Dün Gece Yine Sabahladık: 91. Oscar Ödül Töreni Gerçekleşti

Sinemanın en çok konuşulan ve en prestijli ödülleri olarak bilinen Akademi Ödülleri şüphesiz tüm dünyada dört gözle beklenen bir seremoni.Biraz da modern batının “gösteriş” alanlarından biri şüphesiz bu tip ödül törenleri.

2000’li yıllar itibariyle ise baktığımızda Oscar Ödülleri, bir nevi politik doğruculuk derdine düştü diyebiliriz.Günümüzde sosyal medyanın etkisi bunu kullanan daha çok genç nesilin daha politik, daha duyarlı ve aktivist bir duruş sergilemesini sağladı. Geçtiğimiz yıllarda gençleşme politikası izleyerek yaş ortalaması daha düşük yeni üyelerle büyüyen Akademi de ödüllere karar verirken bu genç kitleyi göz önünde bulundurmaya başladı. Politik doğruculuğun bir sebebini de buradan okuyabiliriz. 2016 itibariyle akademide kadın üye, siyahi üye sayısı arttı ve etnik azınlıklar gözetilmeye başladı.

2017’de Trump sonrasının ilk Oscar’ı olması sebebiyle törenden politik beklenti yüksekti örneğin, ve öyle de oldu. Gecenin sunucusu komedyen Jimmy Kimmel, konuşmasına “Bu tören dünyada bizden nefret eden 225’ten fazla ülke tarafından izleniyor. Bunun için Başkan Trump’a teşekkür ederim. Oscar’ın neredeyse ırkçı göründüğü geçen yılı hatırlayın!”  şeklinde başladı. Ardından “Bu yıl siyahlar NASA’yı, beyazlar da cazı kurtardı” dedi. Yine ünlü oyuncu Gael Garcia Bernal de politik söylemler verdi gecede. Bernal, ödül verirken yaptığı konuşmada “Bir Latin Amerikalı, bir göçmen işçi, bir insan olarak bizi ayırmak isteyen her türlü duvara karşıyım,” dedi. Asghar Farhadi ise törene katılmayarak diyeceğini demiş oldu.

Zamanında Slumdog Millionaire, The Hurt Locker gibi filmler politik olarak, konu olarak tartışmalı olsa da daha çok estetiği ve sinemasal kaygıları sebebiyle ödüllendirilmiş filmlerdi. Argo ise daha çok konusu ve politik duruşu sebebiyle ödül kazanmış gibi gözüküyordu zira Amerikancılığı ortadaydı. 12 Years A Slave, hem biçimi hem içeriğiyle estetik değeri yüksek bir filmdi ama Amerika’nın kölelik yıllarına dönüp günah çıkarmalarının tavan yaptığı bu yıllara da fazla uyum sağlamıştı sanki filmin politik duruşu. Yine Moonlight, iyi bir film olmakla birlikte politik doğruculuk ile verilmiş bir ödül gibi de kokuyordu cidden. The Shape of Water da yine biçimsel olarak harika bir film ama ödülü kazanmasındaki ana sebep estetik unsurlar mıdır yoksa yine politik doğruculuğa uyan bir içeriğe sahip olması mıdır, tartışmaya çok açık gerçekten.

Bu yıl ise en iyi film ödülünü Green Book / Yeşil Rehber aldı.Başarılı bir film olmakla birlikte herkes ödülü Roma‘nın almasını istiyordu ve bekliyordu.Yine The Favourite çok fazla ödül alması beklenen filmlerdendi.

Peter Farelly imzalı Green Book’u vizyonda izleyememiştim, dün evde izleyebildim törenin öncesinde. Çok da beğendim, mis gibi film. Viggo Mortensen ve Mahershala Ali’nin başarılı oyunculuk performansları, hemen herkesin empati kurabileceği bir anlatı yapısı, dengeli senaryosu ve ırkçılığı konu almasıyla dikkatleri üzerine çekeceği de belli bir yapımdı şüphesiz. Fakat sinemasal anlamda Roma’nın ve The Favourite’ın da ondan aşağı kalır yanı yoktu doğruyu söylemek gerekirse. Hatta bu iki filmin, tüketmesi daha zor filmler olduğunu da eklememiz gerekir, belki politik doğruculuğun yanısıra Akademi bu sebeple de Green Book tercihi yapmış olabilir. Formülü daha belli ve daha kolay hazmedilebilir bir film şüphesiz Green Book. En iyi özgün senaryo ödülünü ise kesinlikle hakettiğini düşünüyorum. Gerçek bir hikayeden uyarlanması ama gerçeklere de uygun davranmaması adına eleştirilen de bir film bu arada Green Book, yine tartışmaya açık bir konu.

Alfonso Cuaron imzalı Roma filmini çok şükür ki beyazperdede izledim. Alfonso Cuarón, ana akım sinemanın günümüzdeki en usta yönetmenlerinden biri. Cuaron 1970’li yılların başında, Mexico City’nin üst orta sınıf semtlerinden birinde yaşayan kendi ailesini konu etmiş filmine. Hem bir ailenin dönüşüm sürecine şahit oluyoruz, hem eşitsizlik problemiyle karşı karşıya kalıyoruz, yani hem kişisel hem sosyal problemler içiçe geçiyor nefis bir biçimde. Geniş ölçekler tercih etmiş çekimlerinde Cuaron. Siyah beyaz anlatmayı tercih etmiş hikayesini. Görüntü yönetimi ve yapım tasarımı neredeyse kusursuz. Sadece sonlara doğru anlatım biraz sarkmış, uzunluğu biraz tat kaçırır cinsten olmuş filmin. Yabancı dilde en iyi film ve en iyi yönetmen ödülüne layık görülmesi gayet yerinde bir karar olmuş.

Sarayın Gözdesi (The Favourite) filmini de beyazperdede izledim. İngiliz tarihinin enteresan bir sürecine tanıklık ettiğimiz filmin yönetmeni genelde umulmadık senaryo ve çekimlerle bizi şaşırtan Yunan yönetmen Yorgos Lanthimos. Film daha çok oyuncu yönetimi ve oyuncu performanslarıyla ışıldıyor, yoksa kesinlikle Yorgos Lanthimos kokan bir film değil, derli toplu bir kostüm drama sadece. Fakat Olivia Colman, Emma Stone ve Rachel Weisz birbirinden müthiş performanslarıyla sizi filme çekiyorlar. Olivia Colman’in en iyi kadın oyuncu ödülü alması da beni ziyadesiyle mutlu etti.

En iyi erkek oyuncuyu ise Rami Malek’in almasına itirazım var. Bohemian Rhapsody benim için hayal kırıklığı bir filmdi, Malek de elinden geleni yapmış olsa da bence ödülü Willem Dafoe ya da Viggo Mortensen hakediyordu.

Willem Dafoe demişken, “Van Gogh: Sonsuzluğun Kapısında”  At Eternity’s Gate filmini de basın gösteriminde izleme şansı buldum ve tek kelimeyle hayran kaldım, hem filme, hem Dafoe’ye. Julian Schnabel, çok alışık olmadığımız bir biyografi çekmeyi başarmış, film Vincent van Gogh’un yaratım sürecinden ve eserlerini benzersiz kılan ayrıntılardan yola çıkıyor ve filmin anlatım dili ressamın belleği oluyor adeta. Van Gogh’un beyninin kıvrımlarında geziyor gibiyiz. Sanki Van Gogh’la birlikte biz de doğayı o şekilde görüyoruz, onun algı kapılarındayız. Ben çok etkilendim, mutlaka izleyin.

Sevindiğim, hatta tüylerimin diken diken olmasına sebebiyet veren bir ödül ise En İyi Özgün Şarkı ödülüydü. Lady Gaga’nın Shallow parçası gerçekten tek kelimeyle muhteşem. Bradley Cooper ve Lady Gaga’nın gecedeki sahne performansları da muhteşemdi. Ben A Star Is Born filmini de severek izledim, sinemasal anlamda ödül kazanacak ya da uzun süre unutulmayacak kadar önemli bir film olmasa da derdini iyi anlatmış, müziklerle ve oyunculuk performanslarıyla dikkat çeken, sağlam bir yapımdı o da.

En iyi ses kurgusu ve en iyi ses efekti ödüllerinin Bohemian Rhapsody’e gitmesi de büyük saçmalıktı. Sinema yazarı akademisyen Doç. Dr. Melis Behlil Oscar programında bu ödüllerin ne anlama geldiğini akademi üyelerinin bile tam bilmediklerini düşündüğünü söyledi. Patlamalar, silah sesleri, çevre sesleri, müziğin ahengi, karakterlerin replikleri ve benzeri sesleri tam zamanında verme işi ses kurgusu iken bir filme ait tüm ses öğelerini seyirciye en anlaşılır biçimde vermeye çalışmak ise ses miksajı oluyor. Bu filmin bu iki konuda ne kadar başarılı olduğu ya da ondan iyi ses kurgusu olan filmler olup olmadığı kesinlikle tartışmalı.

Henüz izleyemediğim BlacKkKlansman filminin yönetmeni Spike Lee, gecede En İyi Uyarlama Senaryo ödülünü aldı. America’nın ırkçı geçmişiyle ilgili konuşmasıyla dikkat çeken Lee, ödülü alırken Samuel L. Jackson’ın kucağına atlayarak yaptığı sevinç gösterisiyle hafızalardan silinmeyecek görüntülere konu oldu.

Bu seneyle ilgili Akademi’nin tavrının çeşitliliğe verdiği önemle gelenekselliğin arasında gidip gelen bir çizgide seyrettiğini söyleyebiliriz sanırım.

Daha fazla gevezelik etmeden kazananları paylaşayım:

EN İYİ FİLM: GREEN BOOK

EN İYİ ERKEK OYUNCU: RAMI MALEK

EN İYİ KADIN OYUNCU: OLIVIA COLMAN

EN İYİ YARDIMCI KADIN OYUNCU: REGINA KING

EN İYİ YARDIMCI ERKEK OYUNCU: MAHERSHALA ALI

EN İYİ KOSTÜM: BLACK PANTHER

EN İYİ PRODÜKSİYON: BLACK PANTHER

EN İYİ GÖRÜNTÜ YÖNETİMİ: ROMA

YABANCI DİLDE EN İYİ FİLM: ROMA

EN İYİ SES KURGUSU VE EN İYİ SES EFEKTİ: BOHEMIAN RHAPSODY

EN İYİ ÖZGÜN ŞARKI: SHALLOW – LADY GAGA

EN İYİ KISA ANİMASYON: BAO

EN İYİ GÖRSEL EFEKT: FİRST MAN

EN İYİ ORİJİNAL MÜZİK: BLACK PANTHER

EN İYİ SAÇ VE MAKYAJ: VİCE

EN İYİ BELGESEL: FREE SOLO

EN İYİ KISA BELGESEL: PERİOD. END OF SENTENCE

EN İYİ ANİMASYON: “SPİDER-MAN: INTO THE SPİDER-VERSE”

 

76. Altın Küre Ödülleri Sahiplerini Buldu

Yine sabahladık! 1944’ten beri Hollywood Foreign Press Association (Hollywood Yabancı Basın Birliği) tarafından verilen ödüller bu sene de sahiplerini buldu. Oscar’ın habercisi olarak nitelendirilen ödüller çoğunlukla şaşırtmadı:

DRAMA DALINDA EN İYİ FİLM- BOHEMIAN RHAPSODY

SİNEMA DALINDA EN İYİ ERKEK OYUNCU (DRAM): RAMI MALEK / BOHEMIAN RHAPSODY

SİNEMA DALINDA EN İYİ KADIN OYUNCU (DRAM): GLENN CLOSE  THE WIFE

KOMEDİ / MÜZİKAL DALINDA EN İYİ FİLM: GREEN BOOK

KOMEDİ / MÜZİKAL DALINDA EN İYİ KADIN OYUNCU: OLIVIA COLEMAN / THE FAVOURITE

EN İYİ MİNİ DİZİ / TV FİLMİ: THE ASSASSINATION OF GIANNI VERSACE: AMERICAN CRIME STORY

EN İYİ KOMEDİ DİZİSİ: THE MARVELOUS MRS MAISEL

EN İYİ KADIN DİZİ OYUNCUSU (KOMEDİ): RACHEL BROSNAHAN / THE MARVELOUS MRS MAISEL

SİNEMA DALINDA EN İYİ YÖNETMEN: ALFONSO CUARON / ROMA

MİNİ DİZİ YA DA TV FİLMİ DALINDA EN İYİ ERKEK OYUNCU: DARREN CRISIS / THE ASSASSINATION OF GIANNI VERSACE: AMERICAN CRIME STORY

YABANCI DİLDE EN İYİ FİLM: ROMA

MÜZİKAL YA DA KOMEDİ DALINDA EN İYİ ERKEK OYUNCU: CHRISTIAN BALE / VICE

MİNİ DİZİ YA DA TV FİLMİ DALINDA EN İYİ YARDIMCI KADIN OYUNCU: PATRICIA CLARKSON /SHARP OBJECTS

EN İYİ SENARYO: GREEN BOOK

Tüm ödüller için tıklayın.

76. Altın Küre Adayları Açıklandı, Zayıf Liste Epey Şaşırttı

Oscar’ı şekillendirmesiyle ünlü Altın Küre ödülleri sahiplerine 6 Ocak’ta düzenlenen törenle verilecek. Bu yıl adaylar epey zayıf. İlk kez bir süper kahraman filmi, Black Panther, Altın Küre’ye Drama kategorisinden aday oldu. Ama neden oldu bilemedik.

Bradley Cooper‘ın ilk yönetmenlik deneyimi ile hemen aday gösterilmesi ve nice usta yönetmenin listede yer almaması da ilginç doğrusu.

Adaylıklarda First Man, Widows ve Cold War nasıl yok diyenler de çoğunlukta.

İşte bu yılın Altın Küre adayları:

Drama dalında en iyi film

If Beale Street Could Talk

BlacKkKlansman

Black Panther

Bohemian Rhapsody

A Star Is Born

Komedi ya da müzikal dalında en iyi film

Crazy Rich Asians

The Favourite

Green Book

Mary Poppins Returns

Vice

Drama TV dizisi en iyi kadın oyuncu

Sandra Oh, “Killing Eve” (BBC America)

Julia Roberts, “Homecoming” (Amazon)

Keri Russell, “The Americans “(FX)

Elisabeth Moss, “The Handmaid’s Tale” (Hulu)

Caitriona Balfe, “Outlander” (Starz)

Komedi ya da müzikal dalında en iyi erkek oyuncu

Christian Bale, “Vice”

Lin-Manuel Miranda, “Mary Poppins Returns”

Viggo Mortensen, “Green Book”

Robert Redford, “The Old Man and the Gun”

John C. Reilly, “Stan and Ollie”

Sinema dalında en iyi yönetmen

Bradley Cooper, “A Star Is Born”

Alfonso Cuarón, “Roma”

Peter Farrelly, “Green Book”

Spike Lee, “BlacKkKlansman”

Adam McKay, “Vice”

Sinema dalında en iyi yardımcı erkek oyuncu

Mahershala Ali, “Green Book”

Timothée Chalamet, “Beautiful Boy”

Adam Driver, “BlacKkKlansman”

Richard E. Grant, “Can You Ever Forgive Me?”

Sam Rockwell, “Vice”

Sinema dalında en iyi kadın oyuncu

Glenn Close, “The Wife”

Lady Gaga, “A Star Is Born”

Nicole Kidman, “Destroyer”

Melissa McCarthy, “Can You Ever Forgive Me?”

Rosamund Pike, “A Private War”

Komedi ya da müzikal dalında en iyi kadın oyuncu

Emily Blunt, “Mary Poppins Returns”

Olivia Colman, “The Favourite”

Elsie Fisher, “Eighth Grade”

Charlize Theron, “Tully”

Constance Wu, “Crazy Rich Asians”

Sinema dalında en iyi yardımcı kadın oyuncu

Amy Adams, “Vice”

Claire Foy, “First Man”

Regina King, “If Beale Street Could Talk”

Emma Stone, “The Favourite”

Rachel Weisz, “The Favourite”

Drama dalında en iyi TV dizisi

Killing Eve” (BBC America)

“The Handmaid’s Tale” (Hulu)

“Homecoming” (Amazon)

“The Americans” (FX)

“Pose” (FX)

“Bodyguard” (Netflix)

Müzikal ya da komedi dalında en iyi TV dizisi

“Barry” (HBO)

“The Good Place” (NBC)

“The Marvelous Mrs. Maisel” (Amazon)

“The Kominsky Method” (Netflix)

“Kidding” (Showtime)

En iyi orijinal şarkı

“All the Stars,” “Black Panther”

“Girl in the Movies,” “Dumplin’”

“Revelation,” “Boy Erased”

“Shallow,” “A Star Is Born”

“Requiem for a Private War,” “A Private War”

Müzikal ya da komedi TV dizisi dalında en iyi kadın oyuncu

Rachel Brosnahan, “The Marvelous Mrs. Maisel” (Amazon)

Alison Brie, “GLOW” (Netflix)

Kristen Bell, “The Good Place” (NBC)

Debra Messing, “Will & Grace” (NBC)

Candice Bergen, “Murphy Brown” (CBS)

Müzikal ya da komedi TV dizisi dalında en iyi erkek oyuncu

Bill Hader, “Barry” (HBO)

Donald Glover, “Atlanta” (FX)

Jim Carrey, “Kidding” (Showtime)

Michael Douglas, “The Kominsky Method” (Netflix)

Sacha Baron Cohen, “Who Is America” (Showtime)

Yabancı dilde en iyi film

“Capernaum”

“Girl”

“Never Look Away”

“Roma”

“Shoplifters”

Bohemian Rhapsody

Geçtiğimiz hafta Müslüm’ü izledik, sanatçı Müslüm Gürses’in hayat hikayesini konu alan biyografik bir yapımdı, fikirlerimi yazmıştım. Bu hafta Bohemian Rhapsody ile efsanevi Freddie Mercury’nin ve Queen grubunun gerçek hikayesini anlatan başka bir biyografik film izliyoruz. Vizyonda Yılmaz Güney’i konu alan bir belgesel de var ve önümüzde de vizyona girecek bir Whitney Houston biyografik filmi. Çoğunluğu müzikle de ilintili olan, bizi derinden etkileyen kişiler/gruplarla ilgili biyografik yapımlara doyduğumuz aylardayız sözün özü.

Ortaokul-lise dönemimde keşfetmiştim Queen’i. Kaset doldurduğumuz zamanlar, 90’lar. We Will Rock You’lar, We Are The Champions’lar. Ama beni çok etkileyen iki şarkı vardı: Show Must Go On ve Bohemian Rhapsody. Filme de adını veren ikincisi daha önce benzerine rastlamadığım bir tür olduğundan iyice ilgimi çekmişti. Çocukluğunda piyano dersi almış ve müziğe aşık biri olduğumdan, sekiz kulakla dinliyordum bu değişik adamın değişik grubunun benzersiz şarkılarını.

Daha ileriki yaşlarımda dinlemeye, takip etmeye devam ettim elbette grubu, albümleri. Freddie Mercury’nin frapanlığı, feminenliği göze çarpıyordu ve onu çok daha özel ve farklı kılıyordu gözümde açıkçası. Cinsel tercihinin ne olduğunu merak etmek ya da bu konuda eminmişim gibi fikir yürütmek yerine onu olduğu gibi kabul ettiğimi hissettiğimi hatırlıyorum doğrusu.

Bir itirafta bulunmalıyım fakat, bu çok sevdiğim sanatçı ve grubu hakkında açıp çok da fazla okumamışım. Dinlediğim bana yetmiş olsa gerek. Örneğin Freddie Mercury’nin gerçek adının ne olduğunu ya da nereli olduğunu bilmiyordum ve bu filmde öğrendim, epey de şaşırdım doğruyu söylemek gerekirse.

1991 yılında sanatçının AIDS sebebiyle, bu denli genç yaşında öldüğünü öğrendiğim zaman da çok çok etkilenmiş ve üzülmüştüm.

Filme gelecek olursak, her şeyden önce şüphesiz fiziksel olarak canlandırması zor bir kişilikle karşı karşıyayız. Freddie Mercury’nin ağzında fazladan 4 adet diş olması ağzının kapanmasını zorlaştırırken kendi düşüncesine göre sesini güzelleştiren bir detayve bu düşünceyle dişlerinden ameliyat olmayı reddetmiş. Yine zayıf bedeni, oldukça frapan ve iddialı, cesur kılık kıyafeti üstünde taşıyışı, kendine has hareketleri ile onu canlandırmak gerçekten büyük risk. Oyuncu Rami Malek elinden geleni yapmışsa da bedenen biraz sönük kalmış gibi hissettirdi bana, diş detayı ise çok önemli ve altı çizilesi bir konu olmakla birlikte bana yine de estetik olarak biraz fazla geldi, adeta Mercury’le ilgili bir parodi için özellikle abartılmış bir makyaj detayı gibi hissettim.

Dönem olarak 1970’lerde Queen’in oluşumundan 1985’te grubun Live Aid’teki efsanevi performanslarına kadar olan yolculuğunu anlatmayı tercih eden filmin yönetmeni ünlü yapımcı ve özellikle Olağan Şüpheliler‘in yönetmeni olarak tanıdığımız Bryan Singer iken yapım aşamasında bazı sıkıntılar yaşanmıştı. Sete gelmeyen ve bazı tatsız iddialarla suçlanan Singer projeden atılmıştı, filmin yeni yönetmeni, Kartal Eddie filmi ile hatırlanan Dexter Fletcher olacaktı fakat sonradan Singer projeye geri döndü. Bu çalkantıdan film ne kadar ve ne şekilde etkilendi bilemeyiz elbet ama bu denli büyük bir başlığın atıldığı bu kadar büyük bir proje için tüylerimi daha diken diken edecek bir film beklemiştim desem haksızlık etmiş olmam sanırım.

Filmin senaryosu Darkest Hour ve The Theory of Everything filmlerinin de senaristi olan Anthony McCarten ve The Other Boleyn Girl, Rush gibi filmlerin senaristi Peter Morgan’a ait. Senaristlerin Queen’e ve Mercury’e ait anlatılması gereken dönem seçimlerini başarılı buldum, üstelik bu döneme Mercury’nin ailevi hayatı ve geçmişini de eklemeyi ve bu dengeyi kurmayı becerebilmişler. Zira bu tarz biyografik filmlerde malzeme o kadar bol olur ki senarist işin içinden çıkamaz, ya herşeyi anlatmaya çalışır, ya da bir bölümün çok fazla üstüne gider ve iş çığrından çıkar. Müslüm filmi örneğin Gürses’in çocukluğuna çok fazla yer verilirken, hayranlarının durumu daha az anlatıldığı için çoğu izleyici tarafından eleştirildi.

Sadece albümünü dinleseniz tüylerinizin diken diken olacağı bir grubun ve o grubu bugünlere getiren efsanevi sanatçı Freddie Mercury’nin yer aldığı bir filmden çıkarken çok daha fazla etkilenmeyi beklerdim, açıkçası sönük bulduğum bir müzikal biyografik film oldu Bohemian Rhapsody. Üstelik Mercury’nin gay kimliğinin anlatımında da bir pürüz hissettim. Sanki Mercury’nin başına gelen her kötü şey, gay olduğuna karar verdikten sonra gerçekleşmiş, sanki hatası bu olmuş, eğer grup arkadaşları gibi evlenip çoluk çocuğa karışsaymış daha iyi olurmuş gibi bir yargı sezdim. Freddie Mercury’i Freddie Mercury yapan tamamen cesareti, kendi oluşu, içinden geldiği gibi davranmakta her zaman cesur oluşu olmuştu belli ki. Onun sanatını besleyen de buydu. Açıkçası filmin az da olsa “homofobi” içerdiğini düşünüyorum.Fakat filmin, Mercury’nin AIDS’e yakalanışı konusunu bir duygu sömürüsü haline getirmemesi ve filmin modunu genel anlamda pozitif tutması takdire şayan.

Birkaç kez izlemek isteyeceğiniz bir film değil Bohemian Rhapsody, ama es geçin de diyemem, izleyin, anılarınıza gömülün, Queen’i hatırlayıp eve döndüğünüzde albümlere sarılın, o bile yeter. İyi seyirler.