Annelik Zor Zanaat!

Bad Moms vizyona girmişken, annelik yapayım derken çılgın hareketlerle aklımızda yer eden bazı karakterleri sıralıyoruz…

 


The Hangover’ın yaratıcıları Jon Lucas ve Scott Moore , 2013’te “21 And Over (Çılgın Doğumgünü) ’ı yönetmişlerdi en son. 21 And Over da Hangover benzeri bir filmdi aslında. Şu klasik Amerikan hardcore-komedi anlayışı…
Lucas ve Moore bu kez de Bad Moms için yönetmenlik/senaristlik koltuğunu paylaşmışlar ve film ay sonunda ülkemizde vizyona giriyor. Yapımcılığını Judd Apatow’un üstlendiği film yine Amerikan yapımı bir komedi malumunuz. Bad Moms’ın başrollerinde ise Leslie Mann, Mila Kunis, Christina Applegate ve Kristen Bell gibi parlak isimler var. Mükemmel anne olmaya çalışırken bu kadar çabadan bunalıp “kötü” anneler olmaya karar veren kadınların hikayesini anlatan film fragmanından anladığımız kadarıyla epey eğlenceli ve hareketli. 2014 ve 2015’te epeyce dinlediğimiz Nicki Minaj&David Guetta imzalı Hey Mama parçası da filme oldukça yakışmış gibi görünüyor.
Sinemada çılgın anneler diyince aklınıza kimler geliyor? Beyazperde’de izlediğimiz, akılda kalıcı anne karakterlerin bazıları bu dosyada:
Forrest Gump: Sally Field’ın canlandırdığı Bayan Gump kendisini koşulsuz bir biçimde oğluna adamış bir karakterdi. Forrest’ın üzerindeki etkisi büyüktü. Hatta film, o meşhur replikle başlar bilirsiniz: Annem her zaman, hayat her zaman bir kutu çikolata gibidir; şansına ne çıkacağını asla bilemezsin, derdi.”
My Big Fat Greek Wedding: Lainie Kazan’ın canlandırdığı Maria Portokalos aileyi birarada tutan güçlü bir kadın karakter, biraz da çatlak. Konuşma tarzıyla, hareketleriyle epey de sevimli ve akılda kalıcı bir karakter bu anne.
Edward Scissorhands: Dianne Wiest’in canlandırdığı Peg Boggs da epey ilginç bir anne karakteriydi hatırlarsanız. Bir rivayete göre ise, bu karakter filmin senaristlerinden Caroline Thompson’ın kendi annesinden esinlenilerek meydana getirilmiş.
Juno: Erken yaşta hamile kalan ve çocuğunu doğurmaya karar veren fazlasıyla genç anne Juno, bambaşka bir karakter değildi de neydi? Gerçi film erken hamilelik ve annelikle ilgili pek çok tartışmayı da beraberinde getirmişti ama bu Ellen Page’nin canlandırdığı bu karakterin çılgın ve özel biri oluşunu engellemiyor elbette.
The Incredibles: Holly Hunter’ın sesiyle can verdiği Helen Parr adlı çizgi karakter, yani Bayan Incredible, esneklik süpergücüne sahip Elastigirl adında bir süper kahramanken ailesini bir arada tutan muhteşem bir anne olma görevini de başarıyla yerine getiriyordu hatırlarsanız. Otoriter ve kuralcı bir yanı da yok değildi hani.
Baby Boom: 1987 yapımı romantik komedi filmde kariyer sahibi güçlü kadın Wiatt (Diane Keaton), bir anda ölen kuzeninin çocuğuna bakmak zorunda kalan bir ev kadınına dönüşmek zorunda kalıyor ve başına türlü işler geliyor elbette.
Motherhood: 2009 yapımı filmde başrolde sevilen oyuncu Uma Thurman var. Evlilik, iş ve kendi istekleri arasında sıkışan bir kadının domestik hayatta yaşadıklarını anlatan filmde Thurman iki çocuk annesi Eliza’yı canlandırıyor.
I Don’t Know How She Does It: Sarah Jessica Parker’ın Kate’i canlandırdığı film bir roman uyarlaması. 9 farklı ülkenin işlerini yürüten başarılı bir finans uzmanı olan Kate, aynı zamanda evli ve iki çocuk annesi fakat aslında işiyle evli ve ailesine yeterince zaman ayıramıyor. Olaylar gelişiyor. Filmin senaryosunu Şeytan Marka Giyer (The Devil Wears Prada)’i de sinemaya uyarlamış olan Aline Brosh McKenna kaleme almıştı.
Coraline: Ne muhteşem bir stop motion örneğiydi! Coraline ailesi tarafından ihmal edilen bir çocuk. Bir gün Alice gibi gizli bir geçitten geçiyor ve orada paralel bir hayat keşfediyor. Oradaki düğme gözlü insanlarda ailelerin çocukları ile çok ilgili olduğunu görüyor Coraline. Bu paralel hayattaki annesi Coraline’i kendileri ile birlikte sonsuza dek orada yaşamak üzere davet edince, Coraline bunu reddediyor ve olaylar gelişiyor diyelim ve size Coraline’nin korkunç annesi Beldam’ı hatırlatmış olalım..
Throw Momma from the Train: 1987 yapımı filmde Owen’a (Danny DeVito) hayatı zindan eden baskıcı anneyi Anne Ramsey canlandırıyordu. Owen, arkadaşı Larry (Billy Crystal)’ye çapraz cinayet teklifinde bulunuyordu eder, yani Larry, Owen’ın annesini, Owen da Larry’nin eski karısını öldürecek! Filmde ‘anne’ rolünü oynayan Anne Ramsey, En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu Akademi Ödülü’ne ve aynı dalda Altın Küre’ye aday gösterilmişti.

Not: Yazı cinedergi.com’da yayınlanmıştır.

Ali Baba ve 7 Cüceler!

Cem Yılmaz’ın senaryosunu yazdığı ve yönettiği, başrollerinde Cem Yılmaz, Çetin Altay, Irina Ivkina ve Zafer Algöz’ün olduğu Ali Baba ve 7 Cüceler filminin çekimleri Bulgaristan’da tüm hızıyla devam ediyor, işte yeni görseller:

Seni Seviyorum Adamım


Seni Seviyorum AdamımBiray Dalkıran’ın bu sene izlediğimiz üçüncü filmi . Bir hafta arayla iki romantik komedi filmi girmişti vizyona Mart ayında: Peri Masalı ve Meleklerin Mucizesi. Biray Dalkıran’ın senaristliğini de üstlendiği Peri Masalı’nda acıklı bir hikaye vardı karşımızda, bir hastalık ve büyük bir aşk…Başrol oyuncuları karakterlerinin hakkını vermişlerdi vermesine, aralarındaki aşka inanmıştık ama çok güzel bir romantik film olabilecekken senaryodaki kimi eksiklikler nedeniyle henüz tam da olgunlaşamamış bir sinema örneği olarak karşımıza çıkıyordu Peri Masalı. Meleklerin Mucizesi isimli proje filmden ise bahsetmeye gerek yok bu yazıda.

Seni Seviyorum Adamım yine bir aşk hikayesi, yine acıklı bir aşk hikayesi, Peri Masalı ile bu yönde bir benzeşmeleri var. Başroldeki Gizem Karaca ve Barış Kılıç’ın aralarında tutmuş olan kimya ve doğal oyunculuklarıyla seyirciyiaşklarına inandırmaları konusunda da Peri Masalı ile benzer bir başarıdan söz etmek mümkün.  Filmde Barış Kılıç’ın canlandırdığı karakter Berk Ataman, 30’lu yaşlarının başında, zamanında İstanbul’da başarılı bir müzik yapımcısı iken piyasanın çirkinleşmesi ve yaşadığı bazı tatsız özel konular sonucu mesleğinden soğuyarak Kıbrıs’a yerleşiyor. 10 küsür yıl burada biraz izole bir hayat yaşıyor, balıkçı olarak geçimini sağlıyor. Dünyalar tatlısı komşusu ile bile sohbet edemeyecek kadar yabanileşiyor bu süreçte. Aslında bu kısımda biraz abartı olduğunu söylemek lazım. Bir insanın kendisini bir sahil kasabasına kapatıp bu denli yabanıllaşması için sanki daha büyük olaylar, kayıplar yaşamış olmasını bekliyor insan. Bir gün yine denize açılmışken birinin kayalıklardan kendisini denize bıraktığını görüp onu kurtarmak için suya atlıyor ve dünyalar güzeli bir kız (Ezel rolüyle Gizem Karaca)  çıkıyor sudan. Kız ayıldığı andan itibaren şımarık, çenebaz ve çocuksu hareketleriyle dikkat çekiyor…İşin bu kısmı da aslında pek inandırıcı değil. İntihar da etmiş olsa, ayağı kayıp düşse de, hiç kimse yüksek bir yerden suya düşüp ayıldığında bu kadar hayat dolu ve çenebaz olamaz diye geçiriyor insan içinden.

Bu detaylara takılmazsak, bir süre sonra hikaye sizi kendi içine çekiveriyor. Bunun bir sebebi Kıbrıs’ın gerçekten çok çok güzel resmedilmiş olması. Ben Kıbrıs’ta bulundum ama Kıbrıs’ı hiç böyle bir gözle görmemiştim doğrusu, seçilen mekanlar, açılar, görüntü yönetmenliği gerçekten başarılı. Bir sebebi de hikayenin gidişatı, oyuncuların sıcaklığı.. Yan rollerde Yıldız KültürAsuman Dabak,  Murat Serezli, hele ki daha önce dramatik bir rolde hiç izlememiş olduğumuzSerhat Özcan, adeta döktürüyorlar. Bu da filmi epey güçlendiriyor, hikayeyi destekliyor doğrusu.

Bilinmedik bir hikaye değil, yabanıl erkeğin bir aşkla yeniden kendi sıcak kimliğini bulması, bazı talihsizliklerin bu aşkı yaşanmaz hale getirmesi, bir ailenin yıkılması, ama aşkın ve yaşam sevincinin herkese birşeyler öğretmiş olması… Bilindik bir hikaye olması beni rahatsız etmiyor, aynı hikaye farklı yorumlarla binlerce kez işlenebilir, fakat hikayenin acıklı olan kısmının sömürüye kaçan abartısı beni rahatsız eden kısmı oldu filmin. Özellikle sonlara doğru ses efektleriyle, müziğin (ki filmde kullanılan müzikler de gerçekten genelde başarılı, bu film için yapılmış olan Gitme Adamım adlı şarkı akılda kalıcı ve filme yakışmış, buradan videosunu izleyebilirsiniz) gereksiz kullanımıyla, deyim yerindeyse “damardan” etkilemek için aşırıya kaçılmış. Acıklı hadisenin altının bu kadar çizilmesi gereksiz olsa da sonlara doğru hikaye yine toparlamış kendini…

Biray Dalkıran’ın bu sene vizyona soktuğu üç filme baktığımızda seyirciye en çok geçecek olan yapımın Seni Seviyorum Adamım olduğunu düşünüyorum. Gökkubbenin altında yeni bir şey söylenmiş değil fakat derli toplu anlatılmış, güzel resmedilmiş, inandırıcı ve gözyaşartıcı bir aşk hikayesi izlemek isteyenlerin tercihi olabilir.

Pek Yakında

Bir sinema yazarı olduğumu bir tarafa bırakıyor ve açıklıyorum: ben bir Cem Yılmaz hayranıyım! Herşeyden önce onu standup şovları üzerinden değerlendirerek hayranı olduğumu söyleyebilirim, ilk çıktığı günden bu yana hepsini binlerce kez izledim, dinledim, ezberledim, hala gözyaşları içerisinde gülüyor, gündelik bazı olaylarda “işte aynen Cem Yılmaz’ın dediği gibi..” şeklinde cümleler kuruyor, üzgünsem son şovunun bir kısmını internetten açıp izleyip bir bağımlı edasıyla ruh halimi iyileştiriyorum. Evet, o derece.

Ve, evet bir sinema yazarı olarak baktığımda da, hayran olduğum şovmen aynı zamanda bir sinema aşığı. Şovmenliğindeki başarısının altında oyunculuk, senaristlik yeteneklerinin de olduğunu, bu donelerin de sinemaya geçişinde ona büyük katkılar sağlayacağını düşünmeden edemezdi elbette. Reklamcılık, metin yazarlığı, müzik gibi konularla da yıllardır uğraştığından, biliyorum, artık Cem Yılmaz bizim için sadece bir şovmen değil.

Cem Yılmaz, sinemada dördüncü kez yönetmen koltuğuna oturuyor, (ilk kez tek başına), oyuncu olarak da bu onuncu filmi. Filmin basın gösterimi adeta bir gala gibiydi, Pepsi sponsorluğunda şık bir kokteyl ve Cem Yılmaz’ın ta kendisi karşıladı bizi İstinyePark’ta. İzlemeye geldiğimiz için bize teşekkür ederken, çok heyecanlı olduğunu, filmiyle ilgili düşüncelerimizi merak ettiğini ve şahsen filmini çok beğendiği için bizimle birlikte tekrar izleyeceğini söyledi. Gösterim boyunca önümdeki koltukta oturduğundan arada tepkilerini de yoklayabildim; heyecanla, büyük büyük açılmış gözlerle izliyor, arada kahkahalar atıyor, arada da salondan yükselen kahkahaların kimlere ait olduğunu takip ediyordu. Cem Yılmaz, şöhreti ve kazandığı paralarla hep dalga geçen biri oldu, samimi oldu bu konuda hep, sinemaya olan sevgi ve heyecanı konusundaki samimiyeti de tartışılmaz bence… Bu sevgisini bu filmle ispatlamak istemiş, adeta bir saygı duruşu yapmış aslında. Nostaljiyi seven Türk izleyicisini de muhakkak çekecek, zekice bir fikir bu proje.

Klip estetiğini hatırlatsa da temiz bir sinema dili ve teknik başarısı olan Pek Yakında’da Cem Yılmaz’ın canlandırdığı Zafer adlı karakter, bir “kaybeden” olarak çizilmiş, baştan bunu veriyor bize. Film sinemamızda bir milat olarak kabul edilen 1996 tarihli Eşkıya’nın hepimizin bildiği, etkilendiği o son sahnesiyle açılıyor -gibi oluyor (çok büyük başarıyla yeniden yaratılmış o sahne ve sanki kamera arkası, fakat orada gerçekten de Şener Şen oynasa çok iyi olurdu mesela), fonda Fırat türküsü, o sette bir figürandır Zafer, “altıncı polis”tir, yani aslında varlığıyla yokluğu birdir o sahnede. Yıllar geçer, Zafer içindeki sinema aşkıyla ancak korsan DVD satabilen, ancak bu konuda “en iyisi” olabilmiş bir kaybedendir. Evli ve çocukludur ama karısı onu sorumsuzluğu ve başarısızlığı nedeniyle boşamaya karar vermiştir. Zafer artık bu illegal işlere tövbe etmek istemekte ama bu iş de yakasını bırakmamaktadır. Karısını (Tülin Özen) kaybetmemek adına herşeyi göze alan Zafer ise bir plan yapar ve kendisini yıllardır çekilememiş bir senaryoyu hayata geçiren bir prodüktör olarak bulur…

Olaylar gelişir diyelim ve sürprizleri açık etmeyelim, bu konunun içine yedirdiği, Yeşilçam’a, sinemamızdaki yıldız sistemine, ya da genel anlamda sinema sektöründeki sıkıntılara, sanat/ticaret filmlerine zeki göndermeler ve ince eleştiriler filmi orijinal ve değerli kılıyor doğrusu. Bir Cem Yılmaz şovundaymışız gibi kahkaha attığımız şakalar da yok değil filmde ama genel anlamda hikayedeki dramatik yapı da ağır bastığından çok büyük bir kahkaha tufanı bekleyenler hayal kırıklığına uğrayacaktır. Filmde karakterler gayet güzel yazılmış çizilmiş ve canlandırılmış, kadroya zaten diyecek yok. (Gerçi Ayşen Gruda’nın daha içi dolu bir karakterler karşımıza çıkmasını beklerdim, kendisini izlemeyi de özlemişiz zira.) Bazı şakalı sahneler ise skeç tadında kalmış ve arkasından gelen sahnelerle belirli bir bütünlük sağlayamamış ne yazık ki. Çoğunlukla adeta doğaçlamaymışçasına yer alan diyalog ve oyunculukların içinde yer yer “bunu böyle demeyiz ki, burada beden dili böyle olmaz ki” dedirten ve küçük de olsa dikkat çeken yapmacık bölümler var ve beni rahatsız etti doğrusu. Öykü akışı sıkıntısız fakat süre olarak da gereksiz uzun olduğunu düşünüyorum Pek Yakında’nın. Bu sevimli hikaye maksimum 100 dakikada anlatılabilecekken 130 dakikaya sündürülmüş.

Cem Yılmaz’ın neredeyse her filminde bilim kurguya yaptığı göndermeler ve mutlaka o tarz dekor/kostüm çalışmalarına yer vermesinin, “Türk sineması olarak oralara gelemedik, bunları yapamıyoruz madem, ben de dalgamı geçerek içimde kalan o duyguya efektlerle, kostümlerle yer vereyim bari” gibi naif bir duygudan kaynaklandığını hissediyorum. Film içinde film yaparak kısa bir klip gibi de olsa filmin sonuna eklediği Şahikalar filmi ise bence Pek Yakında’dan daha ilgi çekici…

Meleklerin Mucizesi

Meleklerin Mucizesi bu hafta vizyona girdi. Yönetmeni Biray Dalkıran’ın geçtiğimiz hafta da bir filmi vizyona girmişti (Peri Masalı), hatta kendisi şu an da yeni filminin setinde, Kıbrıs’ta; bu ara epey verimli bir döneminde anlaşılan.

Peri Masalı’nın eleştiri yazısında çok güzel bir film olabilecekken, cımbızla çekilip çıkartılacak küçük hata/eksikleri olduğundan dem vurmuş, açıkçası artık profesyonel olduğunu düşündüğüm bir yönetmenin işi olduğu için, daha iyi bir film beklediğimden, hayal kırıklığına uğradığımı anlatmaya çalıştığım bir yazı yazmıştım. Eğer Meleklerin Mucizesi’ni daha önce izleseydim, mutlaka ve mutlaka Peri Masalı’na daha olumlu bakar, Peri Masalı daha sonra çekilmiş olsaydı, yönetmenin filmlerinde gelişme olduğunu düşünürdüm. Fakat maalesef Meleklerin Mucizesi, birkaç adım geri atmanın da ötesinde, gerçekten başarısız bir yapım.

Kişisel gelişim konusunun tavan yaptığı bir dönemden geçiyoruz. Kişinin kendisine güvenmesinin, ve bununla beraber evrene de güvenmesinin, ya da şöyle diyelim, aslında bir takım dünyevi inançlara da sahip olmasının gerekliliğini anlatan yüzlerce kitap, tv programı, dvd, hatta melek kartları gibi farklı farklı ürünler var piyasada. Açıkçası şu an sektörde yönetmen/senarist olarak çalışıyor olsam, bu konuyu ele almayı düşünebilirdim, gayet mantıklı ve nokta atışı bir hareket olarak bakabiliriz buna. Özellikle son zamanlarda toplumumuzda yaşadığımız olumsuz meseleler nedeniyle aslında biraz inanca, biraz güvene o kadar ihtiyacımız var ki, suya sabuna dokunmadan da olsa salt bu konuları sinemaya taşımak için gayet doğru bir zamanlama olabilir. Gelgelelim Meleklerin Mucizesi maalesef gerek senaryo, gerek oyunculuklar açısından o kadar yapay bir tat bırakıyor ki insanın ağzında, insan gerçekten verilen emeğe, harcanan zamana ve daha pek çok şeye üzülüyor.

Peri Masalı’nda başroldeki ikili gayet güzel oyunculuklar sergilemişlerdi ve filmin eksiklerini büyük ölçüde kapatan bir unsur olmuştu bu. Kaldı ki orada da yan rollerdeki bazı oyunculukların yapaylığı, iki dakikalık bir rol bile olsa rahatsız etmişti, Meleklerin Mucizesi’nde ise durum keşke yine öyle olsaydı demekten kendimizi alamıyoruz zira burada başrol oyuncusu (Hakan Türkşen) o kadar inandırıcılıktan uzak bir performans sergiliyor ki, yan roller, mekanlar, müzikler, hiçbir şey bunu kurtaramıyor ne yazık ki…

Kısaca konudan bahsetmemiz gerekirse, Hakan Türkşen’in canlandırdığı Hakan karakteri geçmişinde yaşadığı olumsuzluklar sebebiyle,bir kaybeden olarak, özgüvenini yitirmiş bir biçimde yaşamakta, hatta yaşayamamaktadır, sürekli intihar girişiminde bulunur. Bu girişimlerden bir tanesinden sonra hayatına giren Nur, melek olduğunu iddia etmektedir fakat Hakan ona elbette inanmaz. Halbuki meleklere, yani evrende onu koruyan bir güce inansa, hayatı bambaşka bir hale bürünecektir kahramanımızın. Bir süre sonra öyle de olur. Hakan’ın köprüden atlama denemesi esnasında Nur’un kendini attığı sahne ve filmin, hayatınıza giren “melek” konusu etrafındaki diğer detaylarının Luc Besson imzalı Angel-A filmini hatırlattığını da söylemeden geçmeyelim.

Kötülükler neden hep beni buluyor demek yerine biraz bakış açımızı, odak noktamızı değiştirerek, sakinleşerek ve etrafımızdaki işaretleri takip ederek hayatımızı yoluna sokabileceğimize kişisel olarak benim de inancım sonsuz. Fakat bu konu maalesef bu filmde harcanmış. İnsanı, ciddiye alamayıp güldürecek derecede inandırıcılıktan yoksun bir oyunculuk, özensiz diyaloglar, seyirciyi neredeyse aptal yerine koyarmışçasına kör gözüm parmağına olay gelişmeleri (örneğin kahramanın başına gelen üç olay ve akabinde o üç olayın tek tek çözümlenmesi gibi), özellikle de filmin o “öğretici” üslubu, tam anlamıyla itici olmuş. Filmi izlerken aklıma gelen, özellikle bir zamanlar televizyonda daha sık rastlamakta olduğumuz kamu spotları oldu. Film, o kadar kamu spotu tadı veriyor ki, neredeyse bir süre sonra perdede, “bakın gördünüz mü, böyle yaparsanız böyle olur, siz siz olun bunlara şunlara dikkat edin”şeklinde büyük puntolarla yazılar çıkacak sandım.

Bir film çekmeye başlamak elbette önce akla gelen bir fikirle olur. Biray Dalkıran’ın güzel fikirler bulabilen biri olduğunu, bunu da özellikle reklam filmi yönetmenliği deneyimleriyle birleştirip ortaya göze şık görünen görüntülere sahip sevimli, sıcak hikayeler/filmler çıkarmak istediğini, daha doğrusu, sinema yapmanın mutfağında bu iki donenin yeterli olduğunu düşündüğünü sanıyorum. Kendisi, çevresi epey geniş, sektörde kendini tanıtmış ve kabul ettirmiş, teknik anlamda da becerikli bir yönetmen, belli ki film çekmek için herkesin hemen ulaşamayacağı şekilde yeterli yapım gücünü de elde edebiliyor. Hal böyleyken gerçekten bir sinema filmi çekmek için mutfakta sadece fikir ve ‘kaliteli görüntü’den çok daha fazlasının gerektiğini hatırlatmaktan ve elindeki doneleri, bu eksikleri kapattıktan sonra çok daha iyi projelerde kullanmasını beklemekten, ummaktan başka yapacak bir şey yok.

Zaman Makinesi 1973

 

Kişisel olarak “eski”ye düşkünümdür, şimdiki deyimlerle “vintage”, “retro”, “antika”, hatta “hippi” herşey ilgimi çeker. Fakat biliyorum ki yalnız değilim, nostalji duygusunu seviyoruz biz insanoğlu. Fütürizme, modernliğe, yani geleceğe merak da vardır elbet çoğumuzda ama geçmişi de hep günümüzle kıyaslar ve “daha iyiydi” demez miyiz?

Bu nostalji duygumuz dönem dönem kabarıyor gibi geliyor bana, özellikle yitirilen bazı değerler daha fazla gün yüzüne çıkınca, yaşanan toplumsal, hatta siyasal bazı durumlar sonrası ağzımızdan “daha iyiydi” önermesi daha çok çıkıyor sanki… Toplum olarak kabaran bu duygularımızı doğru değerlendiren bazı program ve dizi yapımcıları/senaristleri var günümüzde. Kimi talk showlar ve tv dizileri 80’leri, 90’ları konu ettiklerinde rating rekorları kırılıyor ülkemizde son 5-6 senedir özellikle.

Fakat Türkiye’de bir sinema filminde hiç işlenmemiş olan iki konuyu, zamanda yolculuk etmek ve nostalji duygusunu biraraya getirmek, senarist Kemal Kenan Ergen’in aklına gelmiş ve Yeşilçam’ın usta yönetmeni Aram Gülyüz ile biraraya gelip bu fikri gerçekleştirmişler, bence iyi de etmişler, bu anlamda bir ilke imza attıklarını söyleyebiliriz. Zira insanoğlunun büyük hayali olan “zamanda yolculuğu” konu eden (Beyazperde olarak dosyasını da yaptığımız) çok fazla yabancı film örneği var elbette ama işte bu da Türk usulü Back To The Future! Hem de sarı bir Anadol ile!

Doğruyu söylemek gerekirse, denizin ortasında küçük bir balıkçı teknesinde tek başına takılan adamın denizin yüzeyinde ölü gibi yatan adamı birkaç montaj hilesiyle elinin tek hareketiyle teknesine alabiliyor gibi yaptığı açılış sahnesinde bir “eyvah” dedim. Devam eden planlar ise Gürgen Öz’ün canlandırdığı Tolga karakterinin şımarık, egoist bir zengin çocuğu olduğunu anlamamız için çekilmiş bir başka absürdlükten oluşuyordu, fakat herşey Tolga’nın babasını ölüm döşeğinde ziyaret etmesinden sonra bir çizgiye oturdu diyebiliriz.

Babasının ona vasiyet olarak tek bıraktığı külüstür bir Anadoldur. Hayal kırıklığı yaşayan paragöz Tolga Anadol’a biner binmez kendisini 1973’te bulur. Ve olaylar gelişir diyelim, senaryoyu çok da fazla açık etmeyelim fakat senaryonun fantastik bir hikayeye göre epey tutarlı ve mantıklı devam ettiğini söyleyebiliriz. Karışık ve yoğun bir içeriğe rağmen hikayenin inandırıcı olmayan bir kısmı yok gerçekten, detaylar iyi düşünülmüş ve belirli konuların içi tutarlı şekilde doldurulmuş.

Dönem filmlerinde en önem verdiğim konulardan biri de diyalogların o dönemin jargonuna ne kadar uygun yazılabilmiş olduğudur ve maalesef bu konuda çoğu kez sıkıntılar olur. Bu senaryoda ise bu konuya özellikle dikkat edilmiş olduğu çok belli, gerçekten de dönemin esprileri, ağızları, hareket ve motivasyonları vardı, bu  titizlik açısından takdiri hakediyor Kemal Kenan Ergen.

Filmin kostüm, dekor, tasarım konusunda da  başarılı olduğunu söylemek lazım. Her ne kadar geçmişi yansıtan dizilerimizde olduğu gibi burada da yakın planlarla bazen “bakın, ne kadar da döneme uygun tasarladık, o zamanlar böyleydi” dercesine bunların gözümüze sokulduğunu hissetsem de, genel anlamda göze batan çok bir şey yoktu. 70’lerin sanat güneşi Zeki Müren’i canlandıran Fehmi Dalsaldı, ses tonu ve mimikleriyle rahmetliyi başarıyla canlandırsa da, saç makyajın aynı şekilde başarılı olduğunu söyleyemeyeceğim.

Zaman Makinesi 1973, 70’li yıllardaki devrimci ve ülkücü harekete geniş biçimde yer verirken, Gezi olaylarına selam çakan ince espriler yapmaktan da çekinmiyor, bunu bol bol malzeme ediyor kendisine… Fakat “babacım” konusu tamamen tesadüf, zira hikaye yazıldığında henüz yaşanmamış bir siyasi gündemdi, yine de cuk oturmuş diyebiliriz.

Filmde en başarılı bulduğum oyuncunun çocuk oyuncu Can Bartu Aslan, öykü boyunca bizi takip eden birçok şahane  MFÖ, Barış Manço parçasına rağmen beni en etkileyen şarkının ise Gökalp Ergen-Geri Dönme olduğunu belirtir, samimi, naif ve duygusal bu filme bir şans vermenizi öneririm.

Gönlümü Çaldın /One Small Hitch

Romantik komedileri hiçbir zaman küçümsemedim. Belki izlenmesi oldukça kolay olduğundan ve genelde benzer, hafif konular etrafında döndüğünden çok da önemsenmez gibidir romantik komediler. Elbette istisnalar da vardır, romantik komedi olsa da dram yönü ağır basan ve herkesin ciddiye aldığı filmler, ilk aklıma gelenler: When Harry Met Sally, Ghost, Music and Lyrics, A lot Like Love, Notting Hill, Sleepless In Seattle, Eternal Sunshine, Amelie…

Moonrise Kingdom, Silver Linings Playbook, Up In The Air: bu üç film ise komedi ve romantizm ögelerine rağmen dramatik yönleriyle dikkat çeken ve son zamanların bu türde en çok ciddiye alınan filmlerinden aklıma gelenler. Sözün özü, böyle romantizme, böyle komediye can kurban!

Yukarıdaki filmlerden bazıları gibi dramatik yönü üzerine bir iddiası yok filmin belki ama yine de bu Cuma vizyona giren One Small Hitch/ Gönlümü Çaldın için farklı bir “romantik komedi” demek maalesef mümkün değil. Benzer konular etrafında dönen tür filmlerinin düşecekleri en kolay tuzak “klişe” olmaksa, yukarıda saydığım filmlerin başarılı olmalarının en büyük nedeni de herhalde bu tuzağa ya hiç düşmemeleri, ya da kaçınılmaz durumu oldukça iyi kurtarmalarıdır. Gönlümü Çaldın için ise söylenecek en bariz cümle: “klişe bir romantik komedi örneği” olduğu…

Her film sürpriz içermeli diye bir kaide yok elbet fakat ne olacağı daha ilk beş dakikadan belli olan filmlere de sabrımız yok artık açıkçası. Üstelik göze çok fazla sokulmaya çalışılan, seyirciyi aptal yerine koyan, ya da en iyi niyetle seyirciye hiç vakit kaybettirmemek isteyen (!) bazı sahneler benim canımı sıktı açıkçası. Örneğin filmin açılış sahnesi. Oldukça yakışıklı ve aslında mimiklerini çok iyi kullanmakta olan Josh (Shane Macrae), seksi bir sarışınla öpüşüp koklaşırken gözü kızın çantasına ilişir, kızın çantasından fırlamakta olan magazin dergileri sadece evlilikle ilgilidir ve Josh kızın kendi kendine gelin güvey olduğunu bize ilk dakikadan hissettirerek , “çapkınım hovardayım, evlilikle işim olmaz” karakterinde biri olduğunu hap gibi yutturuvermiştir. Ah o dergi sahnesin gereksizliği ve yapaylığı…

Şimdi klişelere gelelim. Josh kız arkadaşından bu şekilde ayrılarak en yakın erkek arkadaşının annesinin düğününe gitmek için (niye bu kadar zorlamışlarsa…) uçağa yetişmeye çalışırken, en yakın arkadaşının kızkardeşi Molly (Aubrey Dollar) de annesinin düğünü için aynı uçağa binmeye çalışır ve bu esnada erkek arkadaşının evli olduğunu öğrenip yolda ondan ayrılır. Bu dakikadan itibaren, aa bu iki ilişkilerinde başarısız insan biraraya gelecek ve ömür boyunca mutlu olacaklar, çok güzel, diyerek salonu terketme ihtimaliniz yüksek. Ama, tamam, biraz daha şans verelim zira erkek karakterimiz ne kadar yakışıklıysa kadın karakterimiz de bir o kadar sempatik. Yanyanayken aralarında güzel bir uyum olduğunu söylemem lazım ve bu tarz filmlerde bu önemli, konu sarmasa da, karakterler arasındaki uyum filmi sonuna kadar izletebiliyor. Bu konuda Morganlar Nerede filmini anmadan geçemeyeceğim, Hugh Grant ve Sarah Jessica Parker arasında o kadar olumsuz bir kimya vardı ki, film bir noktadan sonra izlenmez hale geliyordu, gerçekten antipatiktiler!

Gönlümü Çaldın’da aile bağlarının sağlamlığı, “çapkınım hovardayım ama konu annem babam olunca herkesten çok insanım” diyen Josh karakterinin içinin doluluğu, arada geçen ufak espriler, filmi sevimli kılan ve “klişe de olsa izlerken vakit kaybetmiyorum” hissi yaratan, keyifli detaylar filme ait… Beklentileri yüksek tutmadan, vakit geçirmek için izlenebilecek bir film velhasıl. Daha önce sadece kısa filmlerde tecrübesi olan yönetmen için belki temiz, eli yüzü düzgün bir ilk uzun metraj deneyimi ama biz bununla yetinmeyiz, duyurulur!

Arkadaşım Max

Televizyon sinemayı sinema televizyonu besler nicedir, biliriz. Bu kez televizyonda yer alan bir yarışma/show’un içinde katılımcı bir çok insanı altederek birinci olmuş bir köpek, bir sinema filminin başkahramanı: Arkadaşım Max.

Border Collie cinsi Max çok zeki bir köpek, eğitmeninden aldığı komutları harfiyen yerine getiriyor, çok da sevimli. Zeki ve sevimli bir köpek sinema için bulunmaz nimet, nice örnekleri vardır, K-9, Lassie, Hooch ilk akla gelen örnekler… Bizim sinemamızda Tarkan’ın köpeği Kurt geliyor aklıma. Bir de dizimizin birinde akıllı, eğitimli bir maymunumuz vardı sevimli hayvanları düşünecek olursak. Max ülkemizdeki böyle bir boşluğu kapattı diyebiliriz, artık bizim de zeki, sevimli hayvan başrollü çocuk filmimiz var.

Filmde çok sevimli bulduğum bir tiyatro sanatçımız var, bu filme ve role de çok yakışmış: Ani İpekkaya. Hikayeye göre Max onun canlandırdığı Aliye Hanım’ın çok sevgili köpeği. Aliye Hanım Bozcaada’da yaşıyor, oranın en önemli gelir kaynağı olan zeytin fabrikası kendisine ait. Gönlü zengin, karakterli bir kişi Aliye Hanım fakat yeğeni Burhan maalesef kendisi gibi karakterli biri değildir, aksine paragöz, fırsatçı, olgunlaşmamış bir tiptir. Aliye Hanım’ın mirasına göz koyan Burhan (Burçin Bildik) ve kokoş karısı Şermin (Hande Katipoğlu) türlü entrikalarla mirası ele geçirmek ister, Aliye Hanım’ı kaçırır ve kasayı keşfeder ama kasanın anahtarını yutan akıllı Max, fellik fellik kaçar. İşsizlik nedeniyle İstanbul’dan Bozcaada’ya göçen ve fabrikada işçi olan Özkan (Murat Akkoyunlu)’ın oğlu Deniz (Ataberk Mutlu) ise hiç arkadaş edinemediği için yalnız ve mutsuzken karşısına Max çıkar. Olaylar gelişir diyelim.

Film bir proje ve bu projeyi yönetmek için de Murat Şeker seçilmiş, bence iyi bir tercih, Şeker filmleri naif filmler olur genelde, romantik komedi ağırlıklıdır filmografisi, bu kez de bir naif, sevimli bir çocuk filmine imza atmış oldu. Şeker’in yönetmenliği teknik anlamda da her zaman temiz, derli toplu, yerindedir. Canlı renkler kullanır, eğlenceli bir hale sokar perdeye yansıyanı. Popüler işlerin varlığını ve başarısını reddetmez, bu yüzden filmlerine ağırlık katmak için zorlamalar eklemez, hafif, rahat izlenen, keyifli, masum filmlerdir onun filmleri, röportajlarında da her zaman samimiyetle ifade etmiştir bu duruşunu. Bu projeyi de hakkınca yönetmiştir bu açıdan bakarsak.

Dünya sinemasında, 3D animasyonlar olsun, masal uyarlamaları ya da çizgi filmler olsun, artık çocuklar hedef alınırken, onları sinemaya götüren anne babalar da önemseniyor, onların da izlediklerinden zevk alması, izlerken mizah anlayışlarının zorlanması gözetiliyor artık, alt metinler, göndermeler yapılıyor, belki çocuk o an çizilmiş olandan etkilenirken ebeveyni de duyduğundan bir espri kapsın, mutlu olsun diye. Ben bu film için de bunun gözetilmesini beklerdim açıkçası, tam da Max televizyondan çıkmış, çıkışı çocukla değil aslında hayvanseverlerle olmuş bir kahramanken. Bu filme hayvanseverler de gidecektir Max’ın marifetlerini görmek adına ama hayal kırıklığına uğrayacaklardır çünkü senaryo, konuşmalar, espriler tamamen çocuk hedefli. Çocukları ve ebeveynlerini ise gerçekten mutlu edecek, onları güzel, faydalı öğretilerle salonlardan çıkaracak bir film.

Yahşi Cazibe’deki rolüyle gönüllerde taht kuran ve şahsen izlerken “komiklikte cesur bir genç kadın oyuncumuz var ne mutlu ki” dediğim Hande Katipoğlu ise beni gerçekten hayal kırıklığına uğrattı, hem Yahşi Cazibe’deki karakterini devam ettirip üzerine hiçbirşey katmaması, hem de aşırı abartılı oyunculuğuyla… Belki kendisinden beklenen de tam buydu, Yahşi Cazibe’deki karakterin aynısı lazımdı Şermin’in içini doldurmak için ama keşke bu kadar göze sokulan bir karton karakter haline bürünmeseydi. Murat Akkoyunlu ve Ataberk Mutlu ise filmdeki favorilerim, oyunculuklarıyla filmi gerçekten daha da bir izlenir kıldılar, Ataberk gelecek vadeden aşırı sevimli bir çocuk oyuncu. Hedef kitlesi belli, masum bir çocuk filmi.

Bir Hikayem Var

Japon korku filmlerinden alışık olduğumuz, kuyunun içinden çıkan zombi tenli uzun siyah saçlı korkunç genç kızın karşısına tecavüzcü Coşkun’u koyarsanız, bu komiktir. Buna gülünür, biz de öyle yaptık. Bir Hikayem Var adlı film böyle açıldı. Hatta bununla kalmadı, tecavüzcü Coşkun’dan kaçan zavallı kız kendisini röpteşambır’lı Nuri Alço’nun kollarında buldu. Tüm film bu espri üzerinden mi gidecek derken bunun filmin içinde bir film çekimi olduğu ve Bir Hikayem Var’da aslında devamlılık asistanı olarak çalışan Mert adlı yakışıklı gencin (Kadir Doğulu) kendi filmini – filmlerini- çekmek istemesi üzerine başına gelenleri izleyeceğimizi farkettik. Güzel fikir doğrusu. Ve ilginç bir film açılışı…

Artık Mert karakterini takip etmeye başladığımız anlardan itibaren ise film seyrini değiştiriyor. Herşeyden önce, yakışıklılığına lafımız olmayan Kadir Doğulu’nun oyunculuğunda ciddi sıkıntılar olduğunu söylemek lazım. “Ezbere” oynadığı bu kadar belli olmasa keşke. Adeta “bana bu söylendi, bu text verildi, şu an bunu söylemeliyim” enerjisi okunuyor devamlı gözlerinden. Mert’in iki adet kankası var, bunlar başta birbirinden çok ayırt etmediğiniz, saçları başları dağınık, bir baltaya sap olamamış tipler. Bir süre sonra ise, hem ona diyalog daha çok yazılmış olduğundan hem de ayırtedilebilir oyunculuk başarısından dolayı Bülent Çolak öne çıkıyor. Diğer oyuncu ile kıyasla (Emre Sungur) derinliği, dolayısıyla da inandırıcılığı daha fazla, daha yaşayan bir karakter canlandırmış Çolak.

Çeşitli belgesel ve dizi setlerinde çalışmış, kendi kısa filmini de öyle böyle çekmiş biri olarak az da olsa film yapmak istemek adı verilen çılgınca dürtüyü, hayalgücünün verdiği heyecanı, olmayana bile inanma isteğini bilir, hatta bu uğurda batmış, hayatı kaymış nice yönetmeni, kameramanı vs da tanırım. Dolayısıyla Mert karakterinin film yapma heyecanını, hayalgücüyle üretmek istediklerini, bu uğurda aldığı yolu filan inandırıcı buldum aslında, yani hikayenin o kısmını inandırıcı buldum çünkü evet, böyle bir şey var. Cebinde kuruşu olmayan ama aklında fikri, gönlünde de sinema sevdası olan nice insan kendisini yok pahasına atar bu yola ve kimi batar, kimi çıkar. Deliliktir sinema bu anlamda. Bunu hatırlatmak adına aslında iyi bir fikir, genç bir sinemacıyı ele almak. Fakat maalesef hiçbir derinliği yok bu karakterin. Bu karakter neden böyle sürekli yalan söylüyor, neden bu kadar hayal dünyasına yeniliyor, aslında nasıl bir karakter, tüm hayatına yayılmış kişilik özellikleri mi var, yoksa sadece iş film çekmeye gelince mi böyle, biz bu karaktere aferin mi demeliyiz, tu kaka mı yapmalıyız, bu karakter sonunda dersini mi alacak, bir şey mi öğrenecek yoksa zaten doğru yolda mıydı, bir türlü anlayamıyoruz. Aslında bir takım sonuçlara varmak için küçük detaylar eklenmeye çalışılmış. Örneğin iş hayatı için hep yalan söyleyen Mert, barınaktan aldığı köpek konusunda yalan söylemiyordu. Fakat bu küçük detaylar, Mert karakterinin içini doldurmada yeterli olmuyor ne yazık ki….

Filme sadece konuştursun diye eklendiği çok belli olan bazı meşhur isimler var. Büyük usta Cahit Berkay, müzisyen Halil Sezai gibi. Gerçi filmin müziklerini de bu iki isim üstlenmiş ama filmde görülmeleri için aslında hiçbir sebep yok. Coşkun Göğen, Nuri Alço, epey yaş aldığı gözlemlenen Selçuk Özer yeterince ilgi çekiciler zaten. Müge Boz ve Kadir Doğulu da taze güzellikleriyle göze hitap ediyorlar yeterince.

Oyunculuğunu çok başarılı bulduğum fakat hep aynı/benzer rollerde izlemekten sıkıldığım Teoman Kumbaracıbaşı bu filmde belki gene çok farklı bir karakteri sergilemiyor, gene özgür, serseri ruhlu bir karakter ama bu kez bir motosiklet grubunun başkanı olarak saçı başı bandanası motorsikletiyle, en azından görsel anlamda gözümüze farklı geliyor ve iyi ki de öyle oluyor. Oyunculuğu her zamanki gibi iyi, sadece gerçekten onu çok farklı rollerde izlemek istiyorum halen.

Filmde komik anlar yok değil, bazı espriler gerçekten hem güncel hem de zekice. Fakat filmin senaryosu çok sıkıntılı. Bırakın bir hikayeyi, filmde içiçe geçmeye çalışan, farklı flashback’lerle şaşırtıcı olmaya çalışan çok fazla hikaye var ama bunları topladığımızda maalesef bize hiçbirşey anlatmıyor. O kadar içiçe geçmiş hikayenin içinde o kadar çok şey havada kalıyor ki, tek tek saymak bile vakit kaybı olur. Keşke hikayeler biraz daha azaltılsaymış, farklı kurgu teknikleriyle bir başa bir sona gitmek yerine derli toplu başı sonu belli şekilde daha sade bir anlatım tercih edilseymiş ve gerçekten de keşke filmden çıktığımızda, güldük eğlendik, aynı zamanda da film çekmek isteyen gençler hakkında bu film şunları şunları söylüyor diyebilseydik. Haftanın, oyuncu isimleriyle dikkat çeken filmlerinden…

Çakallarla Dans 2 Ekibiyle Röportaj!

Murat Şeker’in son filmi “Çakallarla Dans 2 : Hastasıyız Dede” geçtiğimiz günlerde gösterime girdi. Film ilk seanslarda seyirciyle buluşurken biz de yönetmen ve senarist Şeker ile 4 çakal oyuncudan Timur Acar ve Murat Akkoyunlu’ya filme, sanata ve hayata dair sorularımızı yöneltiyorduk. Çakallardan sosyal medyaya, tiyatrodan dizilere bol kahkahalı bir röportaj gerçekleştirdik. Sinemanın Hastasıyız Dedeeeee!

Melis Z. Pirlanti: Çakallarla Dans 2 : Hastasıyız Dede’yi çektiniz. Devam filmi kafanızda daha önceden var mıydı?
Murat Şeker: Şöyle ki, ben baş çakal olduğum için benim kafamda vardı ama arkadaşların haberi yoktu. Sadece ufak bir temas edilmişti konuya, onu şarkı olarak koymuştuk; film kamuoyuna mal olursa, anlatmak istediğimiz anlaşılırsa diye koymuştuk; ilk filmin maksadı da biraz ‘underground” olmaktı zaten. Gişede orta halli bir rakama ulaştı ama sonra gösterildiği her mecrada abartı rakamlara ulaştı. Sonra bir kamuoyu baskısı oluştu devamı gelmiyor mu, çekmeyecek misiniz diye. Televizyonda çok gösterildi, her gösterildiğinde de iyi reyting aldı. Güzel olan şey totalde ve AB’de aynı reytingi almasıydı, o bizim hedefimizdi. Bir de her şeyin ötesinde birbirimizle çalışmaktan zevk alıyoruz. Birbirimize hastayız. O da var.
Kahkahalar…
Duygu Kocabaylıoğlu: Birinci filmin sonu zaten hikâyeye açık, kapı bırakacak şekilde bitiyordu?
Evet, zaten orada kamera yükselir, yeni olaylara doğru gökyüzüne gider; burada da aynı kamera hareketiyle kaldığımız yerden devam ediyoruz. Beni iyi takip eden izleyiciler şunu da bilir, beş yıllık kalkınma projeleri şeklinde film kariyerini sürdüren bir adamım. 2 Süper Film Birden’in içinde Aşk Tutulması da, Çakallarla Dans da proje olarak hazırdılar… Geçen yıl ilk kez hiç film çekmedim ben, bir sonraki beş yılı düşündüm.

Duygu K.: 2011’i sadece bir dizi projesiyle geçirdiniz…
Murat Şeker: Evet, bir tek o vardı, arada biraz da para kazanalım dedik. 5 bölüm sürdü o proje, 2 ay çektik. O da benim neden dizi yapmadığımın bir göstergesi oldu. Ben yaratıcı yönü olan bir adamım, dizide benim o yönüme ihtiyaç yok ki… Yani orada baş çavuş olarak duruyorsun, araya mecburen müdahale ediyorsun. Orada zamanı doldurmak için yeteneğine ihtiyaç var; yoksa değer verildiği için değil. Onu bir teyit ettim ben.
Melis Z.: Dizi olayı sizin için bitti mi yani?
Murat Şeker: Bundan sonra yaparsak çok orijinal bir şey olmalı; tamamen denetimi bizim elimizde olan. Onu da kanallar pek kabul etmez. Mesela 45 dakika bir şey yapabilsek ne güzel olurdu. Biliyorsunuz yurtdışında o sürede zaten komedi dizileri. Çünkü komedide şu var güldün mü yoruluyorsun. Bu matematiği olan bir sistem, 5 bobin var, her bobin 20 dakika ve ona göre biz seçimlerimizi yapıyoruz.. Komedi filmi yapmak zor. Bir espri yapıyorsun, ardından bir espri daha, onunla diğerinin arasını açman lazım.

Röportajın devamı için tıklayın.