Mahmut Fazıl Coşkun ile Ödüllü Son Filmi Anons’u Konuştuk

Kasım 2018’de sekizincisi gerçekleşmiş olan Malatya Film Festivali’nde ödüller belli olmadan önce merakla izleyip çok beğendiğim Anons filminin yönetmeni Mahmut Fazıl Coşkun ile bir röportaj yapmıştım. Röportaj bu ay Psikesinema Dergisi’nde.


Festivalde Ulusal Uzun Metraj Film ödülünü kazanan “Anons”, ayrıca En İyi Yönetmen Ödülü’nün de sahibi oldu. Maalesef yayınlanacak olan mecrada yayınlanmasında bir sıkıntı oldu, bu yüzden geç olsun güç olmasın diyerek bloguma koymak istedim röportajı, film dünyada farklı festivalleri gezmeye de devam ediyor. İyi okumalar.

2009’da Uzak İhtimal adlı filmi izlediğimde, özellikle o dönem izlediğimiz diğer yerli yapımlardan çok farklı bulduğumu hatırlıyorum. Genç bir müezzinle rahibe olmaya çalışan genç bir Hıristiyan kadının olanaksız aşkını konu alan bu film gerek oyunculuklarıyla, gerek cesur ve farklı konusuyla, en çok melodrama yakın bir atmosfer kurmasına rağmen aralarda hissedilebilen hafif kara mizahi diliyle, karakterlerin derin ruh hallerinin çözümlemeleriyle gerçekten de ayrıksı ve özel bir ilk filmdi. 2013’te Yozgat Blues’u izlediğimde ise ilk başta açıkçası filmi yine bir ilk film sanmıştım ve bağlantıyı sonradan kurduğumda çok mutlu olduğumu hatırlıyorum, artık sonrasında ne yapacak acaba diye merak ettiren yeni bir yönetmen daha vardı Türk sinemasında. Zira Yozgat Blues da çok orijinal bir film. Çok güçlü insan doğası çözümlemeleri var yine, kara mizah dozu artmış vaziyette, oyuncu kadrosu da bir o kadar şahane. Bu sene Malatya Film Festivali’nde Mahmut Fazıl Coşkun’un üçüncü filmi Anons’un yarıştığını gördüğümde oldukça heyecanlandım, heyecanım da yersiz değilmiş; sinematografik açıdan çok daha olgun, kara film tonları eklenmiş, kara mizah dozajı oldukça artmış olan, bu kez bambaşka bir hikayeyi,yine kendine has diliyle anlatan bir yapıma imza atmış Coşkun. 8. Malatya Uluslararası Film Festivali’nden en iyi film dahil 5 ödülle dönen Anons filmiyle ilgili sorularımı yönetmenine Malatya’da ödül töreninden iki gün önce yönelttim.

Üçüncü uzun metraj filminiz Malatya’da yarışıyor. İlk iki filminizle değil de bu filminizle sizi keşfedecek olanlar için kısaca önce sizi tanıyalım, sinema serüveninizi.

Amerika’da okudum, sonra Türkiye’ye geldim ve belgesel yapmaya başladım. 2006-2007 gibi ise ilk uzun metraj filmime hazırlanmaya başladım. 2008 gibi Uzak İhtimal’i çektim, ilk filmim, ardından biraz aradan sonra Yozgat Blues’u çektim. Yine biraz ara verdim ve üçüncü filmim Anons’la buradayım evet.

Yurtdışında sinema mı okumuştunuz?

Ben aslında Türkiye’de elektrik mühendisliği okudum. Ama meslek olarak hiç yapmadım ve sinema yapmak istediğimi anladığımda Amerika’ya gidip sinema okudum. Sonra Türkiye’de master yaptım. Henüz tezimi bitiremeden çalışmaya başladım.

İlk filminiz oldukça değişik konusu, bildik oyuncularıyla ses getiren bir yapım olmuştu. Yurtdışı da gezdi, ödüller de aldı. O süreçten başlayalım mı?

Benim aklıma bir fikir gelmişti, bir hikaye vardı kafamda. Tarık Tufan ve Görkem Yeltan’la paylaştım, senaryoda ben de vardım ama esas onlar daha çok yazdılar, o yüzden senaryoda benim adım geçmez. Bakanlığa başvurduk, kabul edilince çekimler başlamış oldu.

Aslında temposu düşük, izlemeye belki çoğu seyircinin de alışık olmayacağı türden, takip etmesi zor ve konu itibariyle cesur bir filmdi ama kendi seyirci kitlesini buldu diye düşünüyorum.

Evet öyle oldu.

Yozgat Blues’a gelirsek, yine değişik bir film çektiniz, alışılmadık. Bu iki filmde de benzer öğeler, tatlar var diye düşünüyorum, hem dramatik yapıları, hem de kara mizah tonları açısından. Bu yönetmen olarak sizin dilinizi, size ait bir sinemayı da sanki yavaştan oturtan bir tür olmaya başladı diyebilir miyiz? Çünkü Anons’a geldiğimizde onda da aynı şeyi göreceğiz.

Üç filmimde de bir takım akrabalıklar olduğunu ben de düşünüyorum. Bilinçli akrabalıklar değil aslında ama doğal yollardan, bilinçdışından sızan benzerlikler belki. Sanırım mizah dozu her filmimde biraz daha artıyor. Bu da benim hoşuma gidiyor, bunun filmlerime sızması, biraz benim kişiliğimle de ilgili olabilir.

Hayata mizahi yönünden bakmayı mı seversiniz?

Evet, öyle diyebiliriz sanırım.

Üç filminizde de oyunculuklar oldukça öne çıkıyor, kendilerini ispatlamış, bildiğimiz ve sevdiğimiz isimler var genelde, seçimleriniz neye göre oluyor?

Üç filmimde de çok farklı gelişti oyunculuk seçimleri aslında. İlk filmimin döneminde ben çok fazla oyuncu tanımıyordum, bilmiyordum. Tesadüfler, tanışmalar, çok doğal gelişen süreçler oldu. Görkem’le tanışmıştık, onunla çalışalım dedik, Nadir Sarıbacak’ı birisi önerdi mesela, ben hiç tanımıyordum. Zaten aslında o dönem ikisi de çok göz önünde değillerdi.

Evet doğru, ama çok güzel denk gelmiş demek ki çünkü düşündüğümde Uzak İhtimal’de o rolü Nadir Sarıbacak’tan başkası oynamamalı diye düşünüyorum. Sanki ona yazılmış gibi.

Evet, Olgun Şimşek önermişti Nadir’i çok da müteşekkirim ona. Ben de aynı duyguları taşıyorum bu konuda. Sonrasında da çok parladı Nadir. Yozgat Blues’da daha önceden düşünmüştüm Tansu Biçer ve Ayça Damgacı’yı. Onları düşünerek yazıldı senaryo bile diyebilirim. Ercan Kesal, Nadir Sarıbacak sonradan katıldılar. Hele Ercan Kesal çok geç katılmıştır projeye. Anons’ta ise çok farklı bir yol çizdik. Cast direktörü Ezgi Baltaş’tı. Daha kalabalık bir kadro gerekiyordu senaryo açısından. Ben bilinçli olarak çok fazla tanıdığımız, özellikle benim de yakından tanıdığım oyuncular dışında kişiler olsun istedim. O nedenle oyuncu görüşmeleri epey uzun sürdü. Ben ortaya çıkan tüm bu oyuncu ekibiyle ilk defa çalıştım. İçime de sinen bir kadro oldu.

Anons filminin hikayesi ne zaman çıktı, ne zamandır çalışıyorsunuz bu proje üzerinde?

Yozgat Blues bittikten sonra, yani 2013’te başladık üzerine düşünmeye Ercan Kesal ile. Çünkü Ercan Kesal ile hep birşeyler yazalım diye konuşuyorduk. Bu bildiğim, gerçek bir hikayeydi, buna karar verdik ve birlikte yazmaya başladık.

1960’larda yaşanmış gerçek bir darbe girişimini konu alıyorsunuz bu filmde. Fakat bu gerçek hikayeyi belgesel gibi anlatıyor değilsiniz, hatta kurgu olsa dahi, birebir hikayeyi anlatmıyorsunuz, daha önce de dediğimiz gibi burada mizahi dil çok yüksek, neredeyse konunun parodisi diyebileceğimiz kadar hiciv dolu bir film. Bu anlamda da ilk filmlerinizle akrabalıkları olsa da bir yandan da oldukça ayrılıyor. Konuyu bilen bir seyirci olarak, gerçek ve ciddi bir konuyla ilgili bir film izleyeceğim duygusuyla oturup, yandan yandan gülerek ayrılıyoruz salondan. Politik bir konu olsa da bir yandan da değil. Başından beri böyle olmasını mı istediniz?

Gerçekçi bir film olsun, gerçek olaylara bağlı kalalım gibi bir isteğim olmadı hiçbir zaman açıkçası. Bu konuda özgür ve rahat olmak istedim. Fakat ne yazıktır ki, mizah zaten o dönem yaşananların kendisinde de var. O dönem yaşananlarla ilgili anıları falan okuduğunuzda olayın tabiatındaki mizahı görüyorsunuz ister istemez. Çok da özellikle yerleştirdiğimiz durumlar değil. İlham aldık gerçeklerden diye düşünüyorum. 63’teki bu olayı yeniden gündeme getirmek, kim haklıydı kim haksızdı bunu tartışmak gibi bir düşüncem olmadı, başka bir yerden ele aldığım , bana ilham veren bir hikaye oldu. Tırnak içinde politik bir film değil. Ya da darbenin neden ve sonuçları üzerine bir çıkarım değil.

Peki bu konunun araştırması nasıl gelişti?

O dönem yazılmış çok sayıda anı kitabı var. Çok sayıda günlükler var. Hem bu olayları yaşamış subayların anıları, hem de o dönem gazetecilerin bazı yazdıkları var. Çok iyi veriler vardı elimizde ama biz sadece bu olaya odaklanmadık doğrusu. O dönemin biraz da ruhunu anlamak adına pek çok dergi, kitap, gazete karıştırdık, o dönem yazılmış romanlar, çekilmiş filmler, hepsi bizim için bir kaynaktı ve odağımız daha çok dönemdi.

Evet, bir dönem filmi ve bu anlamda da önem verdiğiniz detaylar dikkat çekiyor. Herşeyden önce, film başladığında önce bir film-noir’ın (kara film) içindeyiz adeta, Türk sinemasında örneğine az rastlanır bir tür bu.  Sonrasında da sinemasal anlamda kurduğunuz atmosfer, filmin dokusu da diğer filmlerinizden farklı. Estetik açıdan yani, kullandığınız renkler, kostümler…

O bir bütün tabii. Evet kara mizah ve kara film öğelerini kullanmak elbette baştan düşünülmüş fikirlerdi. Dönem filmi nasıl çekilir’e de çok kafa yorduğum için bunlara özendim. Benim çok da sevdiğim bir tür sinemada kara film ve dönem filmlerine yansımaları. Dolayısıyla bu türde çekilmiş filmlerden de ilham aldık diyebilirim.

İlk iki filminizdeki karakterlerle özdeşleşmemiz daha kolay olmuştu, malum burada ciddi bir konu, askerler var, bu yüzden başta pek özdeşleşme yaşayamadan, sanki robotlarmış gibi yaptıklarını uzaktan izleyip, “eh askerler tabii, normal” duygusuyla izliyoruz. Ama bir süre sonra askerlerin de her birinin farklı kişilik özellikleri ortaya çıkmaya başlıyor, böylelikle karton karakterler de olmamış. Hepsinin psikolojik altyapısı düşünülmüş belli ki, bu konuda ne söylemek istersiniz?

Tabii, hepsinin ayrı karakter özellikleri var. Diğer filmlerimde de deadpan oyunculuk nispeten vardı ama bunda daha bir deadpan oyunculuk var. Duygularını göstermiyorlar, kendileriyle ilgili detay vermiyorlar durum itibariyle, dolayısıyla karakterlerini anlatmak için çok kısıtlı imkanlar var. Öyle bir yerden karakteri hissettirebilmenin de oyunculuk başarısı olduğunu düşünüyorum.

Çekimler, kurgu ne kadar sürdü?

4,5 hafta sürdü çekimler. Kurgusu ise biraz uzun sürdü. Post prodüksiyonu da düşünürsek 1 sene kadar uğraşıldı filmle. Kurgu dönemi aslında biraz senaryo dönemine benzeyen bir dönem. Arada esler verilerek çalışılan. Çünkü biraz soğumanız, yabancılaşmanız ve yeniden bakmanız, kararlar almanız gerekiyor. Bu arada ilginçtir, üç filmimde de çekim sürelerim hep aynı oldu, maksimum 4,5 hafta. Bir de hep aynı aylarda çekilmiş, vizyon tarihleri de hep aynı dönem ve tamamen tesadüf. Filmin süreleri de aşağı yukarı aynı.

(kahkahalar)

Düzenli bir geçmiş var en azından.

Çok düzenli evet, ritmli.

Ekip olarak, sanat yönetimi, görüntü yönetimi gibi daha teknik kısımdaki seçimleri neye göre yapıyorsunuz, neleri öngörerek, kimlerle çalışmayı tercih ediyorsunuz?

Ekip çok önemli, birlikte uzun bir zaman geçiriyorsunuz, önemsiyorum. Anons’ta aynı sanat yönetmeniyle çalıştım, onun dışında ekipteki herkes yeni insanlardı. Bulgaristan ortaklığında olduğu için film, ekibin çoğu oradan. Kamera grubu tamamen Bulgardı mesela. Sesçiler, makyöz Bulgardı. Yapım tasarımcımız da Macardı.  Açıkçası sürprizlere açıktı bu yeni ekip ama çok iyi bir biraradalık meydana gelmişti diye düşünüyorum. Yapımın da burada büyük bir öngörüsü var tabii, biraz da Allah’ın yardımı, şans diyelim. Hem insan olarak, hem de son derece yaratıcı ve akıllı insanlar biraraya gelmişti. İnşallah tekrar bu isimlerle çalışma fırsatım olur.

Anons filmi açılışını Venedik FİLM Festivali’nde yaptı ve ödülle döndünüz. Yurtdışı deneyimleri ve festival deneyimleri hakkında neler söylemek istersiniz?

Daha önceki filmlerim de yurtdışında gösterildi ve ödül aldı. Filmin açılışının yurtdışında olması önemli tabii, hele ki Venedik şu ana kadar benim gittiğim en büyük festivaldi. Bu filmle giderken, diğer filmlerden farklı olduğu ve ilk kez seyirciyle buluşacağı için biraz gergindim açıkçası, nasıl bir tepkiyle karşılaşacağımı çok da kestiremiyordum. Salon çok kalabalıktı, onlarla birlikte izlemek de gergin bir durum, sonrasında söyleşi falan derken, sıkıntılı bir süreç aslında. Fakat bir o kadar da heyecanlı ve güzel bir süreç, tarif etmesi biraz zor. Ama tepkiler iyiydi, ben filmin karşılık bulduğunu hissettim, anlaşıldığını. Hem Türkiye’de hem yabancı basında çok güzel yazılar da çıktı, bunlar hoşuma gidiyor tabii. Bir yönetmen için daha fazlası da gerekmez memnun olmak için açıkçası.

Malatya nasıl geçiyor, Türkiye’deki festivalleri nasıl değerlendiriyorsunuz?

Ben Malatya Film Festivali’ne üçüncü kez geliyorum. Yozgat Blues yarışmadaydı, jüri olarak da geldiğim oldu. En son 2013’te gelmiştim sanırım ve festivalin çok gelişmiş olduğunu gördüm bu yıl. Film platformunun olması güzel, pek çok kısa filmci görüyorum, oldukça fazla yabancı konuk var, yönetmenler var. Programı da son derece başarılı festivalin. Umut ediyorum ki daha da iyi olsun. Açıkçası ben birşeyin büyümesindense kalitesinin artmasını daha çok önemsiyorum. Türkiye^de festivaller aşırı iddialı ve tekrar eden olaylar yaşıyoruz. Bu tür yaklaşımlardan çok sıkılıyorum açıkçası. Onun yerine, daha mütevazi, daha kimlikli ve kişilikli festivaller gelişebilir ve biz de onlara gelmeye can atarız. Malatya’nın o şekilde gelişeceğine dair bir hava hissediyorum açıkçası, umarım böyle olur.

Anons vizyona girdi, filmleriniz hem vizyonda hem de festivallerde seyircisini buluyor, Türkiye’de genelde bağımsız yapımların vizyonda uzun süre kalması zorlaştı, gişe kaygısı da ister istemez olabiliyor, sizin yaklaşımınız nedir?

Bu konuda çok da fikrim yok açıkçası, daha doğrusu belirli bir strateji ile yaklaşmıyorum, belki de yaklaşmak lazım. Dağıtım, seyirci, tüketim alışkanlıklarının değişmesi gibi pek çok faktör var, bu konuda düşünen, bunu inceleyen ve bu konuda birşeyler söyleyen insanlar var, onları okuyorum ve anlamaya çalışıyorum ama bu biraz da sanki yapımcıların, dağıtımcıların, yani işin daha o tarafında olan insanların meselesi gibi geliyor. Kibirle söylediğim bir şey değil; bir yönetmen olarak benim çok bilmediğim, anlamadığım bir konu. Filmimi yaptıktan ve sunduktan sonrası başka türlü bir pazarlama yolu.

Evet, sizin filmleriniz o anlamda iddiası olmayan, sakin sakin vizyona giren ve çıkan, kendi kitlesini de bulan filmler oldu ama pazarlama demişken mesela Anons’un posteri benim çok ilgimi çekti. Kullanılan renk, fontlar, oldukça dikkat çekici, bunun da filmin pazarlamasına etkisi olduğunu düşünüyorum. Poster fikri kime ait oluyor, o nasıl gelişti Anons’ta?

Afiş tasarımcımız Gül Türkmen, Yozgat Blues filminin afişi de ona aitti. Hem komşuyuz, hem de grafiker. Çok fazla deneme yanılma yaptı, çok fazla çalıştı bu poster üzerinde. Çok versiyonlu çalıştı. Hatta bu afişin aynısının mavisi falan da vardı ama en son bu sarı olanda karar kıldık. Gül’ün çok emeği var.

Bir dönem filmi olarak müzikler bence çok etkiliydi filmde. Ben çok da severek dinledim, soundtrack’i olsa alırım dedim. Müzik seçimleri nasıl oldu, kime aitti?

Tüm müzikler Okan Kaya’ya ait. Okan onları sanki dönem müzikleriymiş gibi yaptı, halbuki hepsi film için yapılmış müzikler. Açıkçası bu da uzun bir çalışmaydı. Askeri marş, filmin tema müziği derken… Okan’a çok teşekkür ederim, nezaketen değil, gerçekten çok çalıştı ve çok değerli bir iş çıkardı. İnsanlar soruyorlar bana bu şarkıyı nerden buldunuz, eski bir şarkı sanıyorlar.

Arigato diye bir şarkı var, orada Görkem Yeltan’ın adını gördüm?

Evet, sözlerini o yazdı.


Sinema Günlüğü’nde Geçen Hafta

TRT Radyo 1’de geçen hafta konuğumuz Kanat: Vecihi Hürkuş filminin yapımcı ve yönetmeni Mehmet Çetin’di.

Maalesef mixcloud Türkiye’de yeniden ulaşılamadığından, DNS ayarlarınızı değiştirerek ya da VPN ile yayınımıza buradan ulaşabilirsiniz:

TRT Radyo 1 Sinema Günlüğü 16.10.2015 Yayını by Melisz on Mixcloud

 

 

Yönetmen Mehmet Aktaş ile Söyleştim

21 yıl sonra İstanbul Film Festivali’nin davetiyle İstanbul’a gelen yapımcı ve senarist Mehmet Aktaş, yönetmenliğini Şevket Emin Korkinin üstlendiği Taşa Yazılmış Hatıralar filmini ve filmi festivalden çekme sürecini filmlerim.com’a anlattı.

 

 

Antalya Film Festivali’nde Annemin Şarkısı filmini izlemiş ve isminizi ilk orada duymuştum, film festivalde ödüller almıştı ve ekiple söyleşi olmuştu, sizden ilk orada haberdar oldum ama sizin sinema hikayenizi bilmiyordum, sanırım uzun süre sonra yeniden İstanbul’a gelmişsiniz, yönetmenlik, yapımcılık ve senaristlik kimlikleriniz var, bu anlamda sizi tanıyabilir miyiz?

Ben herşeyden önce Türkiye’den ayrıldığımda gazeteciydim. Avrupa’ya gittim. Önce İspanya, sonra Belçika, sonra da Almanya’ya. İlk 4-5 yıl gazetecilik yaptım oralarda da. Daha çok kriz bölgelerinde çalıştım, Ortadoğu ve Orta Asya çalışma alanlarımdı. 90’ların sonunda gazeteciliği tamamen bıraktım. Sinema alanında çalışmaya yöneldim. Önce dramaturg olarak çalıştım bazı yönetmenlerle. Daha sonra yapımcılığa ve senaristliğe yöneldim. Gazetecilik yaptığım dönemde Med TV ve Arte TV kanalları için belgeseller de yapmıştım, 28 dk, 52 dk’lık formatlardı ama sinema alanına geçtikten sonra sadece sinema belgeselleri ve filmlere yöneldim.
Mitos Film’den bahsedebilir miyiz?

Berlin’de Mitos Film şirketimiz var evet.
Ne zamandan beri faaliyette?

2000 yılından beri. Mitos film daha çok Akdeniz sineması, Kürt sineması alanlarında çalışıyor, uluslararası, ortak yapımlara imza attık. Son yıllarda kendi geliştirdiğim senaryoları filme çekmeye başladık.
Gazetecilikten de geldiğiniz için sinemanın “belge” yanıyla daha mı ilgilisiniz, bu tarz çalışmalara mı imza atmak istiyorsunuz hep?

Tabii, geçmişimin etkisi oldu, bu zamana kadar yaptığımız sinema filmlerinin sosyal, politik arka planları oldu, tanıdığımız coğrafyalarda bu filmleri yapıyoruz, bildiğimiz hikayeler.

 

Kendi yaşanmışlıklarınız mı var?

Mesela festivalde gösterilen Krala Mektup filmi var, bu Oslo’da kırsal alandaki askeri bir kampta yaşayan 5 mültecinin portresi. Bir belgesel değil, sinema filmi. Yılmaz Güney’e saygı filmi. O mültecilerin 5 günde Oslo’ya yaptıkları yolculuğu anlatıyordu. Her birisinin 8 saat içinde yapması gereken işler var, bu hikayeyi ben yazdım, oradaki kişisel deneyimlerim elbette bana çok yardım etti, çünkü mülteci karakterleri gazetecilik döneminde çok iyi tanımıştım. Mültecilerle ilgili televizyona programlar, belgeseller yapmıştım. Onların gerçek yol hikayelerini dinlemiş olmak bana çok yardım etti.
Taşa Yazılan Hatıralar da mı böyle?

Evet, İran ve Irak’da yapımcılık yaptığım dönemde kamera arkası gerçek hikayelerden etkilenerek o filmin senaryosunu yazdım, daha sonra Şevket Emin Korki de bana katıldı senaryoda. Tabii daha önce orada bulunup, gazetecilik sınırları altında anlatamayacağım hikayeleri şimdi sinemada, bunlardan beslenerek anlatabilmek güzel.

 
Siz de bir yönetmensiniz ama bu filmde yapımcı kimliğinizle yer alıyorsunuz, yönetmen Şevket Emin Korki ile çalışmak nasıldı?

O çok mütevazi bir insan. Bu bizim ilk projemiz birlikte. O bana bir projeyle gelmişti. Ben ona Taşa Yazılmış Hatıralar’ı önerdim, o da hemen kabul etti, bundan önce o da iki film yapmıştı, savaş bölgesinde, onun da kamera arkasında yaşadığı hikayeler vardı, projeye o yüzden yakın hissedip hemen sarıldı. Şevket İran sineması içinde büyümüş, orada sinema eğitimi almış, ailesiyle Irak’tan oraya mülteci olarak gelmiş. Benim de Avrupa’da böyle bir serüvenim olmuştu. Bir şekilde birbirimizi çabuk anladık, ben daha önce İran’lı Kürt yönetmen Bahman Ghobadi ile de çalışmıştım. Bizim birbirimizi anlamamız çok çabuk oluyor tabii. Biz sonuçta insan hikayeleri anlatıyoruz, sanatsal filmler yapıyoruz. Yapımcı yönetmen ilişkisi bir arkadaşlık ve güven ilişkisine dönüşmezse o iş yürümüyor. Yapımcı olarak kendi hikayemi anlattığım senaryoya karşı da bir sorumluluğum olduğu zaman ortaya bambaşka bir durum çıkıyor. Avantajları ve dezavantajları oluyor.
Dezavantaj olarak ne söylersiniz?

Hikayeyle çok kutsal bir ilişkin oluyor, bazı yapım tehlikelerini görmemeye başlayabiliyor insan, öyle bir körlük oluşturabiliyor. Bir yapımcı gibi değil de hikaye anlatıcısı olarak bakıyorsun mesela, yapım aşaması başka çünkü. Örneğin bu filmin standartların üstünde bir çekim takvimi vardı, 50 gün ama 80 gün çekimi oldu.
Film nerelerde çekildi?

İran Irak sınırında çekildi, ana bölge Saddam’dan kalma büyük bir hapishaneydi.

Çekim sürecindeki zorluk ve kolaylıklar?

Film içinde bir film anlattık. Bizim esas çekim ekibimizin yarısı aynı zamanda oyuncu oldu, biz bunu bilinçli yaptık çünkü sinema tutkusunu anlatan bir film çekiyoruz bir yerde, o sektörde çalışan insanların oyunculuk yapmasını istedik, prodüksiyon asistanı hikayede de prodüksiyon asistanıydı, ses asistanı, filmin içindeki ses asistanıydı. Filmin başrol oyuncusu Hüseyin Hasan ile şu anda The Dark Wind diye bir film yapıyorum, kendisi gerçekte bir yönetmendir. Tamamen sinema dünyasından gelen insanlarla doldurduk filmi, hatta benim de küçük bir rolüm var.
Yılmaz Güney’e selam çakan bir film.

Evet, film onunla başlıyor zaten. Ben bu hikayeyi daha yazmadan önce bir şekilde Kürtlerin onu sevgisini anlatmak istiyordum, açılış sahnesi bu şekilde güzel oldu dolayısıyla. Biz bu senaryonun samimi ve gerçekçi olması için çok uğraştık, senaryo yazma aşamasında elbirliğiyle, Şevket’le sürekli tartışarak yazdık, mesela oğlumun annesi ile Skype’da konuşuyorduk, o Norveç’te yaşıyor, oğlumu ve o an yaşananları senaryoya koydum. Bizim tartışmalarımıza yakın diyalogları olduğu gibi yazdım. Ben sinemada samimiyet ve gerçekliğin başarıyı getireceğine çok inanıyorum.


Irak’daki kadınların durumu da filminizin konularından biri, bu konuda neler söylemek istersiniz?

Evet, filmimin konusunun sadece Kürt sinemasının doğuş sürecini anlatan bir film olmasını istemedim. Aynı zamanda bugünkü Kürtlerin yükselen değerlerini, toplumun portresini çıkarmak istedim ortaya. Kürtlerde bellek zayıflığı var. Enfal katliamı 182 bin insanın ölümüne neden oldu. Saddam’ın düşüşünden sonra bölgeye akan petrol parası bana göre hoyratça kullanıldı, küçük bir şehirde 10 tane 5 yıldızlı otel açıldı, oradaki Roj Azad karakteri o yüzden senaryoya girdi, orada bir eski sinema salonunda Türk lokantası yapmak istiyorlar mesela, biraz bizim topluma bir eleştiri yapmak istiyordum, ne kadar başardık bilemiyorum.
Filmin dili enteresan aslında, ciddi ve önemli konular ama absürd ve trajikomik diyebileceğimiz yanları var, neden böyle bir anlatım dilini tercih ettiniz?

Ben kendi sorunlarıyla, yaralarıyla barışık olan bireyleri seviyorum, bunlara gülebilen bireyleri seviyorum. Kürt toplumu artık gerçekten yaşadığı trajedileri gündelik hayatının bir parçası haline getirdi. Onların yaşamında sürekli savaş olduğu için absürdlük aslında doğal olarak geliyor. Siz mesela sinema tarihine bakın, en başarılı savaş filmleri hep konunun absürdlüğünün üstünde duruyor. Savaşın kendisi absürd bir olay çünkü aslında. Biz Yezidilerin mülteci kampında bir film yapıyoruz şimdi, o insanlar bundan 8 ay önce evleri yıkılmış, kızları köle pazarlarında satılmış, herşeylerini kaybetmişler, ama bir görseniz, çadırların altında gülüyorlar, birbirleriyle dalga geçiyorlar, küfür ediyorlar, hareket halindeler, yani hiç kimse hayatı durduramıyor. Umudunu kaybedince gücünü de kaybediyorsun, o yüzden umut tükenmiyor.
Şu an devam eden birden çok proje var galiba.

Çekimi devam eden iki filmimiz var şu an evet, biri Damsız Ev, Solin Yusuf isimli Alman Kürt yönetmen ile çalışıyoruz, Almanya’da çekimleri başladı, şimdi İran’da devam ediyor, yapımcıyım orada, Dark Wind’de ise senarist ve yapımcıyım, Taşa Yazılan Hatıralar filminin başrolü Hüseyin Hasan ise o filmin yönetmeni. O film de köle pazarında satılan bir Yezidi köy kızının hikayesi.

Aynı şekilde bu iki film de yine gerçeklere dayanıyor o zaman.

Şu anda çok isterim “janr” filmler yapmak, komedi filmleri yapmak, ticari filmlere karşı değilim, ticari Kürt filmi yapmak isterim mesela ama şu anda Kürt sinemasının ulusal pazarı yok. Seyircisi de yok, altyapısı da yok. Bir de şu var, Kürt toplumunun bugün hala ihtiyaçları farklı, hala ölüm tehlikeleri, kimlik sorunları… Geçen yaz ben Irak’daydım, o dönem yakın arkadaşlarımın kardeşleri öldü, amcaları öldü, etrafında birileri sürekli acı çekerken buna duyarsız kalamıyorsun. Janr filmler yapmamamızın sebebi bunlar dolayısıyla pazarın da olmaması diyelim.

Kürt sinemasının gelişimine genel olarak nasıl bakıyorsunuz?

Kendi mecrasında gelişiyor, kendine özgü gelişiyor, şiirsel gerçekçi bir sinema. Yılmaz Güney’in izinden giden bir sinema.

 

Kürt sinemasının aslında hafıza adına da, bellek kültürü adına da gelişim göstermesi önemli değil mi?

Elbette, mesela Alman gazetesi benim için, bunlar savaş trilojisi yapıyor diye yazmış, eh, sinema hayatımızdan kareler, gördüğünden, varolandan besleniyorsun. Kürt sineması hala gerçek mekanlar kullanıyor, filmin konusu olan kurbanlar oyuncu oluyorlar, kendi doğalını anlatıyor ama bu sinemanın başka dinamikleri de yok değil, Kürt sinemacısı kategorisinde sayabileceğimiz insanlar çok farklı sinema geleneklerinden de gelmişler. Mesela Şevket ve Bahman İran Sineması’ndan gelmiş, ben Avrupa’dan etkilendim, Haneke’den etkilendim mesela. Fransız sineması içinde bu işi öğrenen Kürt yönetmenler de var. Türk sineması içinde Rezan Yeşilbaş gibi yetişen Kürt sinemacılar da var. Aslında bu tecrübeler bir yerde birleşiyor.
Taşa Yazılmış Hatıralar yurtdışında epey festival gezdi, ödüller aldı. Abu Dabi, Portekiz gibi… O festivallere siz de gittiniz mi, gezdiniz mi filminizle beraber?

Abu Dabi ve Karlovy Vary’e gittim sadece, aslında İstanbul’u bekliyordum ama… (gülüşmeler)
Evet, gelelim İstanbul Film Festivali’nde yaşananlara. Siz 20 sene sonra bu festivalle İstanbul’a dönüş yaptınız ama Bakur filminin festival programından kaldırılması ve sansür konuşmaları sonrası siz de filminizi çektiniz festivalden. Konuyla ilgili neler söylemek istersiniz?

İşin doğrusu, Kuzey filmini çok merak ettim, izledim de. Çok mütevazi bir televizyon belgeseli. Çayan Demirel çok önemsediğim bir yönetmen. Önceki belgesellerini görmüştüm, tam da sizin hafıza dediğiniz konuda çok değerli filmler çekmiş durumda. Ben isterdim ki bu belgesel herşeye rağmen festivalde gösterilsin ve bu bizim filmlerin önünü kesmesin, filmler izleyiciye ulaşsın.

 

Siz ne düşünerek filminizi çektiniz yarışmadan ve gösterimden?

Ben geldim havalanından otele, bir basın toplantısıyla karşılaştım, haberim yoktu olaydan, yoldaydım. Jüri açıklama yapıyordu kaldığım otelde, çok hissi ve anlık bir hareketle verdim o kararı, çünkü ben 20 yıl önce bu ülkeden giderken medya sansüründen dolayı gitmiştim, 20 sene sonra geliyorum ve yarım saat sonra öğreniyorum ki yine sansür. Biz aslında Taşa Yazılmış Hatıralar’ın son sahnesini İstanbul’da çekmiş olduk. Olay burada bitti. Bizden önceki tartışma sürecine katılmamıştım. Birileri gelip fikrimi sorsaydı ben kimse filmini çekmesin derdim. Farklı bir protesto şekli yapalım derdim, seyircileri cezalandırmış olduk bu şekilde aslında.
Öyle oldu gerçekten de açıkçası.

Sonuçta bu filmler Türkiye’de vizyona girer mi girmez mi, başka hangi festivallere katılabilir bilemiyorum.

Taşa Yazılmış Hatıralar Türkiye’de vizyona girmeyi deneyecek mi?

Konuştuğum birkaç dağıtımcı var. Ama açıkçası şimdilik bilmiyorum.

Biz Kuzey’i henüz izlemedik. Bu film için terör örgütü propagandası yapan bir film deniyor. Sinema her dönemde öyle ya da böyle propaganda amacıyla kullanılmış bir mecradır, bunun örnekleri vardır. Şahsi fikrim, propaganda da olsa önce izleyebilseydik, daha sonra kararımızı verseydik. Fakat siz izlemiş biri olarak propaganda denmesine ne diyorsunuz?

Bu arada ben filmin yönetmenlerinden Çayan Demirel’e acil şifa diliyorum.
Kendisi hastaymış evet, buradan biz de geçmiş olsun diyelim.

Ben o basın toplantısında festivalin de üzerinde bir baskı olduğunu hissettim. 20 yıl önce Avrupa’ya gittiğimde ilk haftalarda hissettiğim, bizimle Batı toplumları arasındaki o fark buydu işte, sorunlarını oturup saatlerce konuşabiliyorlar onlar. En küçük bir konu için bile saatlerce toplantılar yapabiliyorlar, birbirlerine silah çekmiyorlar. Konuşuyorlar. Kürt meselesinin bu ülkede bir tabu olmaması lazım artık. İki gündür İstiklal’de dolaşıyorum, her yer Kürt dolu. Ne olacak, silip atılacak mı bu insanlar?  Bu Türkiye’yi 50 yıl daha geriye götürür. İstanbul’lu hissediyorum kendimi, 10 yaşında geldim, Kabataş Erkek Lisesi’nde okudum, hayatı burada tanıdım, anladım, şimdi geldiğimde sanki Iğdır’a dönmemişim gibi, bu şehirle ilişkim çok farklı. O belgesel PKK gerillalarını anlatıyor diye laf ediyorlar, bu ülkede bir realite bu. Zaten varolanı gösterse ne olacak? Bu festivali seçen insanlara da bizim güvenmemiz gerekiyordu. Onlar seçtiler bu filmi, programa koydular. Onlar niye seçti? Festivalcilerin bir sinema tadı var, bilgisi var, onların bir gerekçesi olmalı ki seçmişler baştan. Ayrıca en büyük propaganda bu film için şimdi bu şekilde olmadı mı? Şimdi daha çok merak edilmedi mi bu film? Hangi yüzyılda yaşıyoruz? Ticari beklentiyle yapılmış, büyük bütçelerle yapılmış bir film değil ki, kolaylıkla internet ortamına düşecek, merak eden herkes izleyecek. Bir film çekilmiş, bunun izletilmesini kim engelleyebilir ki? Prestijli, gurur verici bir festivalin üzerindeki bu baskı çok anlamsız.

Devam eden iki projeniz dışında başka fikirler var mı?

Evet, bir Yılmaz Güney belgeseli yapıyoruz. Hüseyin Tabak ile. 3 yıldır devam ediyor. Sinema tadı olan bir belgesel olacak. Altı yedi ülkede çekiyoruz. Önümüzdeki aylarda çekimleri bitecek. Hüseyin Tabak kurguda şu an.
Çok teşekkür ederiz.

Röportaj: Melis Zararsız

Boyun Eğmez / Unbroken


Güzel oyuncu Angelina Jolie, ikinci film yönetmenliği deneyimiyle karşımızda. Güzelliğiyle ön planda, “kadın” bir “oyuncu”nun yönetmenliği her zaman dikkat çeken, eleştirilmeye de çok açık bir durum teşkil ediyor. Başarısız olması daha çok bekleniyor sanki, “elinin hamuruyla, oyuncu haliyle, yönetmenlik işlerine karışmasın” gibisinden. Erkek oyunculardan yönetmenliğe geçiş yapanlara karşı da bir önyargı hakim, ben bu tarz önyargıların ne şekilde olursa olsun kırılması gerektiğine inanıyorum. Ülkemizde yaşanan, önyargı ile başlayıp şiddet ile, cinayet ile sonuçlanan durumlarda da hep zayıfa, kadına, çocuğa zarar geldiğinden, belki de bu konuda hassas bir yazarım şu an, kim bilir…

Gerçi, “ismi” olan sinemacıların üzerindeki önyargı meselesine de giriyor bu, mesela Tim Burton’ın son filminin karşılanışı… Maalesef özellikle auteur sinemasında, filmleri, “şu şu ismin filmi” diye izliyoruz ister istemez, fakat bu da beklentileri farklı yerlere taşıyabiliyor. Neyse gelelim Unbroken/Boyun Eğmez adlı, kimin çektiğinden çok, neyi nasıl anlattığına odaklanmaya çalıştığım filme.

Gerçek bir hikaye var yine karşımızda. Louis Zamperini isimli bir sporcunun hayat hikayesini kitaplaştıran Laura Hillenbrand’in romanından Coen Kardeşler’in kalemiyle beyazperdeye uyarlanmış film…. İkinci Dünya Savaşı döneminde Berlin Olimpiyatları’nda yarışan ve daha sonra kendisini savaşın içinde bulan birinin dehşet verici hikayesi bu. Düşen uçak sonucu Pasifik Okyanusu’nda aç susuz 47 gün geçiren Zamperini bu da yetmiyormuş gibi Japonların esir kampında feci işkenceler ve sefillik dolu günlere maruz kalır. Yakın zamanda, yine İkinci Dünya Savaşı esnasında Japon ordusu tarafından ele geçirilen tutsak askerlerden Eric Lomax’ın öyküsünü izlemiştik Geçmişin İzleri/The Railway Man’de. Epey yakın iki gerçek hikaye aslında, ele alınışları ise farklı ama aynı noktada fire veriyor filmler: anlatılacak o kadar hikaye, söylenmek istenen o kadar söz var ki, karakter derinlikleri hep bir noktada yetersiz kalıyor.

Roger Deakins görüntü yönetmenliğinde işinin hakkını veriyor doğrusu, farklı dokulara sahip, farklı küçük hikayeler var filmde ve her birini kendi iç yapısına uygun şekilde resmedebiliyor Deakins, geçişlerde de hiçbirşey göze batmıyor, filmde bu anlamda bir bütünlük sağlanıyor.

Kampta geçen bölümde Jolie, şiddetli sahnelerde hiçbirşeyden kaçınmıyor, tüm yaşananları belgeselmişçesine yüreğiniz kanayarak, inanarak izliyorsunuz. Uçak düştüğünde Pasifik’te geçirdikleri 47 gün ise bambaşka bir küçük film gibi adeta, aslında epey uzun yer verilmiş, fakat sıkmıyor, bu kişinin nelerle sınandığının, ne kadar mücadeleci olduğunun da altı böyle çizilmek istenmiş belki. İki arkadaşın okyanusun ortasında acaba neden biz ölmedik, şu anda neden buradayız gibi sorulara cevap aradıkları diyaloglar ise gerçekten düşündürücü ve etkileyici…

Geçmişin İzleri’nde olduğu gibi burada da konu intikam duygusunu bastırıp affetmeyi öğrenmemiz gerektiğine bağlanıyor, hatta Japon askeri hikayesi farklı sonlansa da aynı duyguları uyandırıyor…

Jack O’Connel Zamperini’yi, tüm yaşadıklarını canlandırmada çok başarılı… Filmde oyunculuk anlamında göze batan hiçbir sorun olmadığını eklemek lazım. Müzikler ve özellikle uçaklı sahnelerdeki sesler de filme bambaşka bir derinlik katıyor. Jolie, Kan ve Aşk’ta olduğu gibi, hatta hayattaki duruşunda da olduğu gibi yine dünyanın kanayan yaralarına parmak basıyor. Filmden çıkarken, ülke gündemimizi de aklımızdan çıkaramayıp soruyoruz: Neden bunca kötülük var?

Son Umut/Water Diviner


Açıkçası Son Umut/The Water Diviner ilgili ilk bilgiler gelmeye başladığında Skyfall’da Türkiye’nin ya da The International filminde Haluk Bilginer’in yer alması gibi bir durum zannediyordum Çanakkale ve Cem Yılmaz/Yılmaz Erdoğan meselesini. Bilgiler akmaya başladıkça filmin konusunun gerçekten de Çanakkale Savaşı olduğu, Son Umut’un bir Hollywood yapımı olmadığı ve Cem Yılmaz ile Yılmaz Erdoğan’ın filmin ana ekseninde olduğu iyice aşikar olmaya başladı ama izleyene dek bu denli “bizim hikayemiz” olduğunu farketmemiştim.

Elbette sadece bizim hikayemiz değil Son Umut’ta anlatılan. Avustralyalı bir çiftçi olan Connor’ın (Russell Crowe) Çanakkale Savaşı döneminde cepheye gönderdiği üç oğlunu ölü ya da diri bulmak istemesi, bu sebeple Türkiye’ye gelmesi ve savaşın gerçekleriyle yüzleşmesi, aslında meseleyi başlatan ve çevreleyen hikaye. Döneme ait bir mektuptan öğrendiği gerçek bir yaşam öyküsünden esinlendiklerini söyleyen ünlü oyuncu Russell Crowe, bu kez yönetmen koltuğuna oturarak, bir Anzak torunu olduğunu ve bu hikayeyi anlatmak istediğini söylüyor verdiği röportajlarda.

Son Umut’un bir Hollywood yapımı olmadığını tekrar etme ihtiyacı hissediyorum. Russell Crowe ismi duyulduğunda ister istemez dünya çapında bir filmle karşı karşıya kalacağımızı düşünenler olabilir, elbette bu denli meşhur bir ismin sayesinde filmin dünya çapında çok yere ulaşacağı kesin ve bu bizim için de bir gurur kaynağı fakat filmden beklentileri bu çapta tutmamak lazım. Bu sonuçta Avustrayalı bir oyuncunun ilk yönetmenlik denemesi ve yerel bir öykünün yerel bir anlatımı. Elbette bütçesel bir rahatlık sözkonusu, görüntü yönetmenliğinde, kurguda profesyonel isimler söz konusu, ve bu da filmin tekniğine yansımış, karşımızda amatör görünen bir film yok ama bir prodüksiyon harikasından, ihtişamlı bir savaş filminden de söz edemeyiz.

Filmde evlatlarını bulmak isteyen acılı baba Sultanahmet’e ve Çanakkale’ye kadar uzanıyor ve önce düşmanları sandığı subaylar Hasan (Yılmaz Erdoğan)  ve Cemal (Cem Yılmaz)  ile sonradan dost oluyor, önyargılarını yıkıyor…

Kurak arazide kuyu suyunu hisleriyle bulma konusunda özel bir yeteneğe sahip olan Connor, kendi evlatlarının hangi toprağın altında olduğunu da eliyle koymuş gibi bulurken, film cesurca savaşın acımasızlığını yüzümüze vuruyor. Cesetlerin bulunuşu, mezarlar, askerlerin ölürken çektiği acılar hiçbir şekilde üstü kapalı olmadan, uzun planlarla verilmiş, başarılı bir makyaj çalışmasıyla yüzü dağılmış bir askerin çektiği acılara dakikalarca tahammül etmek durumunda kalabiliyorsunuz.

Yönetmenin bir savaş filmi çekerken bazı benzerlerinde olduğu üzre bunu savaşı ister istemez överek yapmaması, yani bunu başarabilmesi, bu arada biz-siz meselesinde önyargıyı yıkma gerekliliğini savunması, her taraftan kayıplar olduğunu ve savaş bittiğinde herkesin insan olduğunu hatırlatması açısından çok değerli buluyorum. Savaş bittikten sonra savaşan iki tarafın ölüleri bulma, ayırdetme, mezar gibi konularda birlikte çalışabildikleri, Yılmaz Erdoğan’ın canlandırdığı karakterin karşı tarafın komutanına, “siz şuraya kadar gelebilmiştiniz” diye anlattığı sahnelerde bir izleyici olarak “madem sonu böyle olacak, o zaman neden ölüyoruz/öldürüyoruz” diye isyan etmek istedim, savaşın aslında ne kadar aptalca birşey olduğunu ve bittiğinde nasıl hiçbirşey olmamış gibi devam edebildiğimizi düşündüm. Yüzyıllar boyu insanların “olması gereken bu” diye cahilce kendilerini savaşın gerekliliğine inandırmalarına, şehit olan gazi olan binlerce insan, sönen ocaklar, yetim kalanlar varken bu kararların nasıl verilebildiğine tekrar tekrar şaşırdım. Bunları bizlere düşündürebilmesi adına Russell Crowe’u tebrik etmek lazım. Bu arada Türk olmadığı halde çevresel, mekansal, dönemsel konularda filmin çok başarılı olduğunu, tam da yerinde semboller kullanıldığını, o mistik atmosferi tam tadında verdiğini eklemek lazım, bir sanatçının yaşamadığı bir coğrafyanın kültürel ve tarihi dokusunu vermesi epey zor işken, filmde bu konuda göze batan en ufak bir kılçık bile hatırlamıyorum. Dönemin hem dini, hem kültürel hem de Cumhuriyet’e yaklaşan dönemsel temalarının hiçbirine saygısızlık edilmemiş, unutulmamış. İşgal direnişi de perdeye çok iyi yansımış. İstanbul’da işgal güçlerine karşı düzenlenen sokak protestoları, Kuvayi Milliye yürüyüşünün filme eklenmesi kaydadeğer olmuş. Bu konularda Türkiye ile uzun ve samimi ilişkiler içerisinde olduğunu söyleyen senarist Andrew Knight ve Andrew Anastasios’un katkıları ise oldukça büyük olsa gerek.

Oyunculuklara gelecek olursak, Yılmaz Erdoğan’ın göze batmayan, yerinde bir performans sergilediğini söylemek mümkün. Cem Yılmaz bu teklif ona ilk geldiğinde reddetmiş, bu role yakışmayacağını düşünmüş, sonra ise Russell Crowe’un anlattığına göre, ona verilen karakteri epey şekillendirmiş, yeni fikirler katmış. Bunun sebebinin üzerine yapışan “komik adam” meselesi olduğunu düşünüyorum çünkü gerçekten de Cem Yılmaz gözüktüğü anda salondaki insanlarda bir tebessüm, bir gülme ihtiyacı sezinledim ben de. Hal böyleyken sanırım Yılmaz, hazır gülecekler, bari ben hafif esprili bir komutan olayım demiş ve karakterinin içine hem biraz delidoluluk, hem şakacılık kattırmış. Bir de Av Mevsimi filminde çok beğenilen, Yılmaz’ın içerek şarkı söylediği ve herkesin eşlik ettiği “Hayde” sahnesinin bir benzeri, Hey Onbeşli türküsü ile yaratılmış, bunun da Yılmaz’ın Crowe’a bir önerisi olduğunu düşünüyorum açıkçası. Fakat Yılmaz’ın Av Mevsimi’ndeki performansını, orada yaratabildiği karakteri düşündüğüm zaman da, keşke bu filmde de esprisini mizahını katmadan, ciddi ve işinin ehli bir komutan olmakla yetinebilseymiş diye düşünmeden edemedim. Kocasını savaşta kaybetmiş bir Türk kadını rolü için neden Olga Kurylenko’nun seçildiğini anlamam ise asla mümkün değil. Bilmediği bir dilde söylemesi gerekenleri ezberletip, üzerine bir de ağzına oturmayan bir dublaj yapılması kesinlikle çok büyük başarısızlık olmuş, oyuncu iyi bir performans sergiliyorsa bile bu durum maalesef önüne geçmiş.Bergüzar KorelNurgül Yeşilçay gibi isimler geldi aklıma o rol için…

Her halükarda ülkemiz adına önemli bir film, es geçilmemeli…

Birleşen Gönüller

Bu hafta vizyona giren Birleşen Gönüller adlı Türk filmi, 2003 yılında yayınlanmış olan Niyazi Sanlı imzalı Aşka Son Bakış kitabının gerçeklere dayanan ana hikayesi esas alınarak ve epey yan hikaye eklenerek sinemaya aktarılmış. Daha önce bazı tv dizilerinden bildiğimiz yönetmen Hasan Kıraç’ın ilk sinema filmi olan proje epey yüksek bütçeli, bu anlamda 2014’ün en iddialı yapımlarından biri olarak sunuluyor. İki ayrı dönemi (1940’lar ve 1990’lar…) yansıtan film için Bulgaristan’a 10 tır dolusu ekipman götürülmüş, özel dekorlar ve kostümler için… Çekimler genelde Bulgaristan’da, Lukovit nehir kıyısında, Plovdiv, Jeravna, Beli Bryag Tren İstasyonu, Sofya’daki okullarda vs yapılmış.

Film teknik açıdan gerçekten çok başarılı, 2.Dünya Savaşı sahneleri, Nazi işgaline yer verilen sahneler, çalışma kampı, gerçekten hem kostüm, hem mekan, hem efektler, (bilgisayarla yapılmış olduğunu bilseniz de göze batmayan çok güzel kareler var) çok çok inandırıcı ve etkileyici… Konudan da bahsetmemiz gerekirse; 90’lı yıllarda evli ve iki çocuklu Dilek (Yağmur Kaşifoğlu) ve Yunus (Atılgan Gümüş), Yunus’un görevi nedeniyle Kazakistan’a yerleşirler, Yunus orada okulu olmayan bölgeye okul inşa edip öğretmenlik yapacaktır, yaşamın tüm zorluklarına rağmen hayata esprili ve olumlu bakmayı tercih eden, güçlü, hırslı ve inatçı bir adamdır. Dilek ise kocasına aşık ama Kazakistan’a taşınmak konusunda tereddütlü ve mutsuzdur, aslında bu mutsuzluğuyla kocasına da hiç destek olamamakta, hayatı zorlaştırmaktadır. 70 yaşlarındaki Cennet teyze (başarılı oyunculuğu ile Sema Çeyrekbaşı) ise kendi hikayesini anlatarak Dilek’e güç olur. Kuzey Kafkasya Türkü olan Cennet, Niyaz (Fikret Hakan) ile evlendiğinin ertesi günü sevdiği adamı savaşa yollamıştır. 2. Dünya savaşının çetin şartları ve Naziler… Hamile olan Cennet ile sevdiği adam Niyaz birbirlerine söz verirler, ne olursa olsun Niyaz geri dönecektir, ne olursa olsun Cennet onu bekleyecektir.

Türk sinemasında Nazi işgalinin Kuzey Kafkasya tarafından anlatıldığı başka bir film hatırlamıyorum, bu açıdan değerli bir çalışma. Oyunculukları ve senaryonun işlenişini ise oldukça abartılı bulduğumu söylemeliyim. Müzik ve ses efektleri, büyük büyük hamasi cümleler, filmin dramatik dokusu genel anlamda oldukça “bağırıyor” filmde, etkilenmemiz, gözyaşı dökmemiz için oldukça ağdalı bir dil kullanılmış, halbuki filmin zaten düşünüldüğünde, konusu okunduğunda bile yeterince iç acıtan bir hikayesi var, bu anlamda bu kadar parlatılmasına hiç gerek yokmuş. Sanat yönetimi ise başarılıydı, filmde Yunus ile Dilek’in çocuklarını takip eden ve 40’lardaki hikayeye de eşlik eden kelebek, doğa görüntüleri, renkler, Yunus’un anlattığı Zümrüd-ü Anka kuşunun hikayesiyle birleştiğinde ortaya sanatsal açıdan da lezzetli bir iş çıkmış diyebiliriz. Haftanın şans verilebilecek, ama zayıf yönleri de olan filmlerinden…