Altyazı Dergisi Haziran Sayısı Çıktı!

Altyazı Haziran sayısında Olivier Assayas’ın geçtiğimiz yıl Cannes’dan ödülle dönen filmi Hayalet Hikâyesi’ni kapsamlı bir inceleme yazısı var.

Sinemada insanın sadık dostu ya da korkunç kâbusu olmanın ötesinde bir hayvan temsili mümkün mü? Altyazı yazarları bu sorunun olası cevaplarına da bu sayıda kapı aralamışlar: Robert Bresson’un Rastgele Balthazar’ından Béla Tarr’ın Torino Atı’na, Ken Loach’un Kerkenez’inden Roy Andersson’un İnsanları Seyreden Güvercin’ine…

’93 Yazı (Estiu 1993) Berlinale’de En İyi İlk Film ödülünün sahibi olmuştu. Katalan yönetmen Carla Simón kendi çocukluğundan yola çıkarak gerçekleştirdiği bu ilk uzun metrajını tüm detaylarıyla Altyazı’ya anlatıyor.

HBO’nun bu seneye damgasını vuran yeni yapımlarından, yedi bölümlük mini dizi Big Little Lies’la ilgili Gözde Onaran’ın yazısını okuyabilirsiniz.

Bir Sinema Psikopatının Listesi bölümünün bu ayki konuğu ise sinema yazarı meslektaşım Murat Özer olmuş. Müziksiz Müzisyenler başlıklı listesinde Özer, müzisyen olmayan karakterleri canlandıran müzisyen oyunculardan derlediği bir seçki sunuyor.

 

Hatıraların Masumiyeti (Nisan 2016 Film Arası Dergisi İçin)

Bu sene !f İstanbul’un en güzel kısmı belgesellerdi sanki ve bu belgesel gösterimlerinin arasında kaçırmadığıma en çok sevindiğim  film Hatıraların Masumiyeti oldu. Bu sevincim filmin kendisini vizyondan önce izlemiş olmanın yanı sıra, gösterimin sonrasındaki söyleşileri kaçırmamış olmaktan ileri geliyor aslında. Film gösterimi sonrasında yönetmen Grant Gee filmle ilgili kısa açıklamalar yaptıktan sonra izleyicilerin sorularını yanıtladı. Bu bölümde Gee’den, dört sene önce o zaman çektiği belgesel filmle yine !f İstanbul’a davet edildiğini, bu sayede İstanbul’u ilk kez keşfettiğini , keşfederken de Orhan Pamuk’un İstanbul anılarını okuyarak sokaklarında gezdiğini öğrendik. İngiltere’ye döndüğünde, “bu gizemli şehirle ilgili bir film çekmeliyim ama odağım ne olmalı” diye sormuş kendisine bir süre. Bir gün bir kültür sanat dergisinde Pamuk’un Masumiyet Müzesi romanındaki müzenin Taksim’de gerçekten açıldığını okuyunca, ne kitabı ne de müzeyi bilmemesine rağmen, tamam demiş, ben işte tam da  bunun filmini çekeceğim.

Hemen Orhan Pamuk’a bir e-mail yazmış ve durumu anlatmış. Tesadüf o ki, !f İstanbul’a geldiği dönemde bir soru cevap toplantısının moderatörü olan kişi Orhan Pamuk’un eski asistanıymış ve bu kişi Gee’nin önceki belgesellerini Pamuk’a izletmiş. Gee’nin tarzından hoşlanan Pamuk da bu projeye hızlıca onay vermiş.

Nobel ödüllü yazar Orhan Pamuk, bu ödülden kazandığı parayla Masumiyet Müzesi’ni açmış, romanı adeta hayata geçirmişti. Pamuk aynı isimdeki aşk romanını 2008’de yazmış, müze ise 2012’de açılmıştı. Romanda yasak aşk yaşayan Kemal ve Füsun’un izinden gideriz. Kemal, Füsun’dan ayrılmak zorunda kalır fakat onun ardından yaşadıkları aşkla bütünleşen bazı nesneleri atmaz, saklar. Örneğin küpesinin teki,  ayakkabısı, içtiği sigaraların ruj izli filtreleri… Müzede sergilenen eserler 1950-2000 arası İstanbul hayatından toplanan eşyalardan oluşuyor, bu da bir yandan şehir kültürünün yakın tarihinin korunmasına katkıda bulunurken diğer yandan o yılların masumiyetini sembolize ediyor. Döneme ait sanat eserleri, videolar, fotoğraflar ve ses enstalasyonları ile güçlü bir nostalji havası esiyor müzede.

Türk olmayan, İstanbul’da hiç yaşamamış, sadece birkaç günlüğüne şehre misafir olmuş bir yönetmenin, “bir edebiyat eserinden yola çıkan bir müze” gibi biricik bir malzemeyi ele alıp, bunun üzerinden, şehri de odağına alarak bir film çekmeye karar vermesi, başlı başına bir cesaret işi. Böyle bir filmin içine ekleyeceği elementleri seçmek başlı başına önemli bir karar. Bunu kurmaca bir sinema filmi gibi değil de bir belgesel olarak çekme kararı da öyle… Zira romandaki aşk hikayesi kurmaca bir sinema filmine de dönüştürülebilirdi kolaylıkla. Fakat Gee zor olanı seçiyor ve bu belgeselde hem İstanbul’u, hem Orhan Pamuk’u, hem müzeyi, hem de romandaki aşkı anlatarak, hiçbirini yalnız bırakmayarak bunları harmanlamayı bir şekilde başarıyor.

İstanbul’un, Taksim’in arka sokaklarında gezerken kamera, anlatıcının gözü gibi dolaşırken yani, genelde atmosferde bir “kara film” edası var, zaten bu bölümlerde çoğunlukla İstanbul’un geceye dönen yüzüyle karşı karşıyayız. İlginçtir, Gee, gece vakti sokaktan kağıt toplayıp satanlara dahi kulak vermiş, onlara da İstanbul’un çehresini anlattırmış, kendi gözlerinden, deneyimlerinden…

Hatıraların Masumiyeti tür olarak en nihayetinde belgesel olarak geçiyor fakat izlerken bir yandan bir kurgu hikayenin içindeyiz. Anlatıcı ses, romandaki ana karakter Füsun’un komşusu olan Ayla. Gerçi burada, söyleşide sinema yazarı Melis Behlil’in de değindiği gibi Ayla’yı seslendiren kişinin İngiliz olması, Türkçe isimleri bile İngiliz aksanıyla söylemesi bizleri biraz rahatsız etti. Ayla’yı bir Türk sanatçı seslendirmeliydi diye düşündük. Soru cevap bölümünde Behlil’in bu konudaki sorusunu yanıtlayan Gee, filmin fonlamasının İngiliz Film Enstitüsü tarafından yapıldığını ve enstitünün tek koşulunun filmde geçecek oyuncu ve sanatçıların İngiliz ya da AB vatandaşı olmaları olduğunu, uzun bir süre Avrupa’da yaşayan Türk oyuncularla çalıştıklarını ama hiçbirinden istedikleri performansı alamadıkları için böyle bir yola gittiklerini anlattı. Filmin gösterileceği bazı ülkelerde seslendirme lokal olacakmış, yani farklı Ayla’lar olacak.

Filmin belgeselden uzaklaşan türüne geri dönecek olursak, Pamuk burada bu belgesele aslında müdahale etmediğini, bunun Gee’nin filmi olduğunu, kendisinin sadece kısa bir senaryo dokunuşunun olduğunu anlatıyor. Bu dokunuş da kurgusal olmuş tabii, belgesele bir hayat vermiş, can katmış açıkçası. Pamuk’un kaleminden çıkan hilaye şu: Füsun’un arkadaşı Ayla, eşiyle yurtdışında yaşadıktan yıllar sonra İstanbul’a, mahallesine geri dönüyor ve şehri de mahallesini de tanımakta zorlanıyor neredeyse. Kentleşmenin getirdiklerini anlatıyor bir yandan, bir yandan sokak aralarında dolaşırken anılarını yadediyor, öte yandan bize Kemal ile Füsun’un hikayesini anlatıyor usul usul. Bazen araya Kemal’in sesi giriyor, Füsun’a olan aşkını onun ağzından dinliyoruz.

Belgeseldeki bir cin fikir de çok hoşuma gitti. Şüphesiz bu filmin içinde Orhan Pamuk da var olmalıydı ve bize kitabıyla, müzeyle, ya da ülkenin durumuyla, kendi politik durumu ve duruşuyla ilgili bir şeyler anlatmalıydı öyle değil mi? Fakat kamera karşısına doğrudan röportaj için geçmiş bir Orhan Pamuk’u izlemek yerine Gee başka bir yöntem düşünmüş. Dar sokaklardan, esnaf lokantalarının önünden, evlerin köşelerinden geçerken dikkat etmiş ki dükkanlarda, evlerde, kahvelerde, her yerde bir televizyon mutlaka açık. O da Pamuk’a gerekli soruları yöneltip röportajlarını yaptıktan sonra bu röportajları belgeselde sokak aralarında gezerken karşımıza çıkan kahvelerin, lokantaların, evlerin televizyonlarına yerleştirmiş, bir sokaktan geçerken bir yandan Orhan Pamuk’un röportajıyla karşılaşmış oluyoruz adeta.  Bu da hem belgesele yine kurmaca bir özellik katmış, hem de klasik ve yer yer sıkıcı olabilen birebir röportaj mantığından uzaklaştırmış durumu…

Filmde Kara Kitap’tan ve Pamuk’un başka romanlarından da bahsediliyor. Genelde Pamuk’un romanlarından aşina olduğumuz melankolik atmosfer belgeselin her yerine sinmiş doğrusu. Fakat Gee aynı zamanda bir şehir portresi de çizmek istediğinden yer yer uzaklaşmış Pamuk’tan, yeri gelmiş Türkan Şoray’ı bir taksiye bindirip İstanbul’da gezdirmiş ve onun İstanbul’un çeşitli yerlerinde çekilen filmlerinin setlerini hatırlayıp bizimle paylaşmasını sağlamış, kah Ara Güler’e anlattırmış İstanbul’u.

Orhan Pamuk söyleşide bu kısımları kabul etmekte biraz zorlandığını, ama sonra bu filmin tamamen Orhan Pamuk’u ya da onun kitabını anlatmadığını, bunun Gee’nin filmi olduğunu kabullendiğini ve İstanbul’a ait sembollerin filmde yer almasının mantıklı olduğuna kanaat getirdiğini söylüyor söyleşide…

Belgeseli izlerken bazen fazla gelebiliyor bu odak noktaları, sanki Gee, İstanbul’a da, Orhan Pamuk’a da, kitabın hikayesine de, müzeye de haksızlık etmemek için hiçbir şeyden vazgeçememiş, fazla özen göstereyim derken belki de odağını biraz kaçırmış. Fakat en nihayetinde ortaya gerçekten lezzetli ve dolu dolu bir belgesel film çıkmış. “İstanbul böyle değil ki, yabancı işte, bizi hissedememiş, ortamı koklayamamış” gibi yorumlarda bulunmayı mümkün kılmamış başarılı yönetmen.  Film arte şirketi tarafından tüm dünyada çeşitli ülkelerde gösterilecek, ülkemizde de festivallerin yanısıra vizyona giriyor olması çok sevindirici, umarım olabildiğince çok seyirciye ulaşır. Son olarak Orhan Pamuk’un filmi kitaplaştırmaya karar verdiğini de sizlerle paylaşmış olalım. Romanın müzesi, müzenin filmi, filmin kitabı… Bu oyunlu haller şahsen pek hoşuma gidiyor.

 

 

 

Çirkini “Güzel” Anlatan Film: Mustang (Blue Jean Dergisi İçin Yazılmıştır)

Beş senedir, çalıştığım mecraların desteğiyle Uluslararası Cannes Film Festivali’ni yerinde takip eden şanslı sinema yazarlarından biriyim. Daha önce iki kez Nuri Bilge Ceylan’la ödüllerini almadan bir gün önce röportaj yapma fırsatı bulmuştum. 2015’te de Gamze Deniz Ergüven ismi dikkatimi çekmişti film listesinde, Mustang isimli filminin “Yönetmenlerin 15 Günü” adlı bağımsız yan bölümde yarışacağı bilgisi vardı bu Türk yönetmenin. Kendisiyle Cannes’a gitmeden önce haberleştik ve orada röportaj için söz aldım.

Mustang’i birkaç Türk sinema yazarı ile birlikte izledim Cannes’da. Film bittiğinde salon ayakta alkışlıyordu filmi, bizim yazarlar ise şaşkındı, buna bir anlam verememişlerdi çünkü filmde itiraz ettikleri pek çok durum vardı.

Bir filmi izledikten sonra şahsen filmin biraz kanımda gezmesini isterim. Sinema salonundan çıkıp mikrofon uzatıldığında filmle ilgili uzun uzadıya fikirlerini, duygularını ifade edebilen biri değilim doğrusu. Filmin teknik kusurları ve benzeri somut durumlar elbette baştan bellidir ve bu konuda konuşulabilir, bilgi verilebilir fakat sinemada bana göre daha önemli olan, eğer izlemenizi engelleyecek kadar ciddi bir teknik sorunu yoksa, sizde bıraktığı duygu ve düşüncelerdir. Mustang başlar başlamaz oyunculuklarla ilgili beni rahatsız eden birkaç durum vardı, filmin genel atmosferi bu oyunculuk sıkıntılarıyla da birleşince, kısa film izliyorum duygusuna kapılmıştım, neticede filmin başrolündeki genç kızların çoğunun ilk oyunculuk tecrübeleri, yönetmenin ise ilk uzun metraj denemesi, dolayısıyla bu sıkıntıları biraz görmezden gelerek izlemeye devam edebildim. Elbette ki genel izleyicinin bu bilgilerle filmi izlemesini bekliyor olamayız ama önemli olan filmin senaryosuyla da birlikte akıcı olmasıydı bana kalırsa, ki bir süre sonra bir izleyici olarak oyunculuk ya da genel atmosferle ilgili hissettiğim sıkıntıları unutarak filmin akışına, konusuna, meselesine kaptırabildim kendimi. Tabii filmin rahat akışında deneyimli oyuncular Nihal Koldaş ve Ayberk Pekcan’ın da payı var, hem oyunculuk başarıları, hem de beyazperdeden ve televizyondan tanıdığımız oyuncular olması, özellikle başrolünde ünlü isimler barındırmayan bir ilk filmi izlenir kılmak için önemli bir ayrıntı bana kalırsa.

Film, anne ve babasını kaybeden beş genç kız kardeşin, bu ölümden sonra İnebolu’ya gelerek babaanne ve amcalarıyla yaşamak durumunda kalmaları ve İnebolu’da yaşadıkları baskıcı tavrın ağır sonuçlarını konu alıyor. Kızlar okul bitince bir grup erkek arkadaşlarıyla denizde şakalaşıyorlar ve bunu gören bir komşu mahallede dedikodu yayıyor. Bunun üzerine kızlara evden dışarı çıkamama cezası ve hatta küçük yaşlarında evlendirerek “onları namuslu tutma zorluğundan kurtulma” gibi çözümler buluyor amca ile babaanne. Amcanın kızlardan birini taciz ettiği ya da ona tecavüz ettiğine dair belli belirsiz bir sahne de mevcut. Belli belirsizden kastım, bunu çirkinleştirerek ve uzatarak vermemiş olması yönetmenin, zaten filmin takdir ettiğim yönlerinden biri, bu denli ağır, acı ve gerçek bir olayı konu etmesine rağmen hiçbir duyguyu sömürmemesi, ağdalı bir dil, bir müzik vs kullanmaması, hatta mizahi yönü de epey güçlü olan, o hafif tonu. Filmin yumuşak ve Avrupai bir yapısı var, sert, haşin ve çirkin bir şey göstermiyor, bunu anlatıyor olsa da, göze güzel hitap ederek anlatıyor öyküsünü. Bu yönetmenin kendi seçimi.

Film Cannes’da Europa Cinemas Label ödülünü kazandı. Yarışmanın jürisi tarafından yapılan ödül açıklamasında beş genç yetim kız kardeşin özgürlükleri uğruna mücadele ettiği, iyi yazılmış ve yüksek enerjiyle oynanmış, duygusal açıdan etkileyici bir ilk film olduğu belirtildi ki bence bu çok doğru bir tanımlama. Ne eksiği ne fazlası var. Alman -Türk – Fransız ortak yapımı ‘Mustang’ daha sonra dünyanın pek çok yerinde gerçekleştirilen festivallerden ödüller toplamaya devam etti. Son olarak Fransa, Oscar’a en iyi yabancı film dalına aday olarak Mustang’i gösterdi. Türkiye’de 13 hafta vizyonda kalan filmi toplamda 20 bin kişi izlemiş. Türk basınında ise Mustang’in dünya çapındaki başarıları, hele hele Oscar’a aday gösterilmesi çok fazla konuşuldu, bunu hiç hak etmediği yönünde türlü yazılar yazıldı. Eleştiriler genelde yönetmenin İnebolu’yu doğru resmetmediği, Türkiye’yi iyi koklayamadığı, oryantalist bir yaklaşımla bu filmi çekerek amacının Avrupa’da başarı elde etmek olduğu, bunun için de filmi samimi bulmamaları yönündeydi.

Şahsen bir kadın sinema yazarı ve bir kadın izleyici olarak bu eleştirilere katılmıyorum. Filmin teknik açıdan sorunları olduğunu düşünüyorum, çok daha iyi kurgulanabilirdi, genel dokusu çok daha profesyonel olabilirdi, özellikle kız oyuncular göz önünde olduklarından, daha başarılı olmalıydılar.

Senaryo sağlam olsa da konunun işleyişiyle ilgili bazı sıkıntılar vardı, örneğin kızların, anne baba ölmeden önce nerede yaşıyor olduklarını bilsek belki konuya daha çok hizmet edebilirdi, filmin arka planının örgüsüyle ilgili ciddi eksikler söz konusu. Bir ilk film olarak bu açılardan baktığımda filmi vasat buluyorum.

Ancak filmin samimiyetiyle ilgili bir derdim yok ve “orada bu olmaz ki, bu böyle değildir ki” gibi bir yaklaşımım yok. Deniz Gamze Ergüven’in çocukluğu Türkiye’de geçmiş ve hikayenin neredeyse %90’ı başından geçmiş. Uzun süredir de Amerika’da, Fransa’da yaşayan, kısa filmler çeken, sinema camiasında çalışan bir yönetmen. Avrupa’da başarı elde etmek için böyle bir projeye ihtiyacı olduğunu düşünmüyorum, Türkiye’yle alakası bile olmayan bir film de çekebilirdi, Türkiye’de çekse bile, bu denli “derdi” olmayan bir konuyu da ele alabilirdi. Ben tam tersi, bir kadın olarak genç kızlığında yaşadığı sorunları sinemasıyla aktarmak istemiş, Türkiye’de son zamanlarda yaşanan kadına şiddet, tecavüz, cinayet vakalarından da etkilenerek tam da bu yaraya parmak basmak isteyen, duyarlı ve samimi bir kadın yönetmen gördüm karşımda. Şahsen modern bir toplumda yaşadığım halde, çevremde dışardan bakıldığında asla tahmin edilmeyecek tacizlerle, baskılarla karşılaşmış bir kadın olarak, zaten bildiğimiz ve beklediğimiz hikayelerin anlatılması yerine, hiç tahmin edilemeyecek yer ve zamanlarda yaşanan olayların sinemaya veya herhangi bir sanat dalına aktarılmasından daha büyük bir mutluluk duyuyorum. Bu genç kızların yaşadıkları evrensel bir durum ne yazık ki. Sadece Türkiye’ye, sadece bir köye, bir kasabaya ait değil, dünyada olan olaylar bunlar. Bu açıdan, “bizi kötü gösteriyor” yaklaşımının da çok kompleksli bir yaklaşım olduğunu düşünüyorum. Amerika’da da Avrupa’da da nice yarışmalara, festivallere katılan nice filmler, kendi toplumlarını, hatta kendi ırklarını eleştiren filmler çekip tüm dünyanın izlemesini istiyorlar, sanırım bizim toplum olarak aşmamız gereken en önemli sorunlardan biri de bu kompleks.

Mustang, kadınların genç kızlıklarından bu yana yaşadıkları sorunları, masalsı ve estetik bir görsellikle, mizahi ve yumuşak yönü ağır basan bir dille anlatmayı tercih ediyor. Ataerkil zihniyetin yaşattıklarına bir çomak sokuyor, oyunu bozuyor. Yönetmenle Cannes’da yaptığım röportajı internette Cinedergi’den okuyabilirsiniz.