74. Cannes Film Festivali, Gösterilecek Filmleri Açıkladı.

Ah kalbimde yara, hasret Cannes!

Festival, 6 Temmuz’da, Marion Cotillard ve Adam Driver’ın başrollerini paylaştığı Fransız yönetmen Leos Carax’ın yeni müzikal draması Annette’in dünya prömiyeri ile başlayacak. İlk çocuklarının doğumuyla hayatları sonsuza dek değişen bir şarkıcı ve komedyen hakkındaki proje, L.A. rock/pop ikilisi Sparks tarafından bir konsept albüm fikri olarak ortaya çıktı.

Bu yılın jüri başkanlığını Spike Lee yaparken, Jodie Foster açılışa katılacak ve özel ödülün sahibi olacak

Organizatörler bu yıl yüz yüze bir etkinlik düzenlemeye kararlı. 74. festivalin tarihleri, enfeksiyon oranlarının düşmesine ve aşı seviyelerinin iyileşmesine daha fazla zaman tanımak için mayıs ayından temmuz ayına ertelendi. Bu yaz Fransa’ya kimin seyahat edebileceği ise hala belirsiz. Mevcut plana göre Avrupa Birliği üye ülkeler, 9 Haziran’dan itibaren ABD de dahil olmak üzere birçok uluslararası ülkeye sınırlarını yeniden açmaya hazırlanıyor. Bekleyelim, görelim.

Yarışma Seçkisi şöyle:

UN HÉROS (A Hero) – Asghar FARHADI
TOUT S’EST BIEN PASSÉ – François OZON
TRE PIANI – Nanni MORETTI
TITANE – Julia DUCOURNAU
THE FRENCH DISPATCH – Wes ANDERSON
RED ROCKET – Sean BAKER
PETROV’S FLU – Kirill SEREBRENNIKOV
PAR UN DEMI CLAIR MATIN – Bruno DUMONT
NITRAM – Justin KURZEL
MEMORIA – Apichatpong WEERASETHAKUL
LINGUI – Mahamat-Saleh HAROUN
LES OLYMPIADES (Paris 13th District) – Jacques AUDIARD
LES INTRANQUILLES (The restless) – Joachim LAFOSSE
LA FRACTURE – Catherine CORSINI
JULIE (EN 12 CHAPITRES) (The worst person in the world) – Joachim TRIER
HYTTI NRO 6 (Compartment NO.6) – Juho KUOSMANEN
HAUT ET FORT (Casablanca beats) – Nabil AYOUCH
HA’BERECH (Le genou d’Ahed / Ahed’s knee) – Nadav LAPID
DRIVE MY CAR – Ryusuke HAMAGUCHI
BERGMAN ISLAND – Mia HANSEN-LOVE
BENEDETTA – Paul VERHOEVEN
A FELESÉGEM TÖRTÉNETE (L’histoire de ma femme / The story of my wife) – Ildikó ENYEDI
ANNETTE – Leos CARAX

Yarışma Dışı Filmler

De Son Vivant – Emmanuelle Bercot
Stillwater -Tom McCarthy
The Velvet Underground – Todd Haynes
Bac Nord – Cédric Jiminez
Aline – Valérie Lemercier
Emergency Declaration – Han Jae-Rim

Geceyarısı Gösterimi

Bloody Oranges – Jean-Christophe Meurisse

Cannes Prömiyeri

Evolution – Kornel Mundruczo
Cow – Andrea Arnold
Mothering Sunday – Eva Husson
Love Songs For Tough Guys – Samuel Benchetrit
In Front Of Your Face – Hong Sang-soo
Hold Me Tight – Mathieu Amalric
Deception – Arnaud Désplechin

Özel Gösterimler

H6 – Yi Yi
Black Notebooks – Shlomi Elkabetz
Mariner Of The Mountains – Karim Ainouz
JFK Revisited: Through The Looking Glass – Oliver Stone

Belirli Bir Bakış

The Innocents – Eskil Vogt
After Yang – Kogonada
Delo – Alexey German Jr
Bonne Mere – Hafsia Herzi
Noche De Fuego – Tatiana Huezo
Lamb – Vladimar Johansson
Un Monde – Laura Wandel
Freda – Gessica Généus
Moneyboys – CB Yi
Blue Bayou – Justin Chon
Commitment Hasan – Semih Kaplanoğlu

Melis Zararsız Ağustos 2020 Kısa Film Seçkisi @ Adalar Kültür Derneği

Ağustos 2020’de, her Salı, Adalar Kültür Derneği bahçesinde açıkhava film gösterimleri düzenledim, kendi seçkim olan filmleri izlettim. 11 Ağustos akşamı altı adet kısa film izledik. İlk Film Serdar Yılmaz imzalı Su Birikintisi idi. Serdar Yılmaz da aramızdaydı ve harika bir söyleşi gerçekleşti. Bir başka konuk yönetmenimiz ise şimdilerde vizyona giren Kovan filminin yönetmeni Eylem Kaftan’dı, kendisine de sorularımızı yönelttik. İzlediğimiz ikinci kısa film benim de oyuncu olarak yer aldığım, Çağrı Dörter imzalı Kutu adlı kısa filmdi. Üçüncü film Malatya Film Festivali’nde izleyip çok çarpıcı bulduğum için zor seyirliğini tahmin etsem de seçkime katmadan edemediğim Fraktal: Munchies idi, yönetmeni Zahid Çetinkaya gelemediği için bize bir not göndermişti. İzlediğimiz dördüncü kısa film Yağmurda Kalanlar ismini taşıyordu, Çiğdem Kara Uçukoğlu da Seferihisar’dan bize sevgilerini yolladı. Beşinci filmimiz Cihanşümul da Seferihisar seçkisinden bize ulaşan kısa filmlerden biriydi, yönetmeni ise Aytül Yüksel idi. Son kısa filmimiz ise 17 yaşında bir genç kızın çektiği Evde Hav Türkiye adlı kısa filmdi, o gece bizime birlikte olamayan genç yönetmen Nisan Uğur bize bir de video not yollamıştı. Bu güzel gecede emeği olan ve katılım gösteren herkese teşekkür ederim.

MeliSinema’nın Artık Youtube Videoları Var!

Biraz da görsel olarak bahsedelim sinemadan 🙂 İşte ilk videom. İyi seyirler.

24. Gezici Festival, 30 Kasım Cuma Günü Başladı

Ankara Sinema Derneği’nin düzenlediği Gezici Festival dolu salonlara film gösterimleri ve söyleşilerle Ankara’da başladı. Festival, 7-9 Aralık tarihleri arasında Sinop’u, 10-13 Aralık’ta ise Kastamonu’yu ziyaret edecek.

Ankara’daki gösterimler Büyülü Fener Kızılay ve Çağdaş Sanatlar Merkezi’nde yapılacak. Biletler, Büyülü Fener Sinemaları gişelerinden ve biletinial.com sitesinden satın alınabilir. Çağdaş Sanatlar Merkezi’ndeki tüm gösterimler ise ücretsiz.

24. Gezici Festival 7-9 Aralık tarihleri arasında Sinop Belediyesi ve Telvin Sanat Akademi katkılarıyla Halk Eğitim Merkezi’nde! Tüm gösterimler ücretsiz. Ayrıntılı program için >> http://bit.ly/GF2018Sinop

10-13 Aralık tarihleri arasında Kastamonu Üniversitesi Medya ve İletişim Topluluğu katkılarıyla Ahmed Yesevi Konferans Salonu‘nda gerçekleştirilecek 24. Gezici Festival’de tüm gösterimler ücretsiz olacak. Ayrıntılı program için >> http://bit.ly/GF2018Kastamonu 

21. Randevu İstanbul Uluslararası Film Festivali’nin Programı Belli Oldu.


Her yıl farklı bir ülkenin sinemasını mercek altına alan Randevu İstanbul Uluslararası Film Festivali 21. yılında “Fransız Sineması”na odaklanıyor. 8-11 Aralık tarihleri arasında gerçekleşecek olan festivalde çağdaş Fransız sinemasının henüz Türkiye’de gösterime girmemiş iyi örnekleri ile büyük ustalar tarafından çekilmiş klasikleri bir araya getiren “Odak Ülke: Fransa” bölümü seçkisi, Fransız Kültür Merkezi sinema salonunda seyirciyle buluşacak.

Mathieu Amalric’in ikinci uzun metraj yönetmenlik çalışması “Barbara”, Claire Simon’un belgesel ile kurmaca arasındaki sınırda gezinen filmi “Gare du Nord”, Thomas Lilti’nin, açılışını Cannes Film Festivali’nde yapan ve övgülerle karşılanan ikinci uzun metrajlı filmi “Hipokrat”, Guillaume Nicloux imzalı “Michel Houellebecq’in Kaçırılışı”,  Henri-Georges Clouzot’nun hiç tamamlayamadığı filmi Cehennem’in gizemli yapım ve çekim öyküsünü perdeye getiren “Henri-Georges Clouzot’nun Cehennemi” gibi filmler programda yer alan değerli yapımların bir kısmı.

Yerli yapımlardan Vuslat Saraçoğlu imzalı “Borç”, Banu Sıvacı yönetmenliğindeki “Güvercin”, Erkan Tunç imzalı “Martı” ile Burak Çevik’in “Tuzdan Kaide” filmleri de festivalde gösterilecek.

T.C. Kültür ve Turizm Bakanlığı destekleriyle Türkiye Sinema ve Audiovisuel Kültür Vakfı (TÜRSAK) tarafından gerçekleştirilen 21. Randevu İstanbul Uluslararası Film Festivali kaçmaz.

Filmekimi Bu Yıl 70 Binin Üzerinde İzleyiciye Ulaştı

Açılışını, başrollerini Lady Gaga ile Bradley Cooper’ın paylaştığı Bir Yıldız Doğuyor filmiyle yapan Filmekimi programında, Cannes’da Altın Palmiye kazanan Arakçılar’dan bu yıl Cannes’dan en iyi ilk filme verilen Altın Kamera dahil üç ödülle ayrılan Kız’a, Berlin’de En İyi Senaryo Ödülü’nü alan Müze’den Venedik’te Jüri Büyük Ödülü’nü kazanan Sarayın Gözdesi’ne merakla beklenen, çoğu ödüllü 48 film yer aldı. Filmekimi’nde Asghar Farhadi, Terry Gilliam, Jean-Luc Godard, Pawel Pawlikowski, Ethan Hawke, Nadine Labaki, Gaspar Noé, Deniz Gamze Ergüven, Jafar Panahi gibi birçok saygın yönetmenin yeni filmleri gösterildi.

Filmekimi Venedik’te Altın Aslan’ı alan Roma’nın programa eklenmesiyle İstanbul’da, 15 Ekim’de bu filmin gösterimleriyle kapandı.

 

17. !f İstanbul Bağımsız Filmler Festivali’nin Posteri Belli Oldu

Bu yıl “Hayat Var!” temasıyla yola çıkacak festival,  hayatın farklı renkler, sesler ve hikâyelerle var olduğunu gösteren, kanıtlayan bakışların ve hayatların peşine düşüyor imiş.

Festival programı yarınki basın toplantısından sonra, 10:30’dan itibaren ifistanbul.com‘da yayında olacak imiş, duyurulur.

7. Malatya Uluslararası Film Festivali Sona Erdi

2011, 2012 ve 2015 yıllarında Beyazperde.com’un editörü ve genel yayın yönetmeni olarak katılım gösterdiğim Malatya Uluslararası Film Festivali’nin yedincisinde festivalin yabancı film ataşesi olarak görev aldım. 9 gün boyunca Malatya’daydım ve festivalin açılış gecesinden itibaren kapanıştaki ödül törenine kadar tüm festivali takip ettim. Film gösterimleri, film sonrası çok değerli ulusal ve uluslararası yönetmenlerle, ekiple söyleşiler, özel paneller. Festivalin en önemli noktalarını ön plana çıkarıp bunları İngilizce olarak basın bülteni haline getirip Film New Europe ekibiyle paylaştım. Her gün bir, bazen iki haberimiz yayınlandı. Festivalin direktörü Suat Köçer, program direktörü Alin Taşçıyan ve festivalin yaşam boyu onur ödülüyle onurlandırdığı Kim Dong-ho ile röportaj yapma şansım da oldu. Yaptığım haberlere buradan ulaşabilirsiniz. Kim Dong-ho ile yaptığım röportajı ayrıca Türkçe’ye çevirip paylaşacağım.

Gelelim bu yoğunlukta çalışırken izlediğim filmlere ve festivale dair izlenimlerime. Festival başlamadan basın çalışanı olarak izleyebildiğim bir kaç film olmuştu, bunlar Mavi Sessizlik, Kırık Kalpler Bankası, The Other Side of Hope ve Eksi Bir oldu. Aki Kuarismaki imzalı The Other Side of Hope, gerçekten muhteşem bir film. Diğer filmler ne yazık ki çok başarılı bulduğum örnekler olmadı. Festivalde ise, programdan ilk izleme şansı bulduğum film Halit Refiğ anısına gösterilen Teyzem (1993) oldu. Senaryosunu çok sevgili Ümit Ünal’ın yazmış olduğu, özellikle dönemine göre, psikolojik katmanıyla oldukça farklı ve özgün bir çalışma olan Teyzem’i küçük yaşlarımda izlemiş, Umur karakteri, filmin müzikleri, Müjde Ar’ın halleri aklıma kazınmıştı, çok etkilenmiştim. Yıllar sonra beyazperdede yeniden izlemek müthiş bir keyifti doğrusu, sonunda da gözlerim doldu. Gösterim sonrası Suat, Hülya Koçyiğit, Ümit Ünal ve Halit Refiğ’in eşi Gülper Refiğ ile bir söyleşi gerçekleştirdi. Yaşadığımız toprakların tarih ve kültürü birikiminin çok değerli olduğuna inanırdı diyen Gülper Refiğ, “Halit, aykırı biriydi, bir düşünce adamıydı ve bu ülkede yaşayan insanların erdemli insanlar olduğunu düşünürdü.” sözleriyle eski eşinden bahsetti. Hülya Koçyiğit, Halit Refiğ sayesinde oyunculuk hayatının en farklı rolünü oynadığını belirtti. “Karılar Koğuşu” filmindeki Töze rolüyle en iyi kadın oyuncu ödülü kazandığını da paylaşan Koçyiğit, 1960 ihtilalinin anlatıldığı ve senaryosunun Refiğ tarafından yazılan “Şeytan Aldatmacası” adlı sinema filmi üstünde çalıştıklarını, ancak bu filmin çekilemediğini, özellikle bu dönemde bu senaryonun sinema diliyle anlatılmasını ve Türk sinema tarihinde kalıcı yerini alması gerektiğini düşündüğünü söyledi. “Teyzem” filminin senaristi, yönetmen Ümit Ünal ise 21 yaşında birlikte çalışmaya başladığı Halit Refiğ için şunları söyledi: “Önemli yönetmenlerle çalıştım ama kültürel birikim açısından çok derin bir insandı. Gerçek bir yazar ve entellektüeldi.  Halit Refiğ’den çok şey öğrendim ve hayatım boyunca da öğrendiklerimi hep uyguladım. O benim hep ustam oldu” dedi.

Tüm dünyada olduğu gibi ülkemizde de çok ses getiren 1998 yapımı ‘American History X / Geçmişin Gölgesinde’ filminin yönetmeni Tony Kaye ve filmin yapımcısı John Morrissey deneyimlerini paylaşmak için “Ustalık Sınıfı”nda bir araya geldi. Tony Kaye, elinde gitarı, bizlere spontan şarkılar üreten çocuksu, içinden geleni söyleyen bir yapıda konuşurken, John Morrissey onu ve anlattıklarını toparlayan bir yapıda devam etti konuşmalarına. Herkesin kendisine inanması gerektiğinin ısrarla altını çizen Kaye; “Karmaşık bir yapım var, 65 yaşındayım. Kendime inanma sürecim yeni başladı. Sürekli bir deneyim yaşıyoruz. Bu deneyimler de çok kıymetli” diye konuştu. İkili, zamanında Edward Norton ile yaşadıkları sorunu da açık ve net bir şekilde bizlerle paylaştı. Bu çılgın ustalık sınıfı (masterclass) ile ilgili detaylı notlarıma sinemia‘daki haberimden ulaşabilirsiniz.

7.Malatya Uluslararası Film Festivali’nin, Türkiye ve Güney Kore arasındaki bağın kurulduğu Kore Savaşı’nın 60. yıl dönümünü münasebetiyle hazırladığı “Dostuluğun 60 Yılı” seçkisinde, Güney Kore sinemasında kendine önemli bir yer edinen az sayıdaki kadın yönetmenlerden biri olan Jeong-Hyang Lee’nin katılımıyla “Eve Dönüş / Jibeuro” adlı film gösterildi. Tek kelimeyle muhteşem bir film, izlemediyseniz lütfen bir şekilde bulun ve zaman ayırın. “Eve Dönüş” köyde yaşayan dilsiz anneannesinin yanına bırakılan küçük bir oğlan çocuğunun köye, teknolojiden uzaklığa, yokluğa ve anneannesine alışma sürecini anlatıyor.

 

Gösterime aynı zamanda Busan Film Festivali Program Direktörü Soue-Won Rhee ve festivalin bu yılki Yaşam Boyu Başarı Ödülü’nün sahibi Busan Film Festivali Onursal Başkanı Kim Dong Ho katıldı. Şöyleşiye katılan Busan Film Festivali Program Direktörü Soue-Won Rhee, Kore sinemasının dünyada ilgi görmesi hakkında “Kore’de çok güçlü bir film sektörümüz var.  Kore’de şu an çeşitli tarzlarda ve farklı kesimlere hitap edebilecek filmler üretiliyor. Sanat filmlerinin yanı sıra evrensel duyguların yer aldığı ve bu yüzden geniş kitlelerin dikkatini çeken filmler de çıkıyor. Dolayısıyla Kore Sineması gücünü çeşitliliğinden alıyor.” diye ekledi.

7. Malatya Uluslararası Film Festivali, Ulusal Yarışma bölümü filmlerinden, “İşe Yarar Bir Şey” filmini ve ekibini ağırladı.Filminin gösterimi yönetmeni Pelin Esmer, oyuncularından Ayşenil Şamlıoğlu’ nun katılımıyla gerçekleşti. Yılın kanımca en iyi Türk filmlerinden olan İşe Yarar Bir Şey ile ilgili söyleşide Esmer, “İnsanı düşünmeye sevk eden bir senaryo oldu. Barış Bıçakçı ile içimizden geldiği gibi yazdık. Öyle örnek aldığımız bir karakter olmadı” dedi.

Festivalde izlediğim bir başka değerli film Kuzey Afrika kültürünün zenginliğini filmlerine yansıtan ve uluslararası jüriye başkanlık eden usta yönetmen Nacer Khemir’in restore edilerek Venedik Film Festivali Klasikler bölümünde de gösterilen 1984 yapımı ilk uzun metrajlı filmi Çöl İşaretleri oldu. Gösterimin ardından Uluslararası Film Program Direktörü Alin Taşçıyan’ın moderasyonunda Nacer Khemir ile bir de söyleşi gerçekleşti. Alin Taşçıyan’ın “Eski dünya sinemasında böyle bir tarz görülmemişti, kendi tarzın hakkında ne söylersin? sorusu üzerine Khemir; “Sinemada çeşitli modeller vardır.
Mesela, Amerikan sinemasının temel modeli Western’dir. Ben kendi filmlerimi, kendi
üslubumu ararken kendime, anneme, büyükbabama yani aileme benzeyen, onları
anlatabileceğim bir dil aradım. Bir yönetmen üslup aradığında kendisini en iyi şekilde
yansıtabileceği bir şekil arar, bir maske aramaz. Çocukken güzellik ve umut
aramamız öğretildi bize. Bu yüzden anlattığımız öyküler acılı bile olsa buna uygun
bir dil bulmamız beklenir. Günümüz dünyasında iki temel baz alınıyor, şiddet ve şok
etkisi yaratma. Bence dünya o kadar kötü ki sinemada da ekstra şok etkisine ihtiyaç
yok.”diye yanıt verdi. Usta yönetmen sözlerine şöyle devam etti; “Çocuklara sevmeyi değil korkuyla yaşamayı öğretiyoruz, ne yazık ki. Ben sinemamda çocuklara gelecek için sevgi ve umut aşılamak istiyorum. Oysa maalesef sevgi pazarlama gücü olan, satan bir şey değil.”

Filminin sonunun neden açık uçlu olduğunun sorulması üzerine Khemir: “Ben
doğrudan politik anlatı yaparsam tiyatroyu tercih ediyorum. Sinemada da şiirsel üslup
tercih ediyorum. Amerikan yönetemi manipüle ederek, yönlendirerek olur, ben
konukseverliği tercih ediyorum. Ve seyircime kendi yerimi bırakıyorum.” diye yanıt
verdi.

Sinemaseverlerin oldukça yoğun ilgi gösterdiği söyleşide “Benim derdim bedenleri
değil, ruhları kurtarmak, bu yüzden gerçekçi bir hikayeler anlatmıyorum. Ben filmlerimde ruhun kaybettiklerinden bahsediyorum” diyen Khemir’in filmleri genelde Binbir Gece Masalları ile kıyaslanan, Arap ve Fars kültürlerinin masal geleneğinin ve tasavvuf felsefesinin sinema diline aktarılmış hali olarak yorumlanan filmler. Böyle özgün ve başarılı bir yönetmenle festival sayesinde bir araya geldiğimiz için şanslıydık.

Bir başka şansımız da İran sinemasının büyük ustalarından Rakhshan Banietemad idi festivalde. en sevilen filmlerinden Rusari Abi / Mavi Yaşmaklı’nın restore edilmiş versiyonunu ilk kez Malatya izleyicisiyle buluşturmanın heyecanını yaşayan Banietemad, gösteriminin ardından Yeşil Sineması’nda Malatyalı sinemaseverlerle buluştu ve soruları yanıtladı. Filmi, başrol oyuncusu Fatemeh Motamed-Arya ile birlikte izleme şerefine eriştim. Gerçekten çok keyifli bir buluşmaydı.

Katılma şansına kavuştuğum bir başka film sonrası söyleşisi ise Kırgız yönetmen Aktan Arym Kubat söyleşisiydi. Festivalde yarışan filmi Centaur‘u izledikten sonra kendisine sorularımızı yönelttik.  Yönetmen filmdeki durumların ülkesinde yaşanan gerçek durumlar olduğunu dile getirdi. Filmde İslam’a bir eleştiri mi var sorusunu yanıtlayan yönetmen, kesinlikle İslam’a değil, İslam’ı yanlış yaşayanlara bir eleştiri getirmek istediğini açıkladı. Ülkesinde bir Arap baskısı olduğunu anlatan Kubat, senaryosunda iyi kalpli yalnız bir karakter üzerinden bu gerçekleri yansıtmak istediğini vurguladı.

Semih Kaplanoğlu‘nun çok tartışılan Buğday filmi de  festival kapsamında Malatya’da seyirciyle buluştu. Ulusal yarışma bölümünde yer alan filmin gösterimi filmin yönetmeni Semih Kaplanoğlu’nun katılımıyla  Avşar Sinemaları’nda gerçekleşti. Gösterimin ardından İhsan Kabil’in moderasyonuyla gerçekleşen söyleşide Kaplanoğlu izleyicilerin sorularını yanıtladı. Kaplanoğlu, “bu filmi yaparken insana döndüm. Büyük bir tüketim ve bozulma hali yaşıyoruz. Şikayet ediyoruz, sürekli. Bizim yaşama şeklimiz ve halimiz yaratıyor, tüm bunları ve iklimler değişiyor. Bu film insanlığın ve benim yaşadığım sorunların, çelişkilerin filmi. Inancımız var ama doğamızı perişan ediyoruz” dedi. Yönetmenin son dönemde iktidara olan yakınlığı ve bu filmde de bilim ve dinin kıyasında propoganda yapan bir söylemi olduğu eleştirileri bolca tartışılıyor. Şahsen filmi yönetmenin iktidara yakın duruşu bilgisinden bağımsız bir biçimde izledim ve filmden çok etkilendim. Kehf suresinde geçen Hz. Hızır ile Hz. Musa’nın yolculuğuna dair “Buğday mı Nefes mi” sorusunu içeren kıssayı siyah-beyaz bir bilim-kurgu olarak,  karanlık, distopik bir tablonun içerisinde harmanlaması nereden bakarsak bakalım Türk sineması için çok farklı ve iddialı bir örnek. Görüntü ve sanat yönetimi göz kamaştırırken senaryonun metafiziksel derinliği de filme bambaşka bir tad veriyor. Oyunculuklarda, bazı sahnelerin ruhunda hiç mi eksikler, göze batan durumlar yoktu, elbette vardı. Ayrıca elbette senaryonun, bilim bir yere kadar, önemli olan dindir ve tüm sorunları da o çözer gibi bir anlatımı olduğu penceresinden baktığınızda filmin yönlendirici ve propagandist yaklaşımı rahatsızlık verici bulunabilir fakat kanımca bu konuları tartıştırması açısından bile değerli bir yapım. Yönetmenin filmin galasının Beştepe’de yapılması da kesinlikle hoş bir hissiyat uyandırmıyor fakat esere mümkün mertebe yönetmenin siyasi yakınlıklarından uzak bir bakışla bakmaya çalışıyorum. Bunu saflık olarak değerlendirenler çıkabilir, ya da benim de yanlı olduğumu düşünenler olabilir fakat ben, iktidara kendisini epey uzak hisseden ve Semih Kaplanoğlu’nun önceki filmlerini şahsen çok beğenmeyen, kendisini yakın hissetmeyen bir sinema yazarı olarak kendi yaklaşımımın arkasındayım. Filmin oturulup saatlerce tartışılası konuları olabildiğince derinlikli bir biçimde işlemiş olması ve sinematografik açıdan cesareti, yenilikçiliği, olgunluğu beni bu filmi ciddiye almaya itiyor.

2001 yılında Kinyas ve Kayra romanıyla keşfettikten sonra yıllar boyu çıkan tüm kitaplarını koşarak edinip su içer gibi okuduğum roman yazarı Hakan Günday’ın Daha adlı romanından uyarlanmış film Daha’nın gösterimi de filmin yönetmeni Onur Saylak ve ortak yapımcısı Ziya Cemre Kutluay’ın katılım gösterdiği söyleşi ile devam etti. Ay Yapım ve b.i.t arts ortak yapımcılığında gerçekleşen DAHA; yurtiçi ve yurtdışında katıldığı festivallerden ödüllerle dönüyor. 7. Malatya Uluslararası Film Festivali’nde yarışan Daha, festival jürisi tarafından “En İyi Film” ödülü de dahil olmak üzere dört ödüle layık görüldü. Filmde performansıyla dikkat çeken genç oyuncu Hayat Van Eck, Jüri Özel Ödülü ve Umut Vaadeden Erkek Oyuncu ödüllerini kucaklarken filmin başrol oyuncularından Ahmet Mümtaz Taylan da En İyi Erkek Oyuncu ödülünü kazandı. Şahsen uyarlandığı romana olan sevgimden dolayı daha çok etkileneceğimi düşündüğüm bir film olduğu için hafif bir hayal kırıklığı yaşasam da mülteciler/göçmenler meselesini ele alışı, Feza Çaldıran’ın elinden çıkma, oldukça başarılı sinematografisi ve başarılı oyunculuklarla çıtanın üstünde bir Türk filmi şüphesiz.

7. Malatya Uluslararası Film Festivali yarışma sonuçları için tıklayın.

Festival için yaptığım söyleşileri de ayrıca blogumda paylaşıyor olacağım.

 

La Vanite / Kibir

İstanbul Film Festivali’nde, altyazılarını beyazperde’ye fırlatma (launching) görevim sırasında izlediğim Kibir, şansıma çok keyifli bir film çıktı.

Yaşını başını almış ve kanser hastalığına yakalanmış David Miller, kanserin onu zayıf düşürüp öldürmesini beklemeden hayatına kendisi son vermek ister. İnsanlara intihar etmeleri konusunda yardım eden bir şirket vardır ve Miller anlaşılan bu şirketle bağlantı kurmuştur, çünkü Miller’ı bir kadınla bir otel odasına girerken ve değişik diyaloglar kurarken izlemeye başlarız ve durumu bir süre sonra kavrarız.

Ona bu intiharda yardım edecek olan Espe, tuhaf bir kadındır, bir şekilde Miller ile bir bağ kurmuş ve ölmesini istemiyor gibidir. Otelde yan odalarından sesler gelmektedir, böylelikle müşterilerini kabul etmekte olan ama aslında evli ve çocuklu jigolo Treplev’le tanışırlar. Hayatı boyunca bağ kuramadığı oğlu ölümüne eşlik etmek istemeyince Miller Treplev’i bu eşliğe ikna etmek ister ve böylece bu üçlünün sohbet edecek zamanları olur ve aralarında bir dostluk başlar.

Konu ölümdür, ötenazidir ama senaryodaki kara mizah tonundan dolayı sürekli bir sırıtış yerleşir yüzümüze izlerken, hatta ara ara güleriz. İronik ve sinsi, kışkırtıcı düşünceler vardır diyaloglarda.

Otel odasının dokusu, atmosfer neredeyse sürreal bir evren yaratır. Tiyatral bir havası da vardır olan bitenin. Görüntü yönetmeni Patrick Lindenmeier, özellikle kullandığı kırmızı ve yeşil tonlarla, otel odasının pastel renklerinin de yardımıyla, filme masalsı, düşsel bir hava katmış. Lionel Beier ise İsviçreli genç bir yönetmen olmakla birlikte, bu yedinci uzun metrajı ve ne yaptığını bilen, kendine has dili oturmuş bir yönetmen olduğu her halinden belli. Kendisiyle yapılan bir röportajda ölümü ciddi bulmadığını, sinemanın da bir anlamda gerçeklerden başka bir tarafa bakmak için iyi bir materyal olduğunu, mizahın da bu noktada bu materyale iyi bir destek olduğunu düşündüğünü söylüyor.  Önceki filmlerinde de hep bir kara mizah ve alaycılık hakim. Yönetmenin Kibir’deki oyuncu seçimleri de çok başarılı, Henry Miller’ı canlandıran Patrick Lapp, İsviçre’de tanınmış bir oyuncu ve kendisiyle dalga geçebilen, hayatı çok da ciddiye almayan bir karakteri canlandırmakta gerçekten çok başarılı. Keza Almodovar filmlerinden bildiğimiz Carmen Maura da Espe rolüne cuk oturmuş.

Ölüm, yaşam, ilişkiler, bağ, aile, fahişelik, ebeveyn olma, pişmanlıklar, ötenazi, kararlar… Bu denli ciddi ve önemli konuları neredeyse fantastik bir biçimde beyazperdeye yansıtan, hayatla ilgili önemli soruları acı bir gülümsemeyle düşünmek durumunda bırakan, estetik yönü kuvvetli, keyifli bir film Kibir. Alaycı yapısıyla kibirli bir film olduğunu da söyleyebiliriz… İyi seyirler.

Not: Bu film festival döneminde populersinema.com sitesinde yayınlanmıştır.