John Wick 2 Türkçe Dublajlı Fragman Yayınlandı

10 Şubat 2017’de, ülkemizde altyazılı ve dublajlı olarak vizyona girecek olan devam filminde Keanu Reeves, Laurence Fishburne, Riccardo Scamarcio, Franco Nero, John Leguizamo, Ian McShane gibi isimler rol alıyor. Yönetmen koltuğunda ise Chad Stahelski var.

Yönetmenliğini David Leitch ve Chad Stahelski ikilisinin üstlendiği 2014 yapımı ilk film genel anlamda beğenilmiş, izleyiciyi tatmin etmesi garantili bir aksiyon filmi olarak değerlendirilmişti.

 

The Nice Guys / İyi Adamlar

Ryan Gosling ve Russell Crowe gibi iki ismin başrolde olduğunu duyar duymaz zaten The Nice Guys/İyi Adamlar’ı izlemek istemeniz olası fakat filmin yönetmeni de az bir bahane olmasa gerek bunun için: Shane Black. 1961 doğumlu Black, 1986 ve 1989 yapımı Lethal Weapon ve devam filminin senaristi olarak piyasada tanındı. 1987 yapımı Predator filminde rol aldı. Yine 1996’da Renny Harlin yönetmenliğindeki The Long Kiss Goodnight filminin senaryosunu yazdı. As Good as It Gets’te bir barmeni canlandırdı. Nihayet 2005’te Kiss Kiss, Bang Bang filmini hem yazıp hep yönetti. 2013’te değişik bir çıkış yaparak Iron Man 3 projesini üstlendi, serinin bu bölümünü kendisi yazıp yönetti. Genel tabloya baktığımızda içinde kara mizah öğeleri bulunduran gerilim ve suç türünde filmlerle haşır neşir, on parmağında on marifet bir senarist/yönetmen. Dördüncü uzun metraj filmi ise yine elbette kendisinin yazdığı The Nice Guys/İyi Adamlar.

Los Angeles’ta geçiyor hikayemiz, hem de  1970’li yılların sonunda. Başrollerde izlediğimiz iki adamı farklı sahnelerde enteresan dedektiflik başarısızlıkları içinde izliyoruz önce. Ryan Gosling değişik bir aktör. Genel geçer bir yakışıklılığı olmamasına rağmen belirli bir karizması olduğu bir gerçek ve genelde kadınlar tarafından da beğenilen bir oyuncu. Fakat yüzünün, bedeninin karakteristik özellikleri sonucu, kendisine jönlük kadar saflık, pısırıklık, çelimsizlik, beceriksizlik gibi özelliklere sahip roller de inanılmaz yakışıyor ve oyuncunun üzerine belirli bir karakter şablonu yapışmıyor. Murder by Numbers’da gerilimi sonuna kadar hissettirebilen genç adam da oydu, Lars and the Real Girl’deki içine kapanık, problemleri olan Lars da oydu,  Drive gibi bambaşka sularda yüzen bir filmin cool adamı da oydu, The Ides of March gibi politik ve cesur bir filmde başı belaya giren genç ve hırslı kampanya yardımcısı da oydu. Şimdi karşımızda şapşal bir dedektif var. Sarsak, umarsız, beceriksiz, silik bir tip gibi, özellikle başlarda çizilen tablo bu. Aslında içeride başka bir hikaye var, eşini kaybetmiş ve 12 yaşlarında bir kız çocuğu var. Travmaları çok. İşte karakter çözümlemesi yapmamıza imkan tanıyacak kadar içi doldurulmuş bir tipleme çizmesiyle Black de Gosling de farklarını konuşturuyorlar. Dedektif March’ın bu sarsaklığı ve beceriksizliğinin önündeki umursamazlık perdesini aralayıp içerideki hikayeyi gördüğümüzde, karşımızda hatalarıyla güçlü yanlarıyla kanlı canlı bir insan duruyor.

Russel Crowe’un canlandırdığı dedektif Healy de az beceriksiz değil. Ama o March’a nazaran daha görmüş geçirmiş, olgun, kötü giden olaylara rağmen soğukkanlılığını koruyabilen ve son raddede de olsa olayları derleyip toparlayabilen bir adam. Maskülenliği de March’a göre daha önde. Fakat Healy karakteri March kadar üç boyutlu çizilmemiş sanki, ya da bir şekilde Crowe bu role yakışmamış, bir yavanlık var bu işte doğrusu.

Bu iki “budala dedektif”, kayıp bir kızın izini ayrı ayrı sürerken bir porno yıldızının öldürülmesiyle kendilerini içinden çıkılması zor bir kaosun içinde buluyorlar ve birlik olmak durumunda kalıyorlar. Bu birlikten elbette kuvvet doğuyor, iki erkeğin arkadaşlığı üzerinden bir hikaye de örülmeye başlıyor elbette.

Az da olsa Kim Basinger’ı görüyoruz filmde. Aslında kilit bir rolü var ama fazla diyalog yazılmamış. Biraz da iyi olmuş zira şahsen büyük hayal kırıklığı yaşadım. 62 yaşındaki güzel oyuncu, yaptırdığı botokslar yüzünden mimiksiz bir oyuncak bebeğe dönüşmüş. Nerede 1989 Batman’deki Kim Basinger, nerede bu son hali… Belki çok eskiye gittim, 2013’e kadar yer aldığı tüm filmlerinde güzelliğinin yanısıra jest ve mimikleriyle aklımıza kazınan Basinger, bir süredir estetikli haliyle karşımıza çıkıyordu. Bu filmin ise en yapay karakteriydi. Bunda tek suç botokslarda mı, ona da siz karar verin.

Filmin en başarılı karakteri ise March’ın 10 yaşındaki kızı Holly. Avustralyalı oyuncu Angourie Rice, yönetmen ve yazar bir anne babanın kızı olmanın bütün avantajlarını içine çekmiş olsa gerek. 2009’dan beri çeşitli kısa filmlerde yer aldıktan sonra 2014 yapımı uzun metraj These Final Hours filminde de hatırı sayılır bir rol kapmış. Holly filmde vicdanı temsil eden, önemli bir karakter ve 14 yaşındaki küçük kız bu karaktere resmen can vermiş, kan vermiş. Umarım onu yeni projelerde görmeye devam ederiz, büyük bir yetenek.

Yönetmenin 1970’leri resmederken tercih ettiği Retro dokusu, renkler,  yarattığı atmosferler filmi en eğlenceli kılan kısım. Epey uzun süren ev partisi sahnesi sırf renkliliğiyle bile göz boyuyor, kaldı ki aksiyon da, mizah da o sahnelerde dorukta. Mizah demişken, filmin senaristinin, özellikle senaryo konusunda deneyimli ve iddialı bir isim olduğunu bilmesem, birden fazla kişinin elinden mi çıkmış diye sorabilirdim zira filmdeki mizah öğesi yer yer çok zekice işlenmişken yer yer olabildiğince sığ ve anlamsız bir hale dönüşebiliyor. Filmde mizahi diyaloglara baktığımızda, bu konudaki dengenin çok iyi sağlanamamış olduğunu düşünüyorum. İyi Adamlar, döneme ait hava kirliliği protestosu, porno sektöründeki kumpaslar ve benzeri dönemsel sosyolojik meselelere de yer verilmiş bir yapım, zaten boş bir komedi filmi izlediğimizi söyleyemeyiz eleştirileri, alt metinleri olan bir hikaye aslında. Fakat öte yandan filmin esas konusuyla iç içe geçmemiş gibi bu döneme ait eleştiriler ve sosyolojik durumlar, adeta takvimde işaretler gibi, o dönemde bunlar da konuşuluyordu, sorunlar arasında bunlar da vardı demek için konmuş… Sanki senaryoya çok iyi yedirilememiş, içleri boş kalmış. Zira, ee, ne demek istiyorsun diye sorduğumuzda filmin vermek istediği mesajlar yine iyi insan kötü insan, vicdanlı olmak, kazanan kaybeden çerçevesinden pek de ileriye gidemiyor ne yazık ki.

Dönem itibariyle yapımda kullanılan müzikler de çok eğlenceli, 70’lerin, 80’lerin sevdiğimiz parçalarını dinliyoruz, soundtrack albümü sağlam olacaktır. Aksaklıklarıyla da olsa haftanın güçlü filmlerinden, iyi vakit geçireceğinizle ilgili pek bir şüpheniz olmasın.

Not: Bu yazı filmin vizyon haftasında populersinema.com’da yayınlanmıştır.