bir insan duruyor.

Russel Crowe’un canlandırdığı dedektif Healy de az beceriksiz değil. Ama o March’a nazaran daha görmüş geçirmiş, olgun, kötü giden olaylara rağmen soğukkanlılığını koruyabilen ve son raddede de olsa olayları derleyip toparlayabilen bir adam. Maskülenliği de March’a göre daha önde. Fakat Healy karakteri March kadar üç boyutlu çizilmemiş sanki, ya da bir şekilde Crowe bu role yakışmamış, bir yavanlık var bu işte doğrusu.

Bu iki “budala dedektif”, kayıp bir kızın izini ayrı ayrı sürerken bir porno yıldızının öldürülmesiyle kendilerini içinden çıkılması zor bir kaosun içinde buluyorlar ve birlik olmak durumunda kalıyorlar. Bu birlikten elbette kuvvet doğuyor, iki erkeğin arkadaşlığı üzerinden bir hikaye de örülmeye başlıyor elbette.

Az da olsa Kim Basinger’ı görüyoruz filmde. Aslında kilit bir rolü var ama fazla diyalog yazılmamış. Biraz da iyi olmuş zira şahsen büyük hayal kırıklığı yaşadım. 62 yaşındaki güzel oyuncu, yaptırdığı botokslar yüzünden mimiksiz bir oyuncak bebeğe dönüşmüş. Nerede 1989 Batman’deki Kim Basinger, nerede bu son hali… Belki çok eskiye gittim, 2013’e kadar yer aldığı tüm filmlerinde güzelliğinin yanısıra jest ve mimikleriyle aklımıza kazınan Basinger, bir süredir estetikli haliyle karşımıza çıkıyordu. Bu filmin ise en yapay karakteriydi. Bunda tek suç botokslarda mı, ona da siz karar verin.

Filmin en başarılı karakteri ise March’ın 10 yaşındaki kızı Holly. Avustralyalı oyuncu Angourie Rice, yönetmen ve yazar bir anne babanın kızı olmanın bütün avantajlarını içine çekmiş olsa gerek. 2009’dan beri çeşitli kısa filmlerde yer aldıktan sonra 2014 yapımı uzun metraj These Final Hours filminde de hatırı sayılır bir rol kapmış. Holly filmde vicdanı temsil eden, önemli bir karakter ve 14 yaşındaki küçük kız bu karaktere resmen can vermiş, kan vermiş. Umarım onu yeni projelerde görmeye devam ederiz, büyük bir yetenek.

Yönetmenin 1970’leri resmederken tercih ettiği Retro dokusu, renkler,  yarattığı atmosferler filmi en eğlenceli kılan kısım. Epey uzun süren ev partisi sahnesi sırf renkliliğiyle bile göz boyuyor, kaldı ki aksiyon da, mizah da o sahnelerde dorukta. Mizah demişken, filmin senaristinin, özellikle senaryo konusunda deneyimli ve iddialı bir isim olduğunu bilmesem, birden fazla kişinin elinden mi çıkmış diye sorabilirdim zira filmdeki mizah öğesi yer yer çok zekice işlenmişken yer yer olabildiğince sığ ve anlamsız bir hale dönüşebiliyor. Filmde mizahi diyaloglara baktığımızda, bu konudaki dengenin çok iyi sağlanamamış olduğunu düşünüyorum. İyi Adamlar, döneme ait hava kirliliği protestosu, porno sektöründeki kumpaslar ve benzeri dönemsel sosyolojik meselelere de yer verilmiş bir yapım, zaten boş bir komedi filmi izlediğimizi söyleyemeyiz eleştirileri, alt metinleri olan bir hikaye aslında. Fakat öte yandan filmin esas konusuyla iç içe geçmemiş gibi bu döneme ait eleştiriler ve sosyolojik durumlar, adeta takvimde işaretler gibi, o dönemde bunlar da konuşuluyordu, sorunlar arasında bunlar da vardı demek için konmuş… Sanki senaryoya çok iyi yedirilememiş, içleri boş kalmış. Zira, ee, ne demek istiyorsun diye sorduğumuzda filmin vermek istediği mesajlar yine iyi insan kötü insan, vicdanlı olmak, kazanan kaybeden çerçevesinden pek de ileriye gidemiyor ne yazık ki.

Dönem itibariyle yapımda kullanılan müzikler de çok eğlenceli, 70’lerin, 80’lerin sevdiğimiz parçalarını dinliyoruz, soundtrack albümü sağlam olacaktır. Aksaklıklarıyla da olsa haftanın güçlü filmlerinden, iyi vakit geçireceğinizle ilgili pek bir şüpheniz olmasın.

Not: Bu yazı filmin vizyon haftasında populersinema.com’da yayınlanmıştır.