Düşyeri’nde Ayas’ı Konuştuk!

Geçtiğimiz haftalarda vizyona giren Ayas, sinemada gösterilen ilk Türk çizgi filmi olma özelliğini taşıyor. Filmin tüm detaylarını Ayas’ın yaratıldığı Düşyeri’nde, projenin yaratıcılarından senarist Ayşe Şule Bilgiç ile konuştuk…

Melis Z. Pirlanti: Şu anda Düşyeri’ndeyiz. Herkesin bildiği ve sevdiği Pepe karakterinin yaratıcısısınız Ayşe Hanım, Düşyeri ile birlikte. Pepe’den sonra şimdi bir sinema filmi Ayas’la karşımızdasınız. Önce biraz Düşyeri’nden bahsedelim mi?

Ayşe Şule Bilgiç: Tabii, Düşyeri bundan beş yıl önce çizgi film konusunda faaliyet göstermek için, daha da doğrusu Türkiye’de çizgi filmi var etmek için kuruldu. Bu benim düşümle başlayıp onlarca yol arkadaşımın düşü haline geldi. Bu noktaya tek başıma gelmedim tabii, keza Kıraç’ın da her anlamda büyük katkısı oldu. Biz Türkiye’de Türk çizgi filminin eksikliğini hisseden bir ekiptik. Çizgi film konusunda ciddi eğitim almış sanatçı arkadaşlarımızla beraber, neden Türkiye’de böyle bir sektör yok, neden yapılamıyor, neden birim kültürümüze ait ürünler çıkmıyor diye hayıflanarak yola koyulduk. Bunların çok önemli sebepleri var, Türkiye’de çizgi film yapmayı ilk biz akıl etmedik tabii ama özellikle 5 yıl öncesinde bütün istatistikleri önünüze koyduğunuzda Türkiye’de çizgi film yapılmamasını söylüyordu bütün veriler.

Teknik anlamdaki eksikler mi?

Yetişmiş insan yok yeterli, altyapı yok, nasıl yapılır diye yeterli bir “know how” yok.

Eğitim de yok pek galiba?

Eğitim var ama çok kısıtlı tabii. Eskişehir Anadolu Üniversitesi’nde 15 yıldır yılda 15 mezun veren bir çizgi film bölümü var. Yılmaz Büyükerşen’in 15 yıl önce bir gün çizgi film yapılacak dediği ve Eskişehir’de kurduğu bir bölüm, inanılmaz yetenekli çocuklar yetişiyor. Tüm bu yokluk içinde bugüne kadar kimsenin çizgi filme yatırım yapmaması çok mantıklı. Hasbelkader bir çizgi film ürettiniz, bunun yayıncısı yok, bir pazar, bir sektör diyebilmemiz için üreticisi alıcısı toptancısı olan bir pazardan bahsedemiyoruz.

Melis Z. Pirlanti: Televizyon aslında böyle ürünleri bekleyen ve buna açık bir mecra değil mi?

Ayşe Şule Bilgiç: Evet ama ekonomik olarak mümkün değil. Bu kadar yıl bu işi yapıp, rakam vermeyeyim, 1 birime ürünü verirken ve dünya markası bir ürüne bunu verirken siz burada Türkiye’de benzer bir ürünü ürettiğinizde, zaten üretim süreçlerinde sıkıntı var, çok pahalı, bir de dünyaya açılabileceğimiz bir pazar olmadığı için tek bir yayıncıya yüklediğinizde bunu, o dünya devinin 1 birime verdiği ürünün aynısını sizin 150 birime vermeniz gerekiyor, bu da yayıncıya mantıksız geliyor. Kağıt üzerinde bu böyle. Ama biz Pepe’yle bu anlamda bir imkansızı başardık. 1 birime alınan ürünlerin yanına Pepe’yi de koyduk, 150 birime satamadık belki ama hep başka umutlarımız vardı, finansmanının başka yerlerden sağlanabileceğine dair düşüncelerimiz ve inancımız vardı, onun için biz, tüm istatistikler bu işe girme dese de, girdik. Biz belki 10 birim para aldıysak da kalan maliyetlerimizi, ekmeği taştan çıkarmak gibi, dergisiyle, diğer ürünleriyle, oralardan çıkarttık. Çünkü Pepe sevildi. Düşyeri bugünlere büyük mücadelelerle geldi ama bugün Türkiye’nin çizgi film konusunda en büyük markası. Pepe’den sonra yapacaklarımız çok önemliydi, Pepe’nin bir tesadüf olmadığını ispatlamalıydık.

Bazı araştırmalar mı sizi bu noktaya getirdi, Pepe’nin bu kadar tutacağını nasıl öngördünüz?

Aslında kendi hayat tecrübemize ve Türk halkına güvenle ilgili, çünkü böyle bir eksiğin olduğunu görebiliyorduk, ben de bir anneyim. Tabii ki bir riskti bir yandan, o iletişimi Pepe seyirciyle kuramayabilirdi. Çok çalıştık. Biz kendi çocuğumuza izletmeyeceğimiz, yedirmeyeceğimiz, giydirmeyeceğimiz hiçbir ürüne de Pepe adını vermedik. Ticari olarak lehimize olacak durumlarda bile bu seçiciliği koruduk.

Özellikle gıda riskli değil mi, bir güven oluşturuyorsunuz.

Tabii ki. Belgelerini isteyerek, mesela süt çıktı, kakaolu değil de çikolatalı süte verdik, daha sağlıklı olduğu için. Tekstil ürünlerinde de Taç, Zorlu gibi iyi firmalarla yanyana geldik.

Devamı Beyazperde.com‘da…

CANAVARLAR YARATIKLARA KARŞI (Monsters vs Aliens)

Dreamworks Animation sunar, Canavarlar Yaratıklara Karşı (CYK)… Aslında Canavarlar Uzaylılara Karşı diye çevrilmiş olması gereken filmin başkarakteri Susan, tip olarak yakın bir zaman önce vizyonda olan Walt Disney’in animasyon filmi Bolt’taki küçük kızı hatırlatıyor. Saçları, mimikleri, hareketleri gerçekten çok çok benziyor bu iki kızın. Sanki Bolt’un sahibi olan kız biraz büyümüş, Susan olmuş. Belki animasyon çizimlerinde ve o çizimlerin hareketli film haline getirilmesinde ister istemez oluşan bazı benzerlikler vardır, bundan emin olamadığım için konuyu uzatmıyorum.Animasyon film CYK, ilk önce, evlenmek üzere olan bir kız, onun nişanlısı, ailesi, yaşadığı yer, kurduğu hayaller etrafında şekillenince merak etmeden duramıyor insan, canavarlar, yaratıklar, nasıl olacak da dahil olacak bu filme? Ama film bu soruyu cevaplandırmakta çok da gecikmiyor aslında, hakkını yemeyelim, düğün günü esas kızımızın başına gelenler, sonrasında Susan’ın bir canavar haline gelmesi, hükümet tarafından canavar haline gelen diğer üç karakterle Susan’ı bir hapishaneye kapatılması, bu iyi niyetli dört canavarın, bir süre sonra California’yı işgal eden uzaylılara karşı savaşmaları için gene hükümet tarafından serbest bırakılmaları…

Film bir anda hareketleniyor. Hareketlenmekle kalmıyor, espriler ardı ardına geliyor. Uzun süredir izlediğim en esprili animasyon olduğunu söyleyebilirim. Boltu çok sevmiştim, özellikle de senaryo açısından Truman Show’a olan benzerliği, bu şekilde de aslında ciddi bir konuyu ele alıyor oluşu, karakterlerin sevimliliğiyle de yüzümüzü güldürmesinden dolayı… CYK’de ise gene hem ciddi, çok ciddi bir konu var, hem de espriler gerçekten çok başarılı. Filmin komedi kısmı, sadece karakterlerin sevimliliğinin üzerine oturtulmamış, gerçekten senaryo, belirli bir espri anlayışının üzerinde… Ciddi, hem de çok ciddi bir konuyu ele alışı derken kastettiğim ise, bu uzaylı meselesi… Amerikalıların, uzaylılarla ilgili olan paranoyalarını gerçekten çok güzel tiye almış, alırken de bir Amerikan Başkanı yaratmış ki, gerçekten hareketlerini izlemeye, yaptığı gafları dinlemeye değer… Filmin bir karesinde televizyonda şöyle manidar bir cümle geçiyor: Ufoların indiği görülen tek ülke: ABD. Diğer akılda kalıcı manidar espriler ise şöyle, uzaylıların şehri istilası sonrası toplanan devlet büyükleri, şöyle çözümler bulurlar: —Bu konuda en iyi bilimsel düşünceleri almalıyız, Hindistan’ı telefona bağlayın!—Amerika’yı başka bir gezegene taşıyalım!—Uzaylılara yeşil kart verelim ve Amerikalı olmanın gururunu yaşatalım!— Ben böyle zamanlarda kendime şunu soruyorum: Oprah bu durumda ne yapardı?

Amerika eleştirilerinin yanısıra, filmde altmetin olarak Susan’ın bir canavara döndüğünde aslında içindeki gücü keşfetmesi ve kendini tanıması, bir işe gücünü ve isteğini verdiğinde sonuna kadar gidebildiğini farkedişi de güzel işlenmiş. Animasyon harikası çizimlerin insanda yarattığı keyif ise bu tarz filmlerin çoğunda yaşadığımız ortak bir duygu ama bu filmde, California’da yer alan Golden Gate köprüsünün, San Francisco Limanı’nın da yer alması, filme ekstra bir keyif, inanılmaz bir gerçeklik katmış. Karakterler karikatür olsa da çevredeki detaylar kesinlikle çok “gerçek” düşünülmüş.“Monsters vs. Aliens”, DreamWorks’ün tümüyle 3 boyutlu olarak geliştirilen ilk InTru3D filmi… Shrek, Madagaskar, Kung Fu Panda gibi animasyon filmlerle başarıyı yakalayan Dreamworks Animation, CYK ile çıtayı yükseltiyor. Hem çocuklar, hem büyükler keyifle seyredecek, çocuklar karakterlerin sevimliliğiyle, renklilikleriyle eğlenirken, büyükler esprilerin, manidar dokunmaların tadını çıkaracaklar.
http://beyazperde.mynet.com/sinekritikdetay.asp?id=1936