Eye In The Sky / Ölüm Emri

2008’de izlediğimiz Yargısız İnfaz adlı filmin yönetmeni Gavin Hood, yine bir politik gerilimle karşımızda. Yargısız İnfaz 11 Eylül olayından sonra çıkartılan sert anti-terör yasaları bünyesinde, tüm şüphelileri dava açmadan direkt sorgulamayı onaylayan “rendition” uygulamasını odağına alıyordu ve terör sonrası işleyen sistemin öngörülmeyen kısımlarına ışık tutmaya çalışıyordu. Ölüm Emri’nde de bir grup teröristin intihar eylemi planlarını uzaktan takip ederek durdurmaya ve olaya müdahale ederek teröristlerden birini “ölü ele geçirme” sonucuna giden Albay Powell’ın soğukkanlılığını ve bu operasyonun detaylarının saniye saniye nasıl işleyeceğine karar vermek durumunda kalan avukatlar ve politikacıları izletiyor bize.

Hem dünyada hem ülkemizde güncel hayatımızın bir parçası haline gelmiş olan terörün beyazperdede doğru şekilde yerini bulması önemli. Ölüm Emri’nde sinek şeklindeki bir uçan kamera, intihar eyleminin planlandığı eve girerek tüm olan biteni politikacılara, askerlere, yetkili tüm kişilere izletirken aslında bu film de bizim için küçük ve akıllı bir sinek vazifesi görüyor. Biz de filmin içindeki yetkililer gibi oturduğumuz koltuklarda, gözümüz beyazperdede, Kenya’da kurulmuş bir pazarı ve etrafındaki evleri adeta bir satranç tahtası gibi izliyoruz. Satranç tahtasının üstündeki piyonların hareketlerini izleyip, bombayı istediği yere yerleştirmek suretiyle intihar eylemini durdururken teröristi öldürmek suretiyle mekanı bombalamak, bu bombalamadan kaynaklanacak zaiyatın yüzde kaç olacağını hesaplamakla görevli tüm yetkililer, özgür iradesi ve tüm masumiyetiyle o satranç piyonlarının arasından geçip ekmek satmaya çalışan 8-10 yaşlarındaki küçük kızın varlığıyla ne yapacaklarını şaşırıyorlar. Saniye saniye değişen kararlar, sürekli birbirine danışan yetkililer, dünyanın bir ucundan diğer ucuna açılan telefonlar bu denli soğuk, ciddi ve önemli bir meseleye neredeyse sinir bozucu bir mizah katıyor. Evde savaş oyunu oynar ve stratejileri arkadaşlarla tartışır gibi verilen kararlar, yeni dünya savaşlarının geldiği son noktayla bir tuşa basılarak atılan bombalarla kopan kafaların kolların oradan oraya saçılması, maalesef şaka ya da abartı değil artık günümüzde.

Konu politikadan hukukun nasıl işlediğine, oradan ahlaki değerlere, insan yaşamının önemi ve önemsizliğine, verilen kararların sebep ve sonuçlarına, savaşın her türlü lanetine, masumiyetin hiçe sayılmasına kadar giderken, haklı kim haksız kim karışıyor.

Daha önce beyazperdede özellikle Kraliçe II. Elizabeth olarak izlediğimizde asil görüntüsüyle aklımızdan çıkmayan bir performans sergileyen Helen Mirren, Ölüm Emri’nde gözünü hırs bürümüş Albay Powell karakteriyle resmen oyunculuğunu konuşturuyor. Öldüğüne hala inanamadığım ve bu filmde var olmasına ayrıca sevindiğim Alan Rickman da korgeneral Frank Benson rolünde çok başarılı. 

Ahlaki sorularını sorarken kimi yerde kör gözüm parmağına bir üslup tercih edilmişse de genel portrede oldukça etkileyici ve yerinde bir senaryoya sahip Ölüm Emri. Senaryo Guy Hibbert’a ait. Bomba patlama sahneleri oldukça gerçekçi, soğuk ve acımasız. Gavin Hood’un yönetmenlik anlamında daha görünür olduğu bir filmle karşı karşıya olduğumuzu düşünüyorum.  Haftanın en önemli filmi diyebileceğimiz Ölüm Emri, gerilimini, tansiyonunu bir saniye bile düşürmeyen, izleyiciyi hem heyecanlandırmaktan, hem de sarsmaktan çekinmeyen bir yapım.

Not: Yazı, filmin vizyon haftasında http://www.populersinema.com sitesinde yayınlanmıştır

Boyun Eğmez / Unbroken


Güzel oyuncu Angelina Jolie, ikinci film yönetmenliği deneyimiyle karşımızda. Güzelliğiyle ön planda, “kadın” bir “oyuncu”nun yönetmenliği her zaman dikkat çeken, eleştirilmeye de çok açık bir durum teşkil ediyor. Başarısız olması daha çok bekleniyor sanki, “elinin hamuruyla, oyuncu haliyle, yönetmenlik işlerine karışmasın” gibisinden. Erkek oyunculardan yönetmenliğe geçiş yapanlara karşı da bir önyargı hakim, ben bu tarz önyargıların ne şekilde olursa olsun kırılması gerektiğine inanıyorum. Ülkemizde yaşanan, önyargı ile başlayıp şiddet ile, cinayet ile sonuçlanan durumlarda da hep zayıfa, kadına, çocuğa zarar geldiğinden, belki de bu konuda hassas bir yazarım şu an, kim bilir…

Gerçi, “ismi” olan sinemacıların üzerindeki önyargı meselesine de giriyor bu, mesela Tim Burton’ın son filminin karşılanışı… Maalesef özellikle auteur sinemasında, filmleri, “şu şu ismin filmi” diye izliyoruz ister istemez, fakat bu da beklentileri farklı yerlere taşıyabiliyor. Neyse gelelim Unbroken/Boyun Eğmez adlı, kimin çektiğinden çok, neyi nasıl anlattığına odaklanmaya çalıştığım filme.

Gerçek bir hikaye var yine karşımızda. Louis Zamperini isimli bir sporcunun hayat hikayesini kitaplaştıran Laura Hillenbrand’in romanından Coen Kardeşler’in kalemiyle beyazperdeye uyarlanmış film…. İkinci Dünya Savaşı döneminde Berlin Olimpiyatları’nda yarışan ve daha sonra kendisini savaşın içinde bulan birinin dehşet verici hikayesi bu. Düşen uçak sonucu Pasifik Okyanusu’nda aç susuz 47 gün geçiren Zamperini bu da yetmiyormuş gibi Japonların esir kampında feci işkenceler ve sefillik dolu günlere maruz kalır. Yakın zamanda, yine İkinci Dünya Savaşı esnasında Japon ordusu tarafından ele geçirilen tutsak askerlerden Eric Lomax’ın öyküsünü izlemiştik Geçmişin İzleri/The Railway Man’de. Epey yakın iki gerçek hikaye aslında, ele alınışları ise farklı ama aynı noktada fire veriyor filmler: anlatılacak o kadar hikaye, söylenmek istenen o kadar söz var ki, karakter derinlikleri hep bir noktada yetersiz kalıyor.

Roger Deakins görüntü yönetmenliğinde işinin hakkını veriyor doğrusu, farklı dokulara sahip, farklı küçük hikayeler var filmde ve her birini kendi iç yapısına uygun şekilde resmedebiliyor Deakins, geçişlerde de hiçbirşey göze batmıyor, filmde bu anlamda bir bütünlük sağlanıyor.

Kampta geçen bölümde Jolie, şiddetli sahnelerde hiçbirşeyden kaçınmıyor, tüm yaşananları belgeselmişçesine yüreğiniz kanayarak, inanarak izliyorsunuz. Uçak düştüğünde Pasifik’te geçirdikleri 47 gün ise bambaşka bir küçük film gibi adeta, aslında epey uzun yer verilmiş, fakat sıkmıyor, bu kişinin nelerle sınandığının, ne kadar mücadeleci olduğunun da altı böyle çizilmek istenmiş belki. İki arkadaşın okyanusun ortasında acaba neden biz ölmedik, şu anda neden buradayız gibi sorulara cevap aradıkları diyaloglar ise gerçekten düşündürücü ve etkileyici…

Geçmişin İzleri’nde olduğu gibi burada da konu intikam duygusunu bastırıp affetmeyi öğrenmemiz gerektiğine bağlanıyor, hatta Japon askeri hikayesi farklı sonlansa da aynı duyguları uyandırıyor…

Jack O’Connel Zamperini’yi, tüm yaşadıklarını canlandırmada çok başarılı… Filmde oyunculuk anlamında göze batan hiçbir sorun olmadığını eklemek lazım. Müzikler ve özellikle uçaklı sahnelerdeki sesler de filme bambaşka bir derinlik katıyor. Jolie, Kan ve Aşk’ta olduğu gibi, hatta hayattaki duruşunda da olduğu gibi yine dünyanın kanayan yaralarına parmak basıyor. Filmden çıkarken, ülke gündemimizi de aklımızdan çıkaramayıp soruyoruz: Neden bunca kötülük var?

Son Umut/Water Diviner


Açıkçası Son Umut/The Water Diviner ilgili ilk bilgiler gelmeye başladığında Skyfall’da Türkiye’nin ya da The International filminde Haluk Bilginer’in yer alması gibi bir durum zannediyordum Çanakkale ve Cem Yılmaz/Yılmaz Erdoğan meselesini. Bilgiler akmaya başladıkça filmin konusunun gerçekten de Çanakkale Savaşı olduğu, Son Umut’un bir Hollywood yapımı olmadığı ve Cem Yılmaz ile Yılmaz Erdoğan’ın filmin ana ekseninde olduğu iyice aşikar olmaya başladı ama izleyene dek bu denli “bizim hikayemiz” olduğunu farketmemiştim.

Elbette sadece bizim hikayemiz değil Son Umut’ta anlatılan. Avustralyalı bir çiftçi olan Connor’ın (Russell Crowe) Çanakkale Savaşı döneminde cepheye gönderdiği üç oğlunu ölü ya da diri bulmak istemesi, bu sebeple Türkiye’ye gelmesi ve savaşın gerçekleriyle yüzleşmesi, aslında meseleyi başlatan ve çevreleyen hikaye. Döneme ait bir mektuptan öğrendiği gerçek bir yaşam öyküsünden esinlendiklerini söyleyen ünlü oyuncu Russell Crowe, bu kez yönetmen koltuğuna oturarak, bir Anzak torunu olduğunu ve bu hikayeyi anlatmak istediğini söylüyor verdiği röportajlarda.

Son Umut’un bir Hollywood yapımı olmadığını tekrar etme ihtiyacı hissediyorum. Russell Crowe ismi duyulduğunda ister istemez dünya çapında bir filmle karşı karşıya kalacağımızı düşünenler olabilir, elbette bu denli meşhur bir ismin sayesinde filmin dünya çapında çok yere ulaşacağı kesin ve bu bizim için de bir gurur kaynağı fakat filmden beklentileri bu çapta tutmamak lazım. Bu sonuçta Avustrayalı bir oyuncunun ilk yönetmenlik denemesi ve yerel bir öykünün yerel bir anlatımı. Elbette bütçesel bir rahatlık sözkonusu, görüntü yönetmenliğinde, kurguda profesyonel isimler söz konusu, ve bu da filmin tekniğine yansımış, karşımızda amatör görünen bir film yok ama bir prodüksiyon harikasından, ihtişamlı bir savaş filminden de söz edemeyiz.

Filmde evlatlarını bulmak isteyen acılı baba Sultanahmet’e ve Çanakkale’ye kadar uzanıyor ve önce düşmanları sandığı subaylar Hasan (Yılmaz Erdoğan)  ve Cemal (Cem Yılmaz)  ile sonradan dost oluyor, önyargılarını yıkıyor…

Kurak arazide kuyu suyunu hisleriyle bulma konusunda özel bir yeteneğe sahip olan Connor, kendi evlatlarının hangi toprağın altında olduğunu da eliyle koymuş gibi bulurken, film cesurca savaşın acımasızlığını yüzümüze vuruyor. Cesetlerin bulunuşu, mezarlar, askerlerin ölürken çektiği acılar hiçbir şekilde üstü kapalı olmadan, uzun planlarla verilmiş, başarılı bir makyaj çalışmasıyla yüzü dağılmış bir askerin çektiği acılara dakikalarca tahammül etmek durumunda kalabiliyorsunuz.

Yönetmenin bir savaş filmi çekerken bazı benzerlerinde olduğu üzre bunu savaşı ister istemez överek yapmaması, yani bunu başarabilmesi, bu arada biz-siz meselesinde önyargıyı yıkma gerekliliğini savunması, her taraftan kayıplar olduğunu ve savaş bittiğinde herkesin insan olduğunu hatırlatması açısından çok değerli buluyorum. Savaş bittikten sonra savaşan iki tarafın ölüleri bulma, ayırdetme, mezar gibi konularda birlikte çalışabildikleri, Yılmaz Erdoğan’ın canlandırdığı karakterin karşı tarafın komutanına, “siz şuraya kadar gelebilmiştiniz” diye anlattığı sahnelerde bir izleyici olarak “madem sonu böyle olacak, o zaman neden ölüyoruz/öldürüyoruz” diye isyan etmek istedim, savaşın aslında ne kadar aptalca birşey olduğunu ve bittiğinde nasıl hiçbirşey olmamış gibi devam edebildiğimizi düşündüm. Yüzyıllar boyu insanların “olması gereken bu” diye cahilce kendilerini savaşın gerekliliğine inandırmalarına, şehit olan gazi olan binlerce insan, sönen ocaklar, yetim kalanlar varken bu kararların nasıl verilebildiğine tekrar tekrar şaşırdım. Bunları bizlere düşündürebilmesi adına Russell Crowe’u tebrik etmek lazım. Bu arada Türk olmadığı halde çevresel, mekansal, dönemsel konularda filmin çok başarılı olduğunu, tam da yerinde semboller kullanıldığını, o mistik atmosferi tam tadında verdiğini eklemek lazım, bir sanatçının yaşamadığı bir coğrafyanın kültürel ve tarihi dokusunu vermesi epey zor işken, filmde bu konuda göze batan en ufak bir kılçık bile hatırlamıyorum. Dönemin hem dini, hem kültürel hem de Cumhuriyet’e yaklaşan dönemsel temalarının hiçbirine saygısızlık edilmemiş, unutulmamış. İşgal direnişi de perdeye çok iyi yansımış. İstanbul’da işgal güçlerine karşı düzenlenen sokak protestoları, Kuvayi Milliye yürüyüşünün filme eklenmesi kaydadeğer olmuş. Bu konularda Türkiye ile uzun ve samimi ilişkiler içerisinde olduğunu söyleyen senarist Andrew Knight ve Andrew Anastasios’un katkıları ise oldukça büyük olsa gerek.

Oyunculuklara gelecek olursak, Yılmaz Erdoğan’ın göze batmayan, yerinde bir performans sergilediğini söylemek mümkün. Cem Yılmaz bu teklif ona ilk geldiğinde reddetmiş, bu role yakışmayacağını düşünmüş, sonra ise Russell Crowe’un anlattığına göre, ona verilen karakteri epey şekillendirmiş, yeni fikirler katmış. Bunun sebebinin üzerine yapışan “komik adam” meselesi olduğunu düşünüyorum çünkü gerçekten de Cem Yılmaz gözüktüğü anda salondaki insanlarda bir tebessüm, bir gülme ihtiyacı sezinledim ben de. Hal böyleyken sanırım Yılmaz, hazır gülecekler, bari ben hafif esprili bir komutan olayım demiş ve karakterinin içine hem biraz delidoluluk, hem şakacılık kattırmış. Bir de Av Mevsimi filminde çok beğenilen, Yılmaz’ın içerek şarkı söylediği ve herkesin eşlik ettiği “Hayde” sahnesinin bir benzeri, Hey Onbeşli türküsü ile yaratılmış, bunun da Yılmaz’ın Crowe’a bir önerisi olduğunu düşünüyorum açıkçası. Fakat Yılmaz’ın Av Mevsimi’ndeki performansını, orada yaratabildiği karakteri düşündüğüm zaman da, keşke bu filmde de esprisini mizahını katmadan, ciddi ve işinin ehli bir komutan olmakla yetinebilseymiş diye düşünmeden edemedim. Kocasını savaşta kaybetmiş bir Türk kadını rolü için neden Olga Kurylenko’nun seçildiğini anlamam ise asla mümkün değil. Bilmediği bir dilde söylemesi gerekenleri ezberletip, üzerine bir de ağzına oturmayan bir dublaj yapılması kesinlikle çok büyük başarısızlık olmuş, oyuncu iyi bir performans sergiliyorsa bile bu durum maalesef önüne geçmiş.Bergüzar KorelNurgül Yeşilçay gibi isimler geldi aklıma o rol için…

Her halükarda ülkemiz adına önemli bir film, es geçilmemeli…

Geçmişin İzleri/The Railway Man

Bu hafta vizyonda iki başarılı ve sevilen oyuncunun başrollerini paylaştığı, dram türünde, etkileyici bir film var: Geçmişin İzleri. Gerçek bir yaşam öyküsünden beyazperdeye aktarılmış olan filmde İkinci Dünya Savaşı sırasında Japon çalışma kampında esir olan İngiliz mühendis Eric Lomax’i Colin Firth, geç bir yaşta büyük bir aşkla evlendiği fedakar karısını ise Nicole Kidman canlandırıyor. İki oyuncunun da performanslarının, filmin etkileyiciliğinde büyük payı olduğunu söylemek gerek.

Dram türü dedik ama film, bir yandan farklı bir aşk hikayesinin üstüne gidecek gibi yaparken öte yandan soğuk bir savaş filmine evrilebiliyor. Zira filmde oldukça fazla zaman atlamaları ve birden fazla hikayeyi birbirine ören bir dramatik yapı sözkonusu. Bu hikayelerle birlikte aslında filmin psikolojik gerilim öğeleri taşıdığını da söyleyebiliriz.

2012’de hayatını kaybeden Lomax’in son anlarını görüyoruz önce kısacık, ve derhal 1980’e dönüyoruz. 60 yaşlarındadır Lomax, İngiltere’nin kuzeyindeki şehirlerden birinde tek başına yaşamakta olan bir savaş gazisidir, savaş gazilerinin biraraya geldiği pub’da vakit geçirirken, bir yandan trenlere, demiryollarına karşı neredeyse saplantılı bir hayranlık duymakta, trenlerle ilgili her türlü bilginin peşinden gidip, elinden düşürmediği defterinde tren saatleriyle ilgili çizelgeler hazırlamakta, o ana kadar anladığımız kadarıyla bir savaş gazisi olmanın yükünü bu şekilde sırtlamaktadır.

Yine demiryollarının belirli parçalarıyla ilgili araştırma yapmak adına bindiği trenlerden birinde, oturduğu kompartmanı paylaştığı Patti’ye aşık olan, halbuki savaşta yaşadıklarından dolayı uzun yıllardır yaşam sevinci kaçmış biri olan Eric Lomax, Patti ile mutlu bir şekilde evlenir ama savaş sonrası travmaları hayatlarını etkileyecek derecede ortaya çıktığında ikiliyi zor günler bekleyecektir.

Film flashbackler yoluyla bir yandan Eric’in 1980 yılındaki psikolojik durumunu ve Patti’nin çaresizce buna şahit oluşunu gözler önüne sererken, diğer yandan bizi savaşın tam ortasına koyuveriyor, hem de acımasızca! Avusturyalı yönetmen Jonathan Teplitzky işkence sahnelerini, filmin genel yumuşak yapısının içinde şaşırtıcı bir sertlikte vermeyi tercih etmiş. 1942 yılında Burma demiryolu hattında Japonlara esir düşmüş bu genç mühendisin yaşadıkları ve gördüğü eziyetler filmin en etkileyici sahnelerini içeriyor. Sinematografik açıdan savaşın sürdüğü dönem görüntülerinin sahiciliği, filmin belki de en güçlü taraflarından biri.

Filmin en büyük handikapı, bu gerçekten yaşanmış hikayede birbirinden farklı yerlere konabilecek derecelerde önemli konuların olması belki de. Yönetmen adeta tüm bu önemli konuları filmine aktarmak ve hiçbirşeyi atlamamak isterken, odak noktasını kaybetmiş. Filmin odağı savaş sonrası travmasının bir insanı soktuğu durum mu, intikam duygusunun getirdikleri mi, savaşın acımasızlığı mı, bir kadının fedakarlığı mı yoksa affetmenin erdemi mi… Tüm bunlara eşit derecede önem vermek isterken yönetmenin atladığı aslında karakterlerin derinlikleri olmuş.

Elbette Eric Lomax, üzerine en çok titrenen karakter olmuş fakat örneğin hayatında – ve bu hikayede- çok büyük bir yeri olan Patti’nin kişiliği maalesef yetersiz resmedilmiş. Bu Nicole Kidman’ın oyunculuğuyla ilgili bir mesele değil, Kidman, Patti karakterini son derece başarılı bir şekilde üzerine giymiş, fakat elindeki senaryoda yeterince üstüne düşülmemiş bir çözümleme var besbelli. 50’li yaşlarında, Lomax’den etkilenip onunla evlenen ve ömrünü ona adayan bu kadın aslında kimdir, genel anlamda nasıl bir kişiliğe sahiptir kısmı eksik kalmış.

Savaşı resmederken yönetmenin yaşananlara yanlı bakışını da farketmemek mümkün değil. Tüm savaş filmlerinde dikkat ettiğimiz bir noktadır, savaşta iki taraf ta eşit derecede resmedilmekte midir? Yoksa bir taraf acımasızken diğer taraf mağdur olarak mı sergilenmektedir… Geçmişin İzleri bu anlamda sürekli İngilizlerin bakış açısına yer vermiş ve İngiliz askerlerin ne kadar mağdur olduğunu göstermiş.

Geçmişin İzleri’nin finali de, filmin bütünündeki o sert, soğuk, neredeyse belgesel tadındaki savaş görüntüleri ve yıkık bir insanın travmalarına karşılık gelecek kadar etkileyici değil. Aslında bir kişisel gelişim dersi niteliğinde intikam duygusunun törpülenişi ve affetmeyi öğreniş var bu hikayede, fakat bu öyle ağır, öyle derin ve hassas bir mesele ki, izleyiciyi sarsacak bir finale dönüşmemesi de yönetmenin sinemanın büyüsünü gerektiği gibi kullanamamasında saklı maalesef. O çok derin affediş, öyle sönük, öyle hafif kalmış ki, finalde film bütün gücünü yitirmiş adeta.

Başarılı oyunculuklar (Stellan Skarsgaard, Hiroyuki Sanada), gerek İngiliz kırsalında gerekse savaş zamanlarının geçtiği Tayland’daki muhteşem görüntüler, gerçek bir hikaye olması ve bunun gibi daha bir çok güçlü faktör dolayısıyla izlenmesi gerektiğini düşündüğüm bir yapım Geçmişin İzleri, sadece çok daha etkileyici bir film olacağı yerde bazı fırsatların kaçırılmış olması üzücü. Haftanın en güçlü filmlerinden.

Çanakkale 1915

 

Şunu söyleyerek başlamak istiyorum söze: Ben Can Dündar yapımı Mustafa’yı beğenerek izleyenlerdenim. Sonrasında çıkan tartışmaları da çok yakından takip ettim. Çoğunluk olumsuz yönde eleştirdi bu filmi, bense açıkçası çok stratejik ve şüpheci (“Can Dündar tam da zamanında bu filmi çekti, Mustafa Kemal’in negatif(?) yönlerini özellikle ortaya koydu” vs diyenler boldu) yaklaşarak izlemedim bu filmi, ayrıca tarihi anlamda bazı hatalar vardıysa (Turgut Özakman hatalar olduğunu söylemişti) belki gözden kaçırmıştım ama izlediğim film, salondan çıktığımda bende “vay be gerçekten de neler yaşanmış ve nasıl bir zafer kazanılmış, üstelik bunca yalnızlığa ve güç koşullara rağmen Atatürk nasıl da başarmış bu zaferleri, hep kitaplardan okur, gerçek değilmiş gibi hayal ederdik, şimdi ete kemiğe büründü ve bir insan olarak gerçekten de ne kadar zor koşullarda neler başardığını empati kurarak anlamış oldum” gibi düşünceler yaratmıştı. Daha sonra Turgut Özakman’ın eleştirilerini dinlemiştim, dediğim gibi tarihi hatalar konusundaki eleştirisine  itirazım olamaz ama Mustafa Kemal Atatürk’ü kötü, aciz, alkolik vs göstermiş eleştirilerine asla katılamadım.

Turgut Özakman değerli bir insan, hem bir araştırmacı/tarihçi olarak, hem de geçmişinde tiyatro, televizyon gibi sanatsal ve iletişimsel konularla da ilgilendiğinden… Fakat Mustafa filminin ardından çekilen Dersimiz Atatürk filminin senaryosunu yazan Turgut Özakman, Mustafa filmine vermek istediği cevapları filme yedirince, ortaya çok samimiyetsiz, üstelik didaktik ve ilkokul müsameresi tadında bir yapım çıkmıştı. Dolayısıyla, Çanakkale 1915‘in senaryosunun kendisine ait olmasından biraz korkmuştum açıkçası, filmin çok belgeselvari olacağından, gene çok didaktik ve kitap cümleleri kullanacağından, Atatürk’ü pırıl pırıl, mükemmel bir kahraman gibi göstererek abartacağından, duygularımıza oynayacağından ürkmüştüm, yalanım yok. Fakat izlediğim film beni çok şaşırttı, önyargılarımı yerle bir etti. Her şeyden önce, Çanakkale 1915 filmi için belgeselvari olmuş diyemem. Zira, Çanakkale ile ilgili bir film çekildiğini duyduğumda, hele ki senaristi bu konuda kitaplar da yazmış bir araştırmacı tarihçi ise, ben bu filmin tamamen dramatik, ya da ne bileyim komedi, ya da korku vs olmasını beklemem zaten. Tarihi bir savaş filminden olması gerektiği ölçüde belgesel tadı alınmasını beklerim. Kaldı ki beyazperde’de belgesel izlemek ağır ve zor iştir ve sadece belgesel olan uzun ve üzgünüm ama sıkıcı işler de izledik bugüne kadar. Çanakkale 1915’te ise oldukça dramatik bölümler var. Yani özü itibariyle normal olarak belgesele yakın da dursa, basbayağı sinema olmuş. Elbette tüm dramatik yapı, diyaloglar, karakterler gene gerçekler üzerinden ilerlemiş, Çanakkale’ye dair ne biliyorsak, o zamanın gerçek kahramanları kimse ve onların neler söylediklerini biliyorsak filmde de bunlar var. Ama bunun yanısıra askerlerin savaş öncesi ve savaş esnasında yaşadıklarına dair dramatik ve kurmaca detaylar da mevcut, filmin içinde küçük küçük hikayeler mevcut. Oyuncular da gerçekten başarılı seçilmiş, çoğu çok yakışmış döneme ve çok inandırıcı… Ama film kısa bir film değil ve savaşa dair, aslında içi boş olan, sadece savaşın görselliğini vermek adına varolan sahneler de çok fazla doğrusu, filme birkaç küçük hikayecik daha yerleştirilebilirmiş ve film biraz daha kısa tutulabilirmiş. Sonlara doğru gerçekten de izleyicinin konsantrasyonunun bozulmasının çok mümkün olduğu savaş sahneleri var, tüm ihtişamına rağmen! Evet ihtişam, çünkü film teknik anlamda da çok başarılı, hatta daha önce ülkemizde tarihi savaş filmi anlamında bu kadar başarılı efektlerin kullanıldığı başka bir film çekilmedi bence.Binlerce askerin birbirine girdiği, tozun dumana katıldığı, bilgisayar ile yaratıldığını bildiğimiz sahneler, asla amatör durmamış, yabancı filmlerde ağzımız açık izlediğimiz savaş sahnelerinden pek farkı yok. Filmin dekor kostüm konusundaki başarısını da es geçmemek lazım, bu açıdan aksayan hiçbir detay göremedim ben. Beş milyon doların üzerinde bir bütçesi varmış bu filmin, bu gerçekten de filmin her halinden belli oluyor.

Gelelim Mustafa Kemal Atatürk rolüne. Bu filmde pırıl pırıl, uzun boylu, mükemmel bir Mustafa Kemal izlemeyi -ve üzülmeyi- beklerken, gerçekten de boyu kısa, epey zayıf ve çelimsiz, kalpağı başına büyük gelmiş, çocuk gibi bir Mustafa Kemal tiplemesi ile karşılaştım. Ben ki, Mustafa Kemal Atatürk’ü putlaştıran, mükemmelleştiren, uzun olmayan boyu, insani, duygusal yapısıyla bizden biri olduğu gerçeğini görmezden gelen düşünceye aşırı tepkili biriyim, böyle bir Atatürk’ü ben bile kabul edemedim doğrusu! Evet, abartıya kaçmamak, Dersimiz Atatürk’te olduğu gibi,benzesin diye özel makyajlar yapmamak çok güzel, fakat sadece gözü mavi diye bu kadar zayıf ve çelimsiz bir tipi Mustafa Kemal yapmak da bana çok tuhaf geldi, filmde bana göre en çok sırıtan detay buydu. İlker Kızmaz, bana kızmaz umarım ama cidden olmamış… Filmde sırıtan bir başka detay da, çok severek takip ettiğim Ufuk Bayraktar’ın başarıyla canlandırdığı Seyit Onbaşı karakterinin – tarih kitaplarında “rivayet odur ki” diye yer verilmiş olan, yani gerçek olduğuna inanılan bir olay olan- 287 kiloluk mermiyi tek başına taşıması hikayesinden sonra Seyit Onbaşı’yı hiç görmememiz oldu. Sanki tarihten bir sayfa orada canlandırıldı, ve Ufuk Bayraktar’ın görevi orada son buldu. Ben, tarihten veya kurmaca olarak farketmez, Seyit Onbaşı olarak Ufuk Bayraktar’ı başka bir hikayenin/hikayelerin içinde daha görmek isterdim bu filmde.

Gözlerimi dolduran sahneler olsa da, ajitasyon amaçlı bir durum yoktu bence filmde, dozunda bir duygulanma yaşatıyor bana kalırsa, sonuçta milletimize ait çok önemli bir zaferi anlatıyor film, elbette gururlanacak, duygulanacağız, bu kadarı beklenti dahilinde olmalı diye düşünüyorum.

Dersimiz Atatürk kadar kötü bir filmden sonra sayın Turgut Özakman’ın böyle başarılı bir işe imza atmasına çok sevindim, yönetmen Yeşim Sezgin ise Süpürrr! adlı filminden sonra Çanakkale 1915 gibi iddialı bir yapıma imza atmış oldu, umarız filmografisinde en az Çanakkale 1915 kadar iddialı ve kaliteli yapımlara yer verir.

Yeni birşey söylemiyor bu film, bildiğimiz tarihi gözler önüne sererken sırf belgesel tadı da vermiyor, o dönemleri yaşamanızı, empati kurabilmenizi sağlıyor. Bence başarılı bir yapım, üstelik bundan sonra ülkemizde çekilecek bu tarz tarihi, savaş filmleri adına çıtayı yükselttiğini düşünüyorum. İzlemekten zararlı çıkmazsınız.

Not: Bu eleştirim Beyazperde.com’da yok. Bloga özel yazdım.

 

Sevgili John / Dear John

2006’nın en çok satan romanlarından Nicholas Sparks imzalı Dear John, 2010 yılında yönetmen Lasse Hallström tarafından beyazperdeye uyarlandı. Sparks romanları, mutlaka romantizm ve trajedi barındırmasıyla ünlü. Sevgili John da bu iki öğeyi barındıran romanlardan, dolayısıyla bu hikayenin etkileyici bir sinema filmi haline gelebileceğini düşünmek, bir yönetmen için elbette kaçınılmaz.

Mart 2001’de geçen hikayede, Amerikan ordusunda özel bir birlikte görevli olan John Tyree, iki haftalık iznini kullanmak için babasıyla yaşadığı kasabaya döner. Burada tesadüfen tanıştığı, hayır kurumlarında çalışan üniversite öğrencisi Savannah’a aşık olur ve iki hafta boyunca büyük bir aşk yaşarlar. Görev yerine geri dönmek zorunda olan John, Savannah ile mektuplaşmaya başlar ve altı ay boyunca bu aşkı mektuplarla sürdürürler. İzin zamanı aşkının yanına dönmeye karar veren John Tyree, 11 Eylül olayları yüzünden orduya geri çağırılır.

İsveç’te çektiği filmlerden sonra Hollywood’da şansını deneyen yönetmen Hallström, 90’lı yıllarda iki sağlam filmle akıllarda yer etmişti (Gilbert’in Hayalleri ve Tanrının Eseri Şeytanın Parçası) Sevgili John ise bu değişik filmlerden sonra oldukça sıradan bir romantik dram filmi fakat çok da es geçilesi bir film sayılmaz.

Herşeyden önce iki oyuncunun yaşadıkları aşkı yansıtışları, çok inandırıcı. Birbirlerine çok uyumlu bir ikili bulmuş yönetmen ve aralarındaki aşka inanmamızı sağlamış oyuncuların başarısı…Sorunlu bir kişiyi canlandıran, John’un babası rolündeki ünlü oyuncu Richard Jenkins’in performansı da dikkate değer doğrusu. Filmin bir handikapı ağır ilerlemesi ve uzun sürmesi fakat bunu da şaşırtıcı, beklenmedik çıkışlar yaratarak kurtarmış adeta yönetmen. Şaşırmayı beklediğimiz bir film değil çünkü, sıradan bir romantik komedi gibi ilerlese de ters köşeye yatırdığı yerler yok değil.

Filmde bazı boşluklar olduğunu da söylemek lazım. Üzerine gidilebilecek karakter analizleri kimi noktalarda eksik bırakılmış, belli ki süre yetmemiş. Bazı noktalar ise, eski Türk filmlerinde görüp eleştirdiğimiz, iyi ama neden gerçeği konuşup sonuca varmıyorlar dedirtecek şekilde uzatılmış. Fakat filmin çok romantik bir aşkı anlatırkenki atmosferiyle, John karakterinin orduya katıldığındaki savaş atmosferinin kontrastı da, filmi klasik bir romantik drama olmaktan kurtarmış diyebiliriz.

Tabii filmden öyle doğru dürüst bir 11 Eylül eleştirisi filan beklemeyin. Filmin öyle bir iddiası yok kesinlikle. 11 Eylül, konunun sadece küçük bir detayı, ana karakterlerin aşklarını yaşayamamalarının nedenlerinden biri. Afganistan’da yerli halktan birinin Türkçe konuşması ve bu şekilde askerleri tuzağa düşürmeleri de bizim için ayrıca ilginç bir detay.

Savaş ve aşkın birarada işlendiği bir film olarak işin savaş kısmı gerçekten de çok hafif geçmiş, savaş adeta aşkın fonu olarak kalmış. Burada şunu düşünmeden edemiyoruz, olaylara Amerikalıların tarafından bakmasıyla film gerçekten de sığ bir bakış açısına sahip.. Olaylara iki taraflı bakan bir durumu yok. Ama dediğimiz gibi, böyle bir iddiası da yok filmin, esas konu romantizm.

Son zamanlarda sinemalarda bol bol aksiyon, bol bol animasyon ve bir dolu sürreal hikaye izliyoruz; daha natürel, daha hafif, daha duygusal bir hikayeyi özledik diyorsanız, Sevgili John’u keyifle izlemeniz mümkün. Filmin müzikleri de oldukça güzel. Soundtrack albümü bir ara webde dinlenebiliyordu ama şimdi bulamadım, bulursanız mutlaka dinleyin.