7. Malatya Uluslararası Film Festivali Sona Erdi

2011, 2012 ve 2015 yıllarında Beyazperde.com’un editörü ve genel yayın yönetmeni olarak katılım gösterdiğim Malatya Uluslararası Film Festivali’nin yedincisinde festivalin yabancı film ataşesi olarak görev aldım. 9 gün boyunca Malatya’daydım ve festivalin açılış gecesinden itibaren kapanıştaki ödül törenine kadar tüm festivali takip ettim. Film gösterimleri, film sonrası çok değerli ulusal ve uluslararası yönetmenlerle, ekiple söyleşiler, özel paneller. Festivalin en önemli noktalarını ön plana çıkarıp bunları İngilizce olarak basın bülteni haline getirip Film New Europe ekibiyle paylaştım. Her gün bir, bazen iki haberimiz yayınlandı. Festivalin direktörü Suat Köçer, program direktörü Alin Taşçıyan ve festivalin yaşam boyu onur ödülüyle onurlandırdığı Kim Dong-ho ile röportaj yapma şansım da oldu. Yaptığım haberlere buradan ulaşabilirsiniz. Kim Dong-ho ile yaptığım röportajı ayrıca Türkçe’ye çevirip paylaşacağım.

Gelelim bu yoğunlukta çalışırken izlediğim filmlere ve festivale dair izlenimlerime. Festival başlamadan basın çalışanı olarak izleyebildiğim bir kaç film olmuştu, bunlar Mavi Sessizlik, Kırık Kalpler Bankası, The Other Side of Hope ve Eksi Bir oldu. Aki Kuarismaki imzalı The Other Side of Hope, gerçekten muhteşem bir film. Diğer filmler ne yazık ki çok başarılı bulduğum örnekler olmadı. Festivalde ise, programdan ilk izleme şansı bulduğum film Halit Refiğ anısına gösterilen Teyzem (1993) oldu. Senaryosunu çok sevgili Ümit Ünal’ın yazmış olduğu, özellikle dönemine göre, psikolojik katmanıyla oldukça farklı ve özgün bir çalışma olan Teyzem’i küçük yaşlarımda izlemiş, Umur karakteri, filmin müzikleri, Müjde Ar’ın halleri aklıma kazınmıştı, çok etkilenmiştim. Yıllar sonra beyazperdede yeniden izlemek müthiş bir keyifti doğrusu, sonunda da gözlerim doldu. Gösterim sonrası Suat, Hülya Koçyiğit, Ümit Ünal ve Halit Refiğ’in eşi Gülper Refiğ ile bir söyleşi gerçekleştirdi. Yaşadığımız toprakların tarih ve kültürü birikiminin çok değerli olduğuna inanırdı diyen Gülper Refiğ, “Halit, aykırı biriydi, bir düşünce adamıydı ve bu ülkede yaşayan insanların erdemli insanlar olduğunu düşünürdü.” sözleriyle eski eşinden bahsetti. Hülya Koçyiğit, Halit Refiğ sayesinde oyunculuk hayatının en farklı rolünü oynadığını belirtti. “Karılar Koğuşu” filmindeki Töze rolüyle en iyi kadın oyuncu ödülü kazandığını da paylaşan Koçyiğit, 1960 ihtilalinin anlatıldığı ve senaryosunun Refiğ tarafından yazılan “Şeytan Aldatmacası” adlı sinema filmi üstünde çalıştıklarını, ancak bu filmin çekilemediğini, özellikle bu dönemde bu senaryonun sinema diliyle anlatılmasını ve Türk sinema tarihinde kalıcı yerini alması gerektiğini düşündüğünü söyledi. “Teyzem” filminin senaristi, yönetmen Ümit Ünal ise 21 yaşında birlikte çalışmaya başladığı Halit Refiğ için şunları söyledi: “Önemli yönetmenlerle çalıştım ama kültürel birikim açısından çok derin bir insandı. Gerçek bir yazar ve entellektüeldi.  Halit Refiğ’den çok şey öğrendim ve hayatım boyunca da öğrendiklerimi hep uyguladım. O benim hep ustam oldu” dedi.

Tüm dünyada olduğu gibi ülkemizde de çok ses getiren 1998 yapımı ‘American History X / Geçmişin Gölgesinde’ filminin yönetmeni Tony Kaye ve filmin yapımcısı John Morrissey deneyimlerini paylaşmak için “Ustalık Sınıfı”nda bir araya geldi. Tony Kaye, elinde gitarı, bizlere spontan şarkılar üreten çocuksu, içinden geleni söyleyen bir yapıda konuşurken, John Morrissey onu ve anlattıklarını toparlayan bir yapıda devam etti konuşmalarına. Herkesin kendisine inanması gerektiğinin ısrarla altını çizen Kaye; “Karmaşık bir yapım var, 65 yaşındayım. Kendime inanma sürecim yeni başladı. Sürekli bir deneyim yaşıyoruz. Bu deneyimler de çok kıymetli” diye konuştu. İkili, zamanında Edward Norton ile yaşadıkları sorunu da açık ve net bir şekilde bizlerle paylaştı. Bu çılgın ustalık sınıfı (masterclass) ile ilgili detaylı notlarıma sinemia‘daki haberimden ulaşabilirsiniz.

7.Malatya Uluslararası Film Festivali’nin, Türkiye ve Güney Kore arasındaki bağın kurulduğu Kore Savaşı’nın 60. yıl dönümünü münasebetiyle hazırladığı “Dostuluğun 60 Yılı” seçkisinde, Güney Kore sinemasında kendine önemli bir yer edinen az sayıdaki kadın yönetmenlerden biri olan Jeong-Hyang Lee’nin katılımıyla “Eve Dönüş / Jibeuro” adlı film gösterildi. Tek kelimeyle muhteşem bir film, izlemediyseniz lütfen bir şekilde bulun ve zaman ayırın. “Eve Dönüş” köyde yaşayan dilsiz anneannesinin yanına bırakılan küçük bir oğlan çocuğunun köye, teknolojiden uzaklığa, yokluğa ve anneannesine alışma sürecini anlatıyor.

 

Gösterime aynı zamanda Busan Film Festivali Program Direktörü Soue-Won Rhee ve festivalin bu yılki Yaşam Boyu Başarı Ödülü’nün sahibi Busan Film Festivali Onursal Başkanı Kim Dong Ho katıldı. Şöyleşiye katılan Busan Film Festivali Program Direktörü Soue-Won Rhee, Kore sinemasının dünyada ilgi görmesi hakkında “Kore’de çok güçlü bir film sektörümüz var.  Kore’de şu an çeşitli tarzlarda ve farklı kesimlere hitap edebilecek filmler üretiliyor. Sanat filmlerinin yanı sıra evrensel duyguların yer aldığı ve bu yüzden geniş kitlelerin dikkatini çeken filmler de çıkıyor. Dolayısıyla Kore Sineması gücünü çeşitliliğinden alıyor.” diye ekledi.

7. Malatya Uluslararası Film Festivali, Ulusal Yarışma bölümü filmlerinden, “İşe Yarar Bir Şey” filmini ve ekibini ağırladı.Filminin gösterimi yönetmeni Pelin Esmer, oyuncularından Ayşenil Şamlıoğlu’ nun katılımıyla gerçekleşti. Yılın kanımca en iyi Türk filmlerinden olan İşe Yarar Bir Şey ile ilgili söyleşide Esmer, “İnsanı düşünmeye sevk eden bir senaryo oldu. Barış Bıçakçı ile içimizden geldiği gibi yazdık. Öyle örnek aldığımız bir karakter olmadı” dedi.

Festivalde izlediğim bir başka değerli film Kuzey Afrika kültürünün zenginliğini filmlerine yansıtan ve uluslararası jüriye başkanlık eden usta yönetmen Nacer Khemir’in restore edilerek Venedik Film Festivali Klasikler bölümünde de gösterilen 1984 yapımı ilk uzun metrajlı filmi Çöl İşaretleri oldu. Gösterimin ardından Uluslararası Film Program Direktörü Alin Taşçıyan’ın moderasyonunda Nacer Khemir ile bir de söyleşi gerçekleşti. Alin Taşçıyan’ın “Eski dünya sinemasında böyle bir tarz görülmemişti, kendi tarzın hakkında ne söylersin? sorusu üzerine Khemir; “Sinemada çeşitli modeller vardır.
Mesela, Amerikan sinemasının temel modeli Western’dir. Ben kendi filmlerimi, kendi
üslubumu ararken kendime, anneme, büyükbabama yani aileme benzeyen, onları
anlatabileceğim bir dil aradım. Bir yönetmen üslup aradığında kendisini en iyi şekilde
yansıtabileceği bir şekil arar, bir maske aramaz. Çocukken güzellik ve umut
aramamız öğretildi bize. Bu yüzden anlattığımız öyküler acılı bile olsa buna uygun
bir dil bulmamız beklenir. Günümüz dünyasında iki temel baz alınıyor, şiddet ve şok
etkisi yaratma. Bence dünya o kadar kötü ki sinemada da ekstra şok etkisine ihtiyaç
yok.”diye yanıt verdi. Usta yönetmen sözlerine şöyle devam etti; “Çocuklara sevmeyi değil korkuyla yaşamayı öğretiyoruz, ne yazık ki. Ben sinemamda çocuklara gelecek için sevgi ve umut aşılamak istiyorum. Oysa maalesef sevgi pazarlama gücü olan, satan bir şey değil.”

Filminin sonunun neden açık uçlu olduğunun sorulması üzerine Khemir: “Ben
doğrudan politik anlatı yaparsam tiyatroyu tercih ediyorum. Sinemada da şiirsel üslup
tercih ediyorum. Amerikan yönetemi manipüle ederek, yönlendirerek olur, ben
konukseverliği tercih ediyorum. Ve seyircime kendi yerimi bırakıyorum.” diye yanıt
verdi.

Sinemaseverlerin oldukça yoğun ilgi gösterdiği söyleşide “Benim derdim bedenleri
değil, ruhları kurtarmak, bu yüzden gerçekçi bir hikayeler anlatmıyorum. Ben filmlerimde ruhun kaybettiklerinden bahsediyorum” diyen Khemir’in filmleri genelde Binbir Gece Masalları ile kıyaslanan, Arap ve Fars kültürlerinin masal geleneğinin ve tasavvuf felsefesinin sinema diline aktarılmış hali olarak yorumlanan filmler. Böyle özgün ve başarılı bir yönetmenle festival sayesinde bir araya geldiğimiz için şanslıydık.

Bir başka şansımız da İran sinemasının büyük ustalarından Rakhshan Banietemad idi festivalde. en sevilen filmlerinden Rusari Abi / Mavi Yaşmaklı’nın restore edilmiş versiyonunu ilk kez Malatya izleyicisiyle buluşturmanın heyecanını yaşayan Banietemad, gösteriminin ardından Yeşil Sineması’nda Malatyalı sinemaseverlerle buluştu ve soruları yanıtladı. Filmi, başrol oyuncusu Fatemeh Motamed-Arya ile birlikte izleme şerefine eriştim. Gerçekten çok keyifli bir buluşmaydı.

Katılma şansına kavuştuğum bir başka film sonrası söyleşisi ise Kırgız yönetmen Aktan Arym Kubat söyleşisiydi. Festivalde yarışan filmi Centaur‘u izledikten sonra kendisine sorularımızı yönelttik.  Yönetmen filmdeki durumların ülkesinde yaşanan gerçek durumlar olduğunu dile getirdi. Filmde İslam’a bir eleştiri mi var sorusunu yanıtlayan yönetmen, kesinlikle İslam’a değil, İslam’ı yanlış yaşayanlara bir eleştiri getirmek istediğini açıkladı. Ülkesinde bir Arap baskısı olduğunu anlatan Kubat, senaryosunda iyi kalpli yalnız bir karakter üzerinden bu gerçekleri yansıtmak istediğini vurguladı.

Semih Kaplanoğlu‘nun çok tartışılan Buğday filmi de  festival kapsamında Malatya’da seyirciyle buluştu. Ulusal yarışma bölümünde yer alan filmin gösterimi filmin yönetmeni Semih Kaplanoğlu’nun katılımıyla  Avşar Sinemaları’nda gerçekleşti. Gösterimin ardından İhsan Kabil’in moderasyonuyla gerçekleşen söyleşide Kaplanoğlu izleyicilerin sorularını yanıtladı. Kaplanoğlu, “bu filmi yaparken insana döndüm. Büyük bir tüketim ve bozulma hali yaşıyoruz. Şikayet ediyoruz, sürekli. Bizim yaşama şeklimiz ve halimiz yaratıyor, tüm bunları ve iklimler değişiyor. Bu film insanlığın ve benim yaşadığım sorunların, çelişkilerin filmi. Inancımız var ama doğamızı perişan ediyoruz” dedi. Yönetmenin son dönemde iktidara olan yakınlığı ve bu filmde de bilim ve dinin kıyasında propoganda yapan bir söylemi olduğu eleştirileri bolca tartışılıyor. Şahsen filmi yönetmenin iktidara yakın duruşu bilgisinden bağımsız bir biçimde izledim ve filmden çok etkilendim. Kehf suresinde geçen Hz. Hızır ile Hz. Musa’nın yolculuğuna dair “Buğday mı Nefes mi” sorusunu içeren kıssayı siyah-beyaz bir bilim-kurgu olarak,  karanlık, distopik bir tablonun içerisinde harmanlaması nereden bakarsak bakalım Türk sineması için çok farklı ve iddialı bir örnek. Görüntü ve sanat yönetimi göz kamaştırırken senaryonun metafiziksel derinliği de filme bambaşka bir tad veriyor. Oyunculuklarda, bazı sahnelerin ruhunda hiç mi eksikler, göze batan durumlar yoktu, elbette vardı. Ayrıca elbette senaryonun, bilim bir yere kadar, önemli olan dindir ve tüm sorunları da o çözer gibi bir anlatımı olduğu penceresinden baktığınızda filmin yönlendirici ve propagandist yaklaşımı rahatsızlık verici bulunabilir fakat kanımca bu konuları tartıştırması açısından bile değerli bir yapım. Yönetmenin filmin galasının Beştepe’de yapılması da kesinlikle hoş bir hissiyat uyandırmıyor fakat esere mümkün mertebe yönetmenin siyasi yakınlıklarından uzak bir bakışla bakmaya çalışıyorum. Bunu saflık olarak değerlendirenler çıkabilir, ya da benim de yanlı olduğumu düşünenler olabilir fakat ben, iktidara kendisini epey uzak hisseden ve Semih Kaplanoğlu’nun önceki filmlerini şahsen çok beğenmeyen, kendisini yakın hissetmeyen bir sinema yazarı olarak kendi yaklaşımımın arkasındayım. Filmin oturulup saatlerce tartışılası konuları olabildiğince derinlikli bir biçimde işlemiş olması ve sinematografik açıdan cesareti, yenilikçiliği, olgunluğu beni bu filmi ciddiye almaya itiyor.

2001 yılında Kinyas ve Kayra romanıyla keşfettikten sonra yıllar boyu çıkan tüm kitaplarını koşarak edinip su içer gibi okuduğum roman yazarı Hakan Günday’ın Daha adlı romanından uyarlanmış film Daha’nın gösterimi de filmin yönetmeni Onur Saylak ve ortak yapımcısı Ziya Cemre Kutluay’ın katılım gösterdiği söyleşi ile devam etti. Ay Yapım ve b.i.t arts ortak yapımcılığında gerçekleşen DAHA; yurtiçi ve yurtdışında katıldığı festivallerden ödüllerle dönüyor. 7. Malatya Uluslararası Film Festivali’nde yarışan Daha, festival jürisi tarafından “En İyi Film” ödülü de dahil olmak üzere dört ödüle layık görüldü. Filmde performansıyla dikkat çeken genç oyuncu Hayat Van Eck, Jüri Özel Ödülü ve Umut Vaadeden Erkek Oyuncu ödüllerini kucaklarken filmin başrol oyuncularından Ahmet Mümtaz Taylan da En İyi Erkek Oyuncu ödülünü kazandı. Şahsen uyarlandığı romana olan sevgimden dolayı daha çok etkileneceğimi düşündüğüm bir film olduğu için hafif bir hayal kırıklığı yaşasam da mülteciler/göçmenler meselesini ele alışı, Feza Çaldıran’ın elinden çıkma, oldukça başarılı sinematografisi ve başarılı oyunculuklarla çıtanın üstünde bir Türk filmi şüphesiz.

7. Malatya Uluslararası Film Festivali yarışma sonuçları için tıklayın.

Festival için yaptığım söyleşileri de ayrıca blogumda paylaşıyor olacağım.

 

Evim Sensin

 

90’lı yıllarda arabesk tarzı müzik çalışmalarıyla adını duyuran Özcan Deniz, zamanla gerek müzik tarzını, gerek kılık kıyafetini daha çağdaş ve modern bir çizgiye taşımış, kendisini her zaman geliştirmeye çalıştığını hissettiren popüler bir isim olarak hayatımızda yerini almıştı. 90’lı yılların sonunda bazı dizilerde oynamaya başladığını hatırlıyorum, halbuki sinemayla ilk kesişmesi 94 yılında uzun metraj bir sinema filmiyle olmuş: Memduh Ün’ün bir filminde başrolde yer almış.

Evim Sensin, Özcan Deniz’in ikinci uzun metraj film yönetmenliği denemesi. Senaryosu da kendisine ait olan ilk filmi Ya Sonra, gişe rakamlarıyla ekibi sevindirmiş bir romantik komedi idi. Evlilik ve aşk üzerine bir öykü olan Ya Sonra, epey maço bir söylem de içeriyordu doğrusu. Fakat bir ilk film için görsel anlamda derli toplu çekilmiş, temiz bir işti. Kurgu anlamında da fazla problem yoktu, genel olarak diyaloglar ve anlatım yapısı sıkıntılıydı. İkinci filminde Özcan Deniz yine bir aşk hikayesi anlatıyor fakat bu kez drama kayıyor. Hatta dramın dozunu kaçırıyor da diyebiliriz. Bu kez senaryo kendisine ait değil fakat hakları Avşar Film’e ait bir Kore filmi olan A Moment to Remember (Nae meorisokui jiwoogae) adlı filmden uyarlanan senaryoya küçük -yerel- dokunuşları yine Deniz yapmış. Filmin jeneriğinde uyarlama olduğu belirtilmiş, bu açıdan hiçbir sıkıntı yok ama bana sorarsanız hangi film olduğu da yazılmalıydı.

Film birbirine çok aşık bir çiftin arasına bir hastalığın girmesini anlatıyor özetle. Aslında A Moment to Remember’a gelene kadar, bu konuyu ele almış çok fazla film izledik bugüne kadar, yerli yabancı, ama iki filmin bir diğer ortak noktası hastalığın “hafıza yitimi” olması… Filmin genel problemi ise, başka birçok filmde de rastladığımız “çok şey anlatmaya çalışma” sorunu… Film, Fahriye Evcen’in başarıyla canlandırdığı Leyla karakterinin, ailesini çiğneyerek yaşadığı ilişkide büyük hayal kırıklığına uğraması sonucu kendisini babasına zar zor affettirmesi ile açılıyor. Bu noktadan sonra yeni bir ilişkiye zor gireceğini, güven sorunları yaşayacağını, üstelik babasını üzmemek adına daha bilinçli tercihler yapacağını tahmin ettiğimiz Leyla karakteri, düşündüğümüzün aksine pat diye İskender adlı karaktere (Özcan Deniz) aşık oluveriyor, geçmişini, kim olduğunu sorgulamadan tüm benliğiyle akıyor karşı tarafa. Babası da onun birine aşık olduğunu anlar anlamaz İskender’e baskı yapmaya başlıyor evlenelim diye, bu baskılar üzerine çok basmakalıp bir biçimde öğreniyoruz ki asıl yaralı olan, güven sorunu olan İskender’miş. Çünkü ailesi onu terketmiş, hiçbir zaman bir evi, güvenecek bir kimsesi olmamış. Filmin açılışında uzun uzun Leyla’nın geçmişini öğrenmişken, ilerleyen dakikalarda ise bu kez İskender’in geçmişine yönelmek durumunda kalıyoruz. Sonra ikisinin de geçmişleri şimdiki hayatlarına yansımaya, sızmaya başlıyor tesadüfi benzer zamanlarda. Elbette ki içi dolu karakter analizi sinemada iyi birşeydir ama konudan sapma noktasında olmamalı, filmde bu kadar üzerinde durulmaması gereken çok fazla gereksiz detay olduğunu düşünüyorum. Zira filmin asıl gelmek istediği nokta eninde sonunda kızın hastalığı ve bu ilişkinin bu hastalığı nasıl kaldıracağı. Fakat film bu noktaya gelene kadar o kadar çok detayla bizi boğuyor ki, bitap düşüyoruz. Biz bitap düşmüşken filmin geri kalan yaklaşık son yarım saati ise dram konusunda tavan yapıyor. Bu noktada, bariz bir şekilde klasik Yeşilçam üslubuyla seyirciyi ağlatmaya oynanmış sahneler gözümüze çarpıyor. Aile ilişkileri, çaresiz hastalıklar ve kavuşamayan aşıklar Yeşilçam’ın da uzun süre konu ettiği ve seyirciyi yakaladığı bilinen öğeler… Bu öğeler bu filmde de dram seven izleyiciyi hüngür hüngür ağlatacak dozlarda, hatta doz aşımı vaziyette kullanılmış.

Fahriye Evcen’e “japon anime filmlerinden fırlayan şirin kız olacaksın” denmiş belli ki, hani 30 yaşına da gelse 8 yaşındaymış gibi konuşmayı tercih eden bazı bayanlar var ya etrafta (!), işte onlardan biri olması istenmiş ve evet bu da biraz antipatik bir durum ama bence Fahriye Evcen bu rolün altından çok iyi kalkmış. Evcen’i daha önce başka performanslarında izlememiş olsaydım, onun gerçek kişiliğinin, konuşma tarzının böyle olduğunu sanıp, role bir şey katmadığını düşünebilirdim ama böyle olmadığını bildiğim için oyunculuk anlamında başarılı buldum. Özcan Deniz de rolünü gereğince yapmış fakat şu detaydan da bahsetmeden geçmek istemiyorum, evet yakışıklı olduğunu kabul ettiğimiz Deniz, kendi kendini yönettiği filmde kendisini adeta Brad Pitt ışığına sahip bir erkek olarak konumlandırmış. Öyle ki filmde İskender bir odadan içeri girdiğinde, o odada kadın olsun erkek olsun herkes ağzı açık onun gelişini izliyor, biz de yavaş çekimde tüm karizmasıyla etrafa kesik bakışlar atan muhteşem jön Brad Pitt’i, pardon, Özcan Deniz’i izliyoruz. Belki “zengin ve güzel bir kızın bir inşaat işçisinden hoşlanması ancak o erkek çok yakışıklıysa mümkün olur” demek istenmiş ama bana göre hiç gerek yoktu. Tiyatro kökenli oyucu Sait Genay ise yeri geldiğinde aşırı sert, yeri geldiğinde kızına çok düşkün babayı muhteşem bir şekilde canlandırmış. Az ve öz rolüne rağmen Teoman Kumbaracıbaşı da rolünün hakkını vermiş. Diğer oyunculuklarda ise dikkat çeken ve etkileyen bir performans göremedim ne yazık ki. Bu bazı oyuncuların rollerine kendilerini verememeleri olabilir ama öte yandan onlara biçilmiş rolün küçüklüğü ve içine bir şey sığdırılamayışı ile de ilgili olabilir, örneğin Volga Sorgu gibi iyi bir oyuncu bu hikayede daha iyi konumlandırılabilirdi.

Filmin renkleri, kadrajları, kurgusu, mekan seçimleri iyiydi. Teknik açıdan doğru isimlerle çalıştığını düşünüyorum Deniz’in. Gerçi kurguda seçilen kareler açısından şunu söylemek gerekir ki bazı sahneler çok fazla tekrar edilmişti – örneğin Leyla karakterinin sonradan hatırladığı sahnelerde devamlı aynı görüntülerle karşı karşıya kaldık, oysa hafızasını yitiren biz değiliz ki? Elbette geriye dönüşler olmalı ama bu kadar sık ve aynı karelerle değil… Müzikle ilgili ise şöyle bir durum var, bu “modern” aşk hikayesinde bol bol yabancı müzik kullanılmış ve filme adeta avrupai bir hava katılmak istenmiş ama bir yandan yerelliği de elden bırakmamak adına Fahriye Evcen’in seslendirdiği bir Karadeniz türküsü de hakim filme. Bu da filmin kimliğini kararsız bir yere taşımış kanımca.

Sonuç olarak eski yeşilçamı hatırlatan, bol acılı aşk ve imkansızlıklar üzerine çekilen Türk filmlerini seven kitle bu filme de bayılacaktır diye düşünüyorum. Türk sineması açısından ise bir yenilik değil. Özcan Deniz sinema yapmaya devam etmek istiyorsa, uyarlama olsun olmasın, senaryoyu kendi yazsın yazmasın, hikayeye daha çok önem vermeli diye düşünüyorum.