LEGO® Batman Filmi Geliyor!

Warner Bros. Pictures ve Warner Animation Group yapımı olan “LEGO®  Batman Filmi” dünya çapında bir fenomen haline geldi. “LEGO® Batman Filmi”  tüm dünyayla aynı zamanda Türkiye’de de 10 Şubat 2017’de 3D ve Türkçe dublajlı olarak vizyona girecek.

Türkçe Dublajlı Fragman burada:

Zootopia / Zootropolis: Hayvanlar Şehri

Geçtiğimiz haftalarda Alice Through The Looking Glass/Alis Harikalar Diyarında 2: Aynanın İçinden izleyip olmayan alemlerde, harika diyarlarda, zamansız zamanlarda gezmiş ve hem görselliği hem de içerdiği felsefesiyle beslenmiş, adeta zevkten ölmüştüm. Bu hafta da bir animasyon vasıtasıyla, olmayan ütopik mekanlarda dolaşıp kendimi kaybettim, mutluyum: Zootopia ya da Türkçe adıyla Zootropolis: Hayvanlar Şehri.  Disney yapımı film, Amerika’da bir ay önce vizyona girmişti, bizdeyse bu Cuma (10 Haziran 2016) itibariyle vizyonda.

Animasyon filmler söz konusu olduğunda elbette çizilmiş karakterlere sesiyle can veren dublaj sanatçıları da önem kazanıyor. Bunların popüler isimler olması ise filmin reklam boyutunu zenginleştiren bir unsur ister istemez. Ülkemizde Yekta Kopan, Uğur Yücel, Haluk Bilginer, Tolga Çevik gibi isimleri seslendirme kadrosunda gördüğümüzde o animasyonla ilgili kat kat heyecanlandığımız bir gerçek. Zootopia’nın orijinal seslendirme kadrosunda, başroller diyebileceğimiz tavşan Judy Hopps’u Ginnifer Goodwin, tilki Nick’i ise Jason Bateman seslendiriyor. Bizde ise tavşanımız Aysun Topar, tilkimiz Cem Yılmaz! Filmleri her ne kadar orijinal sesleriyle izlemeyi tercih etsek de, ülke olarak dublaj sanatında başarılı olduğumuz da bir gerçek, ve özellikle de Cem Yılmaz’ın sevimli ve kurnaz tilkiyi çok başarılı biçimde seslendirdiğini, işini düz bir okumayla değil, karaktere ruh katarak yaptığını eklemek isterim. Genel anlamda da bu filmi dublajlı izlemek gayet keyifliydi.

Gelelim filmin kendisine; hem konusuna, hem de teknik başarısına. Filmin senaryo kadrosunda bir ben yokum zaten : Jared Bush, Phil Johnston, Byron Howard, Rich Moore, Josie Trinidad, Jim Reardon ve Jennifer Lee muhteşem lezzette bir iş çıkarmışlar doğrusu. Kahkahalarla güleceğiniz zeki ve güncel esprilerin yanı sıra “şiddete ve sana benzemeyeni  ötekileştirmeye son ver” mesajını hayli yerinde kullanan sağlam bir senaryoya sahip Zootropolis. Yönetmen koltuğunu paylaşan  Byron Howard (Tangled), Rich Moore (Wreck-It Ralph) ve Jared Bush gibi isimlerin bir araya gelişi de yapımda benzer bir sihir meydana getirmiş. Örneğin küçük büyük her türden hayvanın aynı şehri paylaşması aslında gayet karmaşık bir düzen oluşturacakken her hayvanın boyutuna göre onlara özel kapıların, binaların vs tasarlanmış olması, muhteşem bir görsel deneyim haline gelmiş filmde. Yine fragmanlarda da izleyeceğiniz tembel hayvanlı sekanstaki mimikler, farklı karakterlerle oluşturdukları Godfather ve Chinatown göndermeleri sizi gülmekten öldürecek.

Konuya geri dönmek gerekirse, modernleşen ve insanlaşan (evrim geçirerek iki ayak üstünde duran, kıyafet giyerek işe, okula giden vs) hayvanlar dünyasında kasabasında ailesiyle yaşayan tavşan Judy Hopps, haksızlıklara katlanamayan, cesur ve hırslı bir küçük tavşandır.  Hayvanlar dünyasının ütopyası olan Zootropolis’te yaşamak ve polis olmak, orada görevler alarak dünyayı daha iyi bir yer yapmak istemektedir. Boyutundan ve acemiliğinden dolayı başta trafik polisi olarak atanan Judy, bu görevi kendine yakıştıramaz ve kayıp hayvan vatandaşların bulunması için harekete geçer. Bu uğurda karşısına çıkan üç kağıtçı tilki Nick ile işbirliği yapmak durumunda kalır ve fakat Judy ve Nick zamanla iyi arkadaş olacaklardır. Karşılarına çıkan olaylarda ise hayvanlar arasındaki tahammülsüzlük ve önyargılar ortaya çıkacaktır. Polisiye bir animasyon olan Zootropolis hem çok komik, hem çok tempolu ve renkli, hem de çok ciddi konulara değinen,  içi fazlasıyla dolu, bu nitelikleriyle benzerine az rastlanan bir yapım olmuş.

Yabancı basında, filmin insanların ırkçılık, önyargı gibi dertlerini hayvan “cinsleri” üzerinden anlatmanın sıkıntılı tarafları olduğu düşüncesinde olan bazı eleştiriler okudum ama aynı fikirde değilim. Hayvan dostlarımızın her zaman insanoğluyla benzerlik gösteren tarafları olmuştur ve sanat eserlerinde bu her zaman kullanılmıştır. Bana kalırsa “canlı” olmanın, varoluşun kaygıları, tasaları her zaman bir noktada birleşir, bu yüzden, özellikle çocuklara ve gençlere bazı mesajları sevimli hayvanlar üzerinden vermenin sakıncalı olduğunu düşünmüyorum.

Çocuklara da yetişkinlere de bir yandan ırkçılık ve ötekileştirmenin ne olduğunu, öte yandan şiddet, vahşet ve düşmanlıkla, kin ve hırsla hiçbir şeyin çözülemeyeceğini göstermek için didaktik olmayan bir ders niteliğinde. Haftanın en iyi filmlerinden, yılın en iyi animasyonlarından biri. Şimdiden Oscar ihtimali konuşulmaya başladı bile…

Not: Bu yazı filmin vizyon haftasında populersinema.com’da yayınlanmıştır.

 

Evimde Uzaylı Var (Aliens in the Attic)

Orijinal adı Çatıdaki Uzaylılar olarak da çevrilebilecek olan Evimde Uzaylı Var, fantastik bir aile filmi gibi görünse de, aslında 8-12 yaşa hitap ediyor.Tatil için Maine şehrinde bir ev tutan Pierce ailesi, garip bir aile… Anne baba, tamamen klasik ilgisiz Hollywood aile yapısını yansıtmaktalar. Anne baba gerçekten de yaratıcılık, inandırıcılık veya ilgi çekicilik adına en ufak bir şekilde işlenmiş karakterler değil. Çocuklarıyla çok ilgili gibi gözüküp aslında hiç ilgilenmeyen şu ebeveynlerden…

Matematikte oldukça başarılı, ama bir inek olmaktansa cool bir karakter olmaya çalışan Tom, tek derdi güzellik ve yakışıklı bir sevgili sahibi olmak olan kızkardeş Bethany ve kuzenler, tatil için geldikleri bu evde bir gariplik olduğunu farkederler. Bethany’nin gıcık sevgilisi Ricky de onların bu maceralarına ister istemez katılır.Filmle ilgili olumlu olarak bahsedebileceğim birkaç şey var. Evet, evde uzaylılar var ve bu uzaylılar, gayet başarılı tasarlanmış. Daha önce Sokak Dansı filminden hatırlayacağımız, bu filmde de Ricky’i canlandıran Robert Hoffmann, oynadığı bu karakterle gerçekten iyi bir performans göstermiş. Bir de Everybody Loves Raymond adlı televizyon dizisindeki meşhur anne Doris Roberts’ın bu filmde canlandırdığı karakter ve onun üzerine olan espriler,15 yaş üstünü de güldürmeyi başarıyor.
Günümüzde, sabun köpüğü komediler, aile filmleri, çocuk filmleri ve animasyonlar ciddiye alınacak derecede iyi işler olarak beyazperdeye yansımaya başladı. Bir gençlik filmi de olsa, çocuklara yönelik bir animasyon da olsa hem bütçe, hem senaryonun içinin doluluğu hem de yapımın kalitesi anlamında başarılı filmler izliyoruz. Evimde Uzaylı Var ise, bu kadar ciddiye alınarak yapılan ve her yaştan insanı kendine çekebilen yapımların arasında maalesef sınıfta kalıyor. Hele ki çağımız gençlerinin artık her şeyi çok çabuk kaptıklarını ve ellerindeki imkanlar doğrultusunda tüketebildiklerini düşünürsek, 15 yaşındaki kuzenim Alacakaranlık (Twilight)serisinin kitaplarını okuyup bitirdikten sonra filmlerini ilgiyle bekliyor ve takip ediyorken, bu tarz bir filmin 12 yaş üstü gençleri bile heyecanlandırabileceğini ya da eğlendirebileceğini düşünmüyorum.

Battle for Terra(Terra’yı Kurtarmak)

Biz insanlar, tarihimizi, geçmişte yaşanan savaşları unutmamak ve binlerce yılın öcünü almaya devam etmek için bir hafıza oyunu haline getirmeye devam edelim, bulutların üzerinde yer alan, yerçekimi olmayan gezegen Terra’da, barışın yolu bulunmuştur bile: geçmişi unutmak, unutturmak, öğretmemek, hatırlatmamak. Terra’da “bugün” vardır. Ve bugün herkes barışın peşindedir. Geçmiş acılıdır, anneler ölmüş, babalar sakat kalmıştır ama geçmişi bugüne taşımayı değil, bir yerlere gömmeyi tercih eder Terra’lılar ve çocuklarına savaş diye bir kelimenin anlamını dahi öğretmezler. Müzik gibi birçok sanat, şükran duyguları ve armoni içinde geçen güzel günler, insan denen yaratığın Terra’ya adım atmasıyla bulanıklaşır.

İnsanoğlu, Dünya’da, tüm doğal kaynakları tüketmiş, kendi sonunu hazırlamış ve kendiyle birlikte Venüs ve Mars gezegenlerini de yok etmiştir. Bu sebeple canlı kalan bir grup insan, çok uzun süre uzay boşluğunda, bir uzay gemisi içinde yaşamak zorunda kalmış, kendisine yeni yuva olacak gezegeni aramak durumundadır. Terra ismini verdikleri bu gezegen onların tek şansı gibidir. Fakat bu gezegende oksijen yoktur, oksijen Terra’lıları, buranın havası ise insanları zehirlemektedir.

İnsanların başındaki general, Terra’lıları yok edip bu gezegene oksijen yükledikten sonra, buraya sahip olmaktan başka bir yol olmadığını düşünmektedir. Ve, savaşı unutmuş olan Terra’lıların komutanının dediği gibi, gerçek şu ki, barışçıl fikir bile kendini savunmak için saldırıya cevap vermek zorundadır. Ve işte kaos.

Bilim-kurgucuların bu animasyon filmden çok büyük keyif alacakları kesin. Bu hayal gezegendeki mimari yapı, renkler, effektler, müzik, özenilerek hayata geçirilmiş… Hayal gücünün doruklarda olduğu bir gelecek senaryosu filmiyle karşı karşıyayız aslında. Yani bu ütopik animasyon görüntülerinin arkasında şu gerçekçi mesaj var, dünyamıza bu kadar zarar vermeye devam edersek, başka bir şehir, başka bir ülke değil, başka bir gezegen aramak zorunda kalabilir, savaşlar başlatabilir, yok edebilir veya yok olabiliriz. Fakat yönetmenin röportajlarında bahsettiği gibi aile dostu bir film olduğunu söylemek zor. Yönetmene kalsa bu film, çevreci yaklaşımıyla, gelecek kuşaklara güzel mesajlar veriyor, doğamızı korumalıyız diyerek çocukları eğitiyor. Dünyamızı korumak gerektiği fikrinin aileleri konuşturacağı bir film olduğunu söyleyen yönetmen belki haksız değil, evet gerçekten de film, olası bir gelecek senaryosu olarak beynimizde düşünceler oluşturuyor fakat çocukların, hatta herkesin bu mesajdan önce görecekleri başka şeyler olduğunu düşünüyorum. Herşeyden önce insan savaşçı bir yaratık. Yaşamak için öldürmek gerekli diyor. Arayı bulmaya niyeti yok. Tamam var, ama binde bir. Umut mu umutsuzluk mu?

Dünyamızı koruyalım’dan önce bu filmde almamız gereken mesaj bana kalırsa “insan” olmanın üzerine gitmek olmalıdır. Bir bilim-kurgu şaheseri olan kült film Dark City’yi hatırlarsak, uzaylılar, insan olmayı anlamak ve öğrenmek için insan beyninin içine giriyorlardı ama insan olmanın beyinde değil kalpte olduğunu kaçırıyorlardı. Burada kulağı ters göstererek aynı mesajı almak mümkün aslında. İnsan olmayı unutmadığımız müddetçe, vicdan, duygu, zeka gibi yeteneklerimizi kullanmayı unutmadığımız müddetçe savaşlar olmayacak, menfaatler için bile olsa orta yol bulunacaktır. Bunları düşündürdüğü için başarılı bir animasyon film diyebiliriz. Hem bu ideolojilerin, hem animasyonun hem de bilim kurgunun meraklısı olanlar kaçırmamalı.

Koralin ve Gizli Dünya (Coraline)

Coraline, Koralayn diye okunuyor. Yani klasik bir İngiliz ismi olan Caroline (Karolayn) değil bu masaldaki kızın ismi. Kendisi de filmde epey takık bu yanlış anlamaya müsait duruma… Maalesef Türkçe’ye ise Koralin diye çevrilmiş. Duysa iyice üzülürdü herhalde… Filmdeki anlamlı şarkı sözleri de Türkçe’ye çevrilmemiş. Eh, olsun ne yapalım…

Filmin başlangıcında, jenerikteki isimlerin ilginç bir tasarıma sahip olduğunu farkediyorsunuz, isimler ilmek ilmek örülüyor, ya da dikiliyor adeta, sanki terzilikle ilgili birşeyler var bu filmde, dantel dokular hakim. Sonra düğme gözlü bebekler dikiliyor ve gökyüzüne fırlatılıyor, bu karanlık ve sürreal atmosfer aklımıza hemen yönetmenin The Nightmare Before Christmas’ta birlikte çalıştığı Tim Burton’ı getirse de, Neil Gaiman’ın aynı adlı romanından uyarlanan, Henry Selick’in senaryolaştırdığı ve yönettiği Coraline’a, kendi karakterini oluşturması için bir şans vererek başlıyoruz filmi izlemeye. Her ne kadar stop-motion tekniğini kullanışı, akıllara, The Nightmare Before Christmas ve Corpse Bride’ı getirse de, burada hakkı teslim edilmesi gereken, bambaşka bir dünya yaratılmış, hem senaryo, hem atmosfer açısından.

El yapımı 150 set oluşturulmuş, 250 kukla ve oyuncak kullanılmış. Rengârenk fantastik bir bahçe için plastikler, fiberoptikler, kablolar, tüpler, kozmetik süngerler, teller, pinpon topları, bambaşka işlevlerle kullanılmış. Bu bahçedeki bahar çiçekleri için 250 bin adet patlamış mısır tanesi, içi kırmızıya dışı pembeye boyanarak 70 ağacın üzerine yapıştırılmış. Coraline’ın evi için 70 marangoz çalışmış. Coraline ve diğer karakterler için 200 bin mimik, bu mimikler için de 1000 adet farklı kalıp çalışılmış. 550 adet fare de el yapımı ve farelerin tüm detayları tam dört ay sürmüş. Film aynı zamanda üç boyutlu (3D) gözlüklerle izleniyor ve tüm bu detaylar iyice gözümüze giriyor, iki anlamda da…

Filmde mavi saçlı ve mavi ojeli, meraklı genç kız Coraline, yeni taşındıkları evlerinde ailesinin ilgisizliği sonucu orayı burayı kurcalarken, başka bir dünya keşfeder. Küçük bir kapıdan içeri girer ve bu kapının ardındaki dünyada herşey çok güzeldir, yemekler, ilgi, oyunlar, renkler, herşey ama herşey abartılı derecede mutluluk vericidir (Alis Harikalar Diyarında’yı hatırlatan bu bölüm, aynı zamanda sürreal ve saykedelik görüntülere sahip) Fakat her güzelliğin bir bedeli vardır elbet, ve bu bedel de ağırdır. Evet o kadar ağırdır ve yönetmen bu kısmı o kadar kasvetli ve depresif olarak verir ki, insan bu bir çocuk filmi mi, bir çocuk bu filmi izlese hoşlanır mı yoksa ürker mi, hayalleri bir anda kabusa dönüşür mü diye düşünmeden edemez.

Yarattığı dünya ve doku bakımından benzersiz olsa da, kullandığı teknik ve vermek istediği duygu açısından gene Tim Burton’ı hatırlamaya geri dönüyoruz bu aşamada çünkü Tim Burton bir büyücüdür ve o çocuklara masallar anlatır gibi görünür halbuki yarattığı dünyalarda yetişkinleri bile ürkütür. Coraline’da yetişkinlere masallar anlatmış ve onları bile ürkütmüş oldu bu filmde. Kitabı okuyanlar, kitabın film kadar korkutucu olmadığını söylüyorlar, ee ne de olsa yazar bu kitabı 5 yaşındaki kızı için yazmış. Aslında bu bir hayal gücü meselesi, bir kitap her zaman herkesin beyninde farklı bir film oynatır, Henry Selick’in beynindeki film böyle tüyler ürpertici olmuş biraz. Biz büyükler ve artık yeni nesil korkusuz çocuklar için keyifli bir seyirlik, ayrıca elbette böyle bir emeğe sonsuz saygı.
http://beyazperde.mynet.com/film/4558/Koralin-ve-Gizli-Dunya

CANAVARLAR YARATIKLARA KARŞI (Monsters vs Aliens)

Dreamworks Animation sunar, Canavarlar Yaratıklara Karşı (CYK)… Aslında Canavarlar Uzaylılara Karşı diye çevrilmiş olması gereken filmin başkarakteri Susan, tip olarak yakın bir zaman önce vizyonda olan Walt Disney’in animasyon filmi Bolt’taki küçük kızı hatırlatıyor. Saçları, mimikleri, hareketleri gerçekten çok çok benziyor bu iki kızın. Sanki Bolt’un sahibi olan kız biraz büyümüş, Susan olmuş. Belki animasyon çizimlerinde ve o çizimlerin hareketli film haline getirilmesinde ister istemez oluşan bazı benzerlikler vardır, bundan emin olamadığım için konuyu uzatmıyorum.Animasyon film CYK, ilk önce, evlenmek üzere olan bir kız, onun nişanlısı, ailesi, yaşadığı yer, kurduğu hayaller etrafında şekillenince merak etmeden duramıyor insan, canavarlar, yaratıklar, nasıl olacak da dahil olacak bu filme? Ama film bu soruyu cevaplandırmakta çok da gecikmiyor aslında, hakkını yemeyelim, düğün günü esas kızımızın başına gelenler, sonrasında Susan’ın bir canavar haline gelmesi, hükümet tarafından canavar haline gelen diğer üç karakterle Susan’ı bir hapishaneye kapatılması, bu iyi niyetli dört canavarın, bir süre sonra California’yı işgal eden uzaylılara karşı savaşmaları için gene hükümet tarafından serbest bırakılmaları…

Film bir anda hareketleniyor. Hareketlenmekle kalmıyor, espriler ardı ardına geliyor. Uzun süredir izlediğim en esprili animasyon olduğunu söyleyebilirim. Boltu çok sevmiştim, özellikle de senaryo açısından Truman Show’a olan benzerliği, bu şekilde de aslında ciddi bir konuyu ele alıyor oluşu, karakterlerin sevimliliğiyle de yüzümüzü güldürmesinden dolayı… CYK’de ise gene hem ciddi, çok ciddi bir konu var, hem de espriler gerçekten çok başarılı. Filmin komedi kısmı, sadece karakterlerin sevimliliğinin üzerine oturtulmamış, gerçekten senaryo, belirli bir espri anlayışının üzerinde… Ciddi, hem de çok ciddi bir konuyu ele alışı derken kastettiğim ise, bu uzaylı meselesi… Amerikalıların, uzaylılarla ilgili olan paranoyalarını gerçekten çok güzel tiye almış, alırken de bir Amerikan Başkanı yaratmış ki, gerçekten hareketlerini izlemeye, yaptığı gafları dinlemeye değer… Filmin bir karesinde televizyonda şöyle manidar bir cümle geçiyor: Ufoların indiği görülen tek ülke: ABD. Diğer akılda kalıcı manidar espriler ise şöyle, uzaylıların şehri istilası sonrası toplanan devlet büyükleri, şöyle çözümler bulurlar: —Bu konuda en iyi bilimsel düşünceleri almalıyız, Hindistan’ı telefona bağlayın!—Amerika’yı başka bir gezegene taşıyalım!—Uzaylılara yeşil kart verelim ve Amerikalı olmanın gururunu yaşatalım!— Ben böyle zamanlarda kendime şunu soruyorum: Oprah bu durumda ne yapardı?

Amerika eleştirilerinin yanısıra, filmde altmetin olarak Susan’ın bir canavara döndüğünde aslında içindeki gücü keşfetmesi ve kendini tanıması, bir işe gücünü ve isteğini verdiğinde sonuna kadar gidebildiğini farkedişi de güzel işlenmiş. Animasyon harikası çizimlerin insanda yarattığı keyif ise bu tarz filmlerin çoğunda yaşadığımız ortak bir duygu ama bu filmde, California’da yer alan Golden Gate köprüsünün, San Francisco Limanı’nın da yer alması, filme ekstra bir keyif, inanılmaz bir gerçeklik katmış. Karakterler karikatür olsa da çevredeki detaylar kesinlikle çok “gerçek” düşünülmüş.“Monsters vs. Aliens”, DreamWorks’ün tümüyle 3 boyutlu olarak geliştirilen ilk InTru3D filmi… Shrek, Madagaskar, Kung Fu Panda gibi animasyon filmlerle başarıyı yakalayan Dreamworks Animation, CYK ile çıtayı yükseltiyor. Hem çocuklar, hem büyükler keyifle seyredecek, çocuklar karakterlerin sevimliliğiyle, renklilikleriyle eğlenirken, büyükler esprilerin, manidar dokunmaların tadını çıkaracaklar.
http://beyazperde.mynet.com/sinekritikdetay.asp?id=1936