Arrival/Geliş – Yılın En İyi Filmlerinden!

Popülersinema.com sitesi, son yılların en çok konuşulacak bilim-kurgu filmlerinden birisi olan Arrival ile ilgili biz sinema yazarlarından kısa görüşler aldı.

Ben de şu şekilde katılım gösterdim:

Film boyunca arkama hiç yaslanmamış olduğumu fark ettim bittiğinde. Zaman kavramı, uzay, insanlık, dil, iletişim, yabancılık, güven, güç ve silah denen şeyin aslında ne olduğu, bilim, kuvvetli his derken, “Geliş”, derinliğiyle sarhoş etti. Ted Chiang’in “Story of Your Life” adlı kısa öyküsünden uyarlanmış olan filmde uzaylılar 12 adet uzay gemisi ile dünyanın farklı yerlerine konumlanıyorlar ve biz algısı maalesef yeterince gelişememiş insanoğlu, geliş sebeplerini anlamaya çalışırken kendi iç savaşlarımızla, yabancı herhangi bir şeyden korkmanın verdiği düşmanlığımızla (siyasi iklime de güzel gönderme), kısaca aptallığımızla yüzleşiyoruz adeta. Algıları fazlasıyla açık olan dilbilimci Louise Banks (Amy Adams) ise bir yandan uzaylıları hissedebilir, dillerini çözebilir ve aracı olabilirken, diğer yandan kendi travmatik geçmişiyle yüzleşiyor. Aslında kendi geçmişiyle bu olanlar arasında hissettiği bağı da çözmeye çalışıyor bir yandan ve filmin sürprizlerle dolu sonunu da bu bağ belirliyor zaten… Ayrıca filmde dil’in konumlanışı, o kadar derin okumalara açık ki… Yaşasın bizi efekt manyağı yapmak yerine duygusuyla, içeriğiyle etkileme cesaretini gösteren, içi dolu dolu bilim-kurgular! Tutsak, Düşman, Sicario gibi farklı türlerdeki filmleriyle zaten gönlümüzü fethetmiş olan yönetmen Denis Villeneuve’yi takibe devam!  9/10

Diğer yazarların da yorumları için populersinema‘ya buyurun.

Doctor Strange – Doktor Strange

2000’lerin başında özellikle,  teknolojinin geldiği noktayla, yıllar öncesinin çok satılan çizgi romanlarının beyazperdeye aktarılması kaçınılmazdı. 2009’da Walt Disney tarafından satın alınan meşhur çizgi roman yayımcısı Marvel;  Iron Man, Thor, Captain America gibi efsanevi karakterlerinin sinematik evrendeki karşılığını hemen oluşturdu tabii ki büyük bir iştahla. Çizgi romanın halihazırda varolan hayranları da, sinemada yüksek bütçeli, süper-kahraman odaklı blockbuster izlemeyi seven sinemaseverler de,  elbette getirdikleri milyonlarca dolarlık gişe hasılatlarıyla, yapımcılara doğru yolda olduklarını gösterdiler. (Aynı zamanda Marvel imzalı TV dizileri de oldukça başarılı oldu.) Bu yeni oluşmuş sinematik evreni bayıla bayıla izlesek de bir süre sonra formülü çok basitçe oturtulmuş bir yapıyla karşı karşıya olduğumuzu fark ettik. Teknolojik açıdan, görsel tasarım anlamında harikalar yaratsa da bu yapımlar, hikayeleri bizi çok da tatmin etmemeye başladı aslında. Artık bir  süper kahraman hikayesini beyazperdede izleyeceğini bilen her izleyici, filmlerin başını sonunu, kimin iyi, kimin kötü olduğunu ve bu gibi temel detayları tahmin eder oldu.

 

En son Captain America: The Winter Soldier filminde Doctor Strange ismini duyduk ve heyecanlandık. Zira Doctor Strange’in hikayesi diğer süper kahramanlardan biraz farklıydı çizgi romandan itibaren. Kahramanımız modern dünyada yaşayan, gayet “normal”, ve fakat işinde çok başarılı,  bu yüzden oldukça kibirli, hatta küstah bir beyin cerrahı. Yaşama bağlı olduğu tek olgu başarı ve para olan, yakışıklı bir cerrah Strange. (Üstelik bu hikayede diğer hikayelerde görmediğimiz başka olgular da karşımıza çıkacak: paralel evrenler, astral boyutlar, uzay-zaman olguları, büyüler, büyücüler, bilgelik, mistisizm…)

İşte bu başarılı cerrah Stephen Strange (filmde, gayet başarılı bir performansla Benedict Cumberbatch), iş hırsı yüzünden bir trafik kazası geçiriyor ve işinin en önemli enstrümanı olan ellerindeki sinirler zarar görünce artık mesleğini yapamaz hale geliyor. Tibet’te yaşamakta olan The Ancient One (İncil’de Tanrı isimlerinden biri olarak geçen “Ancient of Days”, genelde  beyaz saçlı bir erkek olarak resmedilmiştir. Bu figürden yola çıkılarak oluşturulmuş olan The Ancient One karakteri çizgi romanda da yaşlı bir erkekken, filmde dazlak bir kadın – caanım Tilda Swinton- olarak karşımıza çıkıyor.) adlı büyücünün varlığını öğrenmesi, onun için yeni bir umut oluyor, çünkü elleri olmadan asla kimsenin hayatına dokunamayacağını ve mutlu olamayacağını düşünüyor. Eski sevgilisi ona, “hayatlara başka şekilde de dokunabilirsin, bu hırsı bırak” demiş olsa da…

Daha önce genellikle gerilim ve korku türünde filmler çekmeyi tercih etmiş olan yönetmen Scott Derrickson, alternatif gerçeklerin ne olabileceği üzerine oturtulmuş bu hikayeyi sinemaya aktarırken muhteşem bir kaleydoskopik evren yansıtmayı başarmış beyazperdeye. Hollandalı grafik sanatçısı M. C. Escher’ın işlerinden ilham aldığını söyleyen görüntü yönetmeni Ben Davis’in adını anmadan olmaz burada tabii.  Bu arada yapımcıların Derrickson’la çalışmayı tercih etmelerinin bir sebebi de yönetmenin bu çizgi romana hakimiyeti , bu hikaye üzerinden sinemaya yansıtmak istediklerini ifade edişi ve önceki doğaüstü filmlerinin başarısıymış.

Saykodelik, rengarenk altyapısı bir yana, Derrickson, kahramanlarımızın içinden geçtikleri paralel evrenleri kurarken,  Inception filminde gördüğümüzde bizi epey şaşırtmış ve etkilemiş olan binaların eğrilip bükülmelerinin bir benzerini  de yaratmış. IMAX 3D izlendiğinde neredeyse halisünatif etki yaratacak boyutta gözü yanıltan, şaşırtan, etkileyen görsel efektlerle bezemiş böylelikle filmi. Demin de bahsettiğimiz gibi, Derrickson’ın kendini bulma serüveninde karşımıza çıkacak olan  “gerçek nedir, güç nedir, ruh nedir, ego nedir, gurur nedir, bilim nedir, inanç nedir” konularının kullanımı da, çok derine iniyor olmasa da, filmi diğer süper kahraman filmlerinden ayıran bir özellik neticede.

Gelelim Marvel evrenindeki şu “sonsuzluk taşı” meselesine.  Malum büyük kötü karakter Thanos’a doğru gidiyor tüm Marvel filmleri ve tek bir noktada buluşacağa benziyor tüm hikayeler. Altı adet Tanrısal güç taşıyan sonsuzluk taşı var: Uzay, Zaman, Zihin, Güç, Ruh, Gerçeklik. Zaman taşı dışında diğer tüm taşlar diğer filmlerde kendilerini bir biçimde göstermişlerdi. Zaman taşı ise meçhuldü. Filmde Doctor Strange’nin ulaştığı ve boynuna takarak zaman kırılmalarını sağladığı The Eye of Agamotto’nun içinde parıldayan zaman taşı değil de nedir?

Son olarak çizgi romana hakim olanların bileceği, Strange’in kızkardeşinin henüz çocuklarken boğulması ve Strange’nin bu sebeple doktorluğa özenmesi gibi detaylar filmde yok ama aslında çekmişler ve çok büyük ihtimalle “kesilmiş sahneler” bölümüyle DVD ya da Blueray’de yerini alacakmış, bunu da bizden duymuş olun. Diyeceğim o ki, içi dolu bir kahramanlık öyküsü izlemenin keyfine vardığımı söyleyebilirim, sadece insanoğlu doyumsuz, yetinemediğim durumlar yok değil. Zira bu tarz spiritüel meseleleri sinemayla birleştirmek aslında o kadar dahice ve bir o kadar da değerli, bir o kadar da zevkli ki kanımca, örneğin Matrix filmlerini hatırlayalım, sinematografik açıdan pek çok yeniliği barındıran bir bilim kurgu olduğu için hayran olmamız bir yana, içerdiği felsefi söylemlerle de yıllarca hakkında konuşturmuştu. Bu tarz felsefi doluluğu olan filmlere açken ve Doctor Strange de bir yanıyla buna soyunmuşken, daha da sağlam söylemler içeren bir senaryo ile karşımıza çıkabilirdi diye düşünüyorum. Son kertede, koşa koşa IMAX’de izleyin, sonra üzerine konuşalım. 

Az kalsın unutuyordum;  Marvel filmlerinde çoğunlukla olan bir geleneği yine de hatırlatma ihtiyacı duyuyorum. Film bitti zannedip salondan çıkmak için acele etmeyin. Jenerikten sonra karşınıza çıkacak olan, after-credits adı verilen ve devam filmlerine selam çakan önemli sahneleri kaçırmayın.

Not: Yazı populersinema.com’da yayınlanmıştır.