Çarpık Evdeki Cesetler/Crooked House

Ben ortaokuldayken Nezih Kitabevi’nden düzenli olarak aldığım, yenisi basılmış mı, çıkmış mı diye yokladığım renk renk kitaplar vardı. Evet renk renk. Agatha Christie romanlarıydı bunlar, her biri farklı göz alıcı renklerde olurdu kapaklarının, Altın Kitaplar basardı. Çocukluğumdan beri düşkünüm, gizeme, polisiye hikayelere, hafif dozda gerilime. Sular gibi okurdum o kitapları, katili tahmin edememek, o şaşkınlığı yaşamak müthiş bir haz verirdi, eh, bazen de tahmin ederdim elbet.
Çarpık Evdeki Cesetler en sevdiğim romanlarından biriydi Christie’nin ve katili tahmin edemediğimi, müthiş bir şaşkınlıkla kalakaldığımı çok iyi hatırlıyorum sonunda; aradan yirmi seneden fazla zaman geçmiş olsa da.

Christie okumalarım çok geride kaldı, yerini Dean R. Koontz almıştı bir süre, bir süre Stephen King, V.C Andrews, Sir Arthur Conan Doyle, daha yakın zamanda John Fowles, Dan Brown derken, türe dair son zamanlarda neredeyse hiç kitap okumadığımı fark ettim. Ve hatta özlediğimi… Çarpık Evdeki Cesetler’in sinema uyarlaması haberi bu sebeple de beni çok heyecanlandırdı. Kadıköy Sineması’nın yenilenmiş güzel salonunda bu gizemli filmi izlemek keyifliydi doğrusu.

Kişisel hikayemden filme gelirsek, film romandaki hikayeye sadık kalarak büyükbabalarının şaibeli bir şekilde ölümünün ardından, durumu aydınlığa kavuşturmak isteyen varlıklı Leonides ailesinin başarılı dedektif Charles Hayward’dan yardım istemesine ve o muhteşem malikanede katil kim oyunu oynanan anlara odaklanıyor.

Yönetmen Gilles Paquet-Brenner oldukça tanıdık bir polisiye film atmosferi çizerek, Christie’nin romanına da sadık kalarak, neredeyse hiç risk almamış diyebiliriz. Bu olumsuz bir eleştiri sayılmaz, zira bu tarz katil kim oyunu oynanan, sorgulamaların sürekli kafaları karıştırdığı polisiyeleri izlemekten keyif alanlar için oldukça olgun ve başarılı sinematografisiyle, formülüne uygun, başarılı bir yapım var karşımızda. Glenn Close, Terence Stamp, Julian Sands, Gillian Anderson gibi isimleri de gerekli rollere oturtunca, izleyici olarak değmeyin keyfimize. Dev malikanenin heybeti, sanat yönetiminin başarısı, etkileyici atmosfer yaratımları… Diyaloglarda minik zeki mizah dokunuşları. Oldukça inandırıcı ve izlemesi keyifli bir “arıza aile” portresi.

Tüm bunlara baktığımızda karşımızda tertemiz, kılçıksız, pırıl pırıl bir polisiye uyarlama duruyor. Şahsen daha çok gerilmek, daha çok şaşırmak, tempo açısından daha çok yükselip düşmek isterdim bir seyirci olarak. Max Irons’u ise romandaki dedektif Charles karakterine pek yakıştıramadım ne yazık ki, sanki daha dediğim dedik, daha kararlı ve bilinçli bir tipleme görmeliydik, Irons’un canlandırdığı karakter arada haddini aşan cesur kararlar alsa da genel anlamda oradan oraya savrulan saftirik bir dedektif gibi görünmüş açıkçası.

Katili tahmin edememenin ve bunun sondaki şaşkınlığının hazzını ise siz yaşar mısınız bilemedim zira ben 25 sene öncesinden gelen bilgimle şaşırmadan izleyince, belki de tadı iyice kaçtı benim için. Haftanın şans verilmesi gereken, değerli yapımlarından.

Not: Makale, mynet sinema‘da yayınlanmıştır.

Black Mass/Kara Düzen

Sahi, bir Johnny Depp Vardı, Ne Oldu Ona?

70’lerde Boston’da gerçekten yaşanmış bir hikayeyi konu ediyor Kara Düzen. Mahallenin küçük mafya başıyken korku verici bir mafya babasına dönüşen Jimmy Whitey Bulger’ın hayatı ile ilgili daha önce çekilmiş bir belgesel var; Whitey: United States of America v. James J. Bulger. Bu belgeselde Bulger’ın kendisiyle yapılmış röportajların yanısıra zamanında olaylara bulaşmış önemli isimlerle de konuşulmuş ve bu belgesel, küçük bir mahallede herkesin sevdiği ve saygı duyduğu, kendi çapında mafyacılık oynayan Bulger’ı azılı bir katile dönüştüren dış etkenleri n neler olduğunun altını çizmesiyle değerli daha çok… Zira FBI’ın Bulger ile yaptığı anlaşma ve olayların yavaş yavaş çığrından çıkma evreleri işin kilit noktası.

2007 yılında izlediğimiz Köstebek/The Departed’ın konusunun da aynı hikayeden esinlenerek yazıldığı söylenmişti. Ki o film de bir Hong Kong filmi olan Infernal Affairs’den uyarlanmıştı. Sözün özü, hem hikaye bildik bir hikaye, hem de aynısı sinemada defalarca işlendi. Benzer mafya-devlet ilişkilerini ele alan suç filmleri de tür ve tema olarak en sevilen filmlerden olagelmiştir. Bu bağlamda seyirciyi konusuyla kazanacak bir yapımla karşı karşıya olduğumuzu söyleyebiliriz, hele ki filmin oyuncu kadrosundaki isimler Adam Scott, Benedict Cumberbatch, Peter Sarsgaard, Kevin Bacon, Corey Stoll,Dakota Johnson veeee Johnny Depp olursa, elbette ki ilgi katbekat artar.

Johnny Depp çok uzun bir süredir adeta maskelerle aramızda. Hem çok yakışıklı bir oyuncu Depp,hem de mimiklerini çok iyi kullanabilen, her role girebilen, cesur ve seyirciyi kendisine inandıran başarılı bir aktör. Filmografisine baktığımızda uzun süredir onu kendi saçı başı gözü kaşı ile izleyemediğimizi farkediyoruz, ciddi bir hikayenin içinde dramatik bir rolü canlandırmasını izlemeyi özledik doğrusu… Karayip Korsanları, Charlie’nin Çikolata Fabrikası, Sweeney Todd, Alice Harikalar Diyarında, Maskeli Süvari, Mortdecai derken, Kara Düzen’i duyduğumda nihayet dramatik bir konunun içinde onu “adam gibi” izleyebileceğimizi düşünmüştüm, yanılmışım. Jimmy Bulger, mavi gözlü, sarı saçlı, 75’lerde neredeyse kel ve kalan saçlarını da briyantinle arkaya tarayan bir adammış gerçekte, peki, bu kişiyi canlandıracak oyuncunun doğal hali gerçek karaktere hiç benzemeyince, makyaj çabalarını bir yere kadar anlayabilirim. Fakat Depp’e bu filmde yapılan makyaj, saç, kullanılan beyaza yakın mavi renkte lensler, hepsi o kadar “yapay” duruyor ki, Depp’i kendi tipiyle izlemekten falan vazgeçiyor, sadece bu filmde bu ucubeyi izlemek istemiyorsunuz. 70’leri dekor/kostümüyle iyi yansıtan bir film olarak diğer oyuncuların saç taramaları, belki favorileri ve kıyafetleri döneme uygun,ama onlarda artı bir müdahale yok ve hiçbiri sırıtmıyor. Fakat Depp’in canlandırdığı karakterin tipi adeta bu filme ait olmayan bir uzaylı gibi… Depp zaten dikkat çeken ve filmde gözlerimizin sürekli arayacağı bir isimken, onu böyle ciddi bir filmde böyle “yanar döner” yapmanın hiçbir manası yok. Şahsen yönetmen olsam, gerçekte yaşamış bir karakteri beyazperdeye taşısam bile, birebir benzemesi için çok fazla uğraşmazdım, sonuçta o lens takılmasa, film bittikten sonra araştırıp, “ama bu adamın gözü maviymiş, olmadı, film başarısız” diyecek halimiz yok. Birileri yönetmenlere ve sanat ekibine Depp’e illa bir maske takmaları gerekmediğini, Depp’in kendine has hareketleriyle çok başarılı bir aktör olduğunu hatırlatsın bence. Hatta bu makyaj Depp’i o kadar kapamış ki, yüzündeki hiçbir mimik anlaşılmıyor, senaryo güzel yazıldığı için, mizansenler güzel olduğu için etkileyici birkaç diyalog var ama bu Depp’in oyunculuk başarısı değil katiyyen. Bulger sonuçta dengesiz ve korkutucu bir karaktermiş, bu da senaryoda ve diyaloglarda çok iyi yer bulmuş kendine, duyguları ve vicdanı olan, neşeli biri olduğunu düşündürürken birdenbire bir caniye dönüşebilen, az sonra yine gülmeye devam edebilen, dolayısıyla karşısındakini ürküten biriymiş Bulger, örneğin yemek sahnesinde bu tarz bir diyalog var ve gerçekten tüyler ürpertici ama demin de söylediğim gibi “Depp ne güzel canlandırmış”, diyebileceğimiz bir başarı değil bu. O sandalyeye kimi oturtup o cümleleri kurdurtsanız, o sahne başarılı olurdu.

FBI’ın köstebek yapıp kullanmak istediği Bugler, müthiş zekasıyla koskoca FBI’ı parmağında oynatıyor ve teşkilatı kendi çıkarları için kullanıyor, üstelik onlarca insanı öldürüyor ve yaklaşık 40 yıl boyunca da yakalanmadan bir kaçak olarak yaşamayı başarıyor. “Fact is stranger than fiction” denilen bir hayat hikayesi bu, yani gerçek, kurgudan daha tuhaf, bu yüzden tam da filmlik bir konu, fakat Departed çekilmişken ve bu tarz filmlerin örneği çokken neden aynı hikayenin üzerine gidilmek istenmiş, anlamak zor. Filmde kurgusal olarak Bulger’ın o dönem çevresinde olup yakalananların itirafları bir bir sergilenirken, anlattıkları üzerinden geçmişe gidip Bulger’ın yaptıklarını izliyoruz. Fakat aslında derinine inilecek pek çok konu hikayede havada kalıyor. Örneğin yasadışı işlerle başı sürekli belada olan Bulger’ın erkek kardeşi senatör ve elbette onunla da enteresan bir ilişkisi var ama filmde bu ilişkinin derinine asla inilmiyor. Bulger’ı FBI’la anlaşması için ikna eden ve aslında bu denli büyümesinin en önemli sebebi olan, eski mahalle arkadaşı, FBI ajanı John Connelly ile olan ilişkisi de kesinlikle daha derine inilebilecek doneler aslında. Bu manada 2014’te izlediğimiz Guillaume Canet imzalı Blood Ties/Kan Bağları filmindeki karakter analizlerini ve ilişkiler arası derinlikleri hatırlamadan edemiyorum. Bu arada Joel Edgerton bence oyunculuk performansını konuşturmuş ve role çok yakışmış. Earl Brown da kısa ama öz rolünde çok başarılı. Hikayedeki kadın karakterler ise filmde çok eğreti durmuş, o erkek egemen dünyaya hiçbir şekilde uyamamışlar, aksanları ile, hal ve tavırları ile adeta başka bir filme ait gibiler…

Yönetmen Scott Cooper’ı aslında yakışıklı bir oyuncu olarak da tanıyoruz, bu yönetmen koltuğuna oturduğu üçüncü uzun metraj filmi. Kolay hazmedilebilir konular seçmiyor genelde, iddialı bir yönetmen olduğunu düşünüyorum aslında. Önemli oyuncuları ağır rollerde oynatıyor ve sağlam senaryoları beyazperdeye aktarmaya çalışıyor. Senarist ve yapımcı kimlikleri de var, dolayısıyla takipte olmamız gereken bir genç yönetmen olduğunu düşünüyorum. Gerçek bir hikayeyi konu alışı,sevdiğimiz mafya konularından oluşu ve oyuncu kadrosu açısından şans verilebilir olsa da haftanın en iyi filmlerinden olduğunu düşünmüyorum.

Ve lütfen, buradan yetkililere sesleniyorum, bir sonraki filminde Johnny Depp’i kendi gözleri, dişleri, teni ve saçlarıyla, dolayısıyla da gölgelenmemiş mimikleriyle görmek istiyorum. 🙂

Not: Bu yazı kulturmafyasi.com sitesinde yayınlanmıştır.

Görevimiz Tehlike 5 /Mission:Impossible Rogue Nation

60’lı ve 70’li yılların Mission Impossible adlı TV dizisi, uzun süredir sinema uyarlamalarıyla bizi mest ediyor. 1996 yılında Brian De Palma yönetmenliğinde ilk kez sinemaya uyarlanan yapımda da başrol Tom Cruise idi, 2015’te 50 küsur yaşında olan oyuncu, serinin beşincisinde de yakışıklılığından ve çevikliğinden birşey kaybetmemiş şekilde başarılı ajan Ethan Hunt’ı canlandırmaya devam ediyor.

Görevimiz Tehlike 5’te, CIA başkanı Hunley rolünde ise, bir başka “yaşlansa da tadından yenmeyen” oyuncu Alec Baldwin çıkıyor karşımıza. Filmde Hunley, IMF’i kapatmak için elinden geleni yapıyor. Fakat zamanlama hiç doğru değil, zira anti-IMF de diyebileceğimiz “Syndicate” isimli gizli bir terör organizasyonu, çaktırmadan Hunt gibi ajanları aradan çıkarmaya uğraşmakta. Bunu farkeden ve durumun peşinden giden de tabii ki Ethan Hunt oluyor. Eski ekibini devletin haberi olmadan yeniden biraraya getirip kolları sıvıyor, sadece kendi iç sesini dinliyor ve bunun meyvelerini de topluyor.

Aksiyona doyacağımız filmde, filmin aynı zamanda yapımcılarından olan Tom Cruise’un çoğu sahnede yine dublör kullanmamış olduğu bilgisi bizi daha da heyecanlandırıyor. Gelelim her Görevimiz Tehlike filminde koltuk değiştiren yönetmenlere. Bu son filmi Christopher McQuarrie yönetmiş. İlk filmi yöneten, Hitchcock’un mirasçısı lakaplı Brian DePalma’nın filme aksiyondan çok kuşkuyu davet ettiği aşikardı. Kamera kullanımında da bir “herşeye uzaktan bakan ve herşeyi bilen yönetmen” kokusu alınıyordu doğrusu. Close-up çekimlerle, “herhalde şu öldü” gibi tahminlerde bulunduğumuz bazı olaylar olurken, de Palma bir süre sonra bize uzak planlarda aslında orada ne olduğunu anlatan bir yönetmen dil kullanıyordu. Palma aynı zamanda heyecanlı sahnelerde farklı açıları aynı anda gösteren ve filmdeki o anları keyifli bir klibe dönüştüren “bölünmüş ekran” tekniğini kullanmayı da ihmal etmiyordu.

İkinci filmin yönetmeni John Woo, Ethan Hunt “karakterinin” üzerine giderek, hatta hadi şöyle söyleyelim, onu bir süper kahraman haline dönüştürerek, filmi diğerleriyle kıyasla en “hafif” Görevimiz Tehlike haline getirmişti. Palma ile Woo’nun filmleri arasındaki stil farkı gerçekten gözle görünürdür ve genelde Woo’nun çektiği bu ikinci film pek başarılı bulunmaz.

Üçüncü filmde koltuğa geçen, Cruise’un isteği üzerine, o sıralar Lost adlı diziden dolayı bildiğimiz başarılı yönetmen JJ Abrams olmuştu. Abrams’ın filme kattığı maske teknolojisi, beşinci filmde bile hala kullanılmakta, yönetmen, devamı gelen karakterler ve öğeler ekleyerek bu ve sonraki filmler için hatırı sayılır bir devamlılık sağlamış oldu. Filmin odağı da Hunt’tan ekibe çevrilmiş oldu yeniden. Organizasyonun yapısını en iyi anlatabilen film de Abrams’ın tercih ettiği odaklar sayesinde bu film oldu galiba. Yakın zamanda kaybettiğimiz Philip Seymour Hoffman’ın filmdeki kötü karakteri de filme yakışmıştı. Aksiyon ve karakter analizini iyi dengeleyen bir Görevimiz Tehlike olarak hatırlarda kaldı bu film.

2011’de dördüncü filmde işi devralan yönetmen Brad Bird, Cruise’un çevikliğinden sonuna kadar faydalanıp, onu parlatıp, Woo’nun yaptığı gibi, yani sadece bu karakterin üzerine gidecekmiş gibi yaparken, Abrams’a selam çakarak, tüm ekibi ele alıp her bir karakterin güçlü ve zayıf yanlarını öne çıkaracak farklı bir yapı kurdu, iyi ki de öyle yaptı, film tadından yenmedi.

Jack Reacher’in yönetmeni olarak tanıdığımız Christopher McQuarrie beşinci filmde hem yine cesur Cruise’nin dublorsüz kahramanlıklarına, dolayısıyla da ağzımızın suyu aka aka izleyeceğimiz aksiyon dolu anlara oldukça yer vermiş, hem akıl karıştıran hileli soygun ve casusluk numaralarını bir bir kullanmış, hem de mizah yönü ağır basan diyaloglarıyla, asla sıkıcı olmayan bir iki buçuk saat armağan etmiş seyirciye doğrusu. Simon Pegg’in canlandırdığı karaktere de bayılıyorum: Benji, o üstüne basa basa konuştuğu İngiliz aksanıyla yine hem çok tatlı, komik ve sadık bir dost, hem de bu kez başı gerçekten fena derde giriyor. Bu kez filmde çok güzel ve sağlam bir “femme fatale” karakter de var: Ilsa rolündeki Rebecca Ferguson bence filme çok şey katmış. Viyana Operası’nda geçen gerilim dolu sahnelere de ayrıca bayıldım. Bakalım serinin devamı geliyor mu, ne zaman geliyor…

Bu film kaçmaz!

 

Hacker/Blackhat


Michael Mann şüphesiz nev-i şahsına münhasır sinemasıyla, sevilen filmleriyle, yaşına rağmen hala aktif oluşuyla, ne yapacağı her daim merak edilen usta bir yönetmen. Aksiyon-polisiye tarzı filmleri en iyi şekilde estetize ederken, aksiyonun etkisine sırtını dayayıp senaryosu eksik, içi boş filmlere de imza atmaz, karakter analizleriyle, gerçekçi insan ilişkileriyle doldurur hikayesini. 90’lı yılların The Last of The MohicansHeat veThe Insider gibi birbirinden başarılı filmlerin yönetmeni Mann bu hafta ülkemizde vizyona girenHacker/Blackhat filmiyle merakları gideriyor…

Amerika, Çin, Endonezya ve Malezya’da çekimleri gerçekleşen Hacker, günümüzün en önemli güvenlik sorunlarından biri olan, hatta geçtiğimiz günlerde Sony’nin de yaşamış olduğu “siber-atak”ları konu alıyor. Güncel bir konuyu her zamanki gibi estetik bir biçimde beyazperdeye taşımayı hedeflese de Mann, tercih ettiği kirli görüntü efekti ile olsun, oyuncular ve hikaye etrafında pek de oluşamayan kimyadan ötürü olsun, belirli bir demodelik hissiyatının seyirciye geçmesini engelleyemiyor. Filmin açılış sekansında yer verdiği, siber saldırıyı sanki kodların arasından, kabloların içinden geçişleriyle görüyormuşuz gibi yaratılmış olan dramatizasyon, Matrix’ten benzerlerine alışık olsak da yine de etkileyiciydi, doğruya doğru, fakat devamındaki klişe ve demode görüntüler, hafif bir hayal kırıklığı yaratmıyor değil. Teknik bir gerçekliği konu ettiği için çoğu sahnede doğal ışık kullanımı ise kabul edilebilir elbette.

Konuya gelecek olursak, bir hacker’ın gerçekleştireceği planlara bağlı olarak Çin’de meydana gelen patlama ve Amerikan borsasındaki değişiklikler sonucunda iki ülke birlikte hareket etmeye karar verir ve bu aşamada ihtiyaçları olan kişi hapiste yatmakta olan Nicholas Hathaway’dir. Thor karakteri biraz üzerine yapışmış olan Chris Hemsworth canlandırıyor Hathaway’i, başarılı olduğunu söyleyebiliriz.

Filmde bir yandan siber saldırıların ne noktalara gelebileceğini görürken öte yandan Hollywoodvari aksiyona; patlamalara, araba takip sahnelerine, kavgalara vs.. doyuyoruz, diğer yandan da yine Mann usulü, iç hikayelerimiz var. Çinli kadın ajan (Tang Wei) ile Hathaway’ın arasındaki aşk, onların ağabey Chen Dawai (Lee-Hom Wang) arasındaki ilişki, güven, iyi niyet, intikam… 2 saat 15 dakika süren, yani aslında biraz gereksiz yere uzayan filmin ikinci yarısında hikayenin seyri epey değişiyor zaten.

Filmin yapım notlarından öğrendiğimiz kadarıyla filmin konusunu daha da profesyonelce işlemek adına Mann siber savaşlarla ilgili çok fazla bilgi toplamış, bazı sahneler, “teknik olarak aslında öyle olmaz” uyarılarıyla çıkartılmış. Hemsworth’ün canlandırdığı karakter, Kevin Pulsen’ın Blackhat kitabında bahsettiği gerçek karakter Max Butlerüzerinden inşa edilmiş. Gerçekte de öyle miydi bilmiyorum ama karakterin bambaşka bir sebeple hapiste olması ama aynı zamanda bir hacker olduğunun farkedilmesi üzerine ajanların onunla çalışmak istemesi senaryonun zayıf kısımlarından biriydi bana göre. Biraz akıllı telefon reklamı, biraz işletim sistemi reklamı derken, bazı gereksiz detaylar da eklenmiş filme, örneğin Hathaway’in bulundukları mekandaki bluetooth sinyalleri üzerinde çalışırken, “telefon Android değil mi, öyle olması gerekiyor çünkü” demesi gibi…

Haftanın izlenesi, üzerine konuşulası, tartışılası filmlerinden. Ne de olsa bir ustanın elinden çıkma, yüksek bütçeli, güncel bir meseleyi ele alan, sağlam bir film…

Kan Bağları/Blood Ties

Blood Ties/Kan Bağları filmini iki kez izledim, ilk kez geçen sene uzun versiyonuyla Cannes’da, ikinci kez de Beyazperde.com olarak gerçekleştirdiğimiz öngösterimde, kısaltılmış versiyonuyla.

Cannes’da sabah 8.30 itibariyle günde 3-4 film izlemek durumunda kalmak, yarışma filmlerini ayrıca değerlendirmeye çalışmak, yani festival içinde filmleri değerlendirmek çok daha farklı oluyor açıkçası. Başka kıstas ve kriterleriniz olabiliyor orada. Geçen senenin “fazla parlak” birkaç filminin arasında, oyuncu kadrosuyla heyecanlandıran ve zaten yarışmamakta olan bu yapım, özellikle uzunluğu ve olay akışının ağır ritmi sebebiyle beklediğim tadı vermemişti bana. Evet, oyuncu kadrosunun zenginliği zaten baştan beklentileri yükselten bir durum bu yapım için. Filmin Fransız yönetmeni de, hem oyunculuk hem yönetmenlik alanlarında kendisini ispatlamış olan Guillaume Canet. Dolayısıyla sinematografi anlamında da beklentilerimiz yüksek sayılır, estetik açıdan gayet “şık” bir filmle karşı karşıya olduğumuz daha fragmanlardan belliydi.

Filmin 70’lerde geçen bir polisiye oluşu da ilgi çekici özelliklerinden, belli ki yönetmenimiz o dönemin meşhur suç/gerilim/polisiye türündeki filmlerinden epey etkilenmiş… Fakat, Fransız bir yönetmenden İngilizce bir Amerikan filmi izlemek nasıl olacak bakalım…

Evet, roman uyarlaması olan bir filmin (Les Liens Du Sang) yeniden çekimi olan Blood Ties’da, 1970’lerin başında New York’ta geçiyor öykü. Açıkçası nostalji düşkünlüğümden, geçmişteki belirli bir dönemi başarılı şekilde yansıtan filmleri çok severim. Blood Ties’da da 70’ler atmosferi son derece başarılı bir şekilde tasarlanmış; kılık kıyafetler, hal ve tavırlar, müzikler, arabalar, saçlar, renkler, evler, sokaklar, herşey tam da olması gerektiği gibi… Film aslında hareketli bir sekansla açılıyor; kendi aralarında gülüp eğlenmekte olan gençlerin evini polis basıyor ve silahlı çatışma çıkıyor, yaralananlar, tutuklananlar oluyor. Fakat bu heyecanlı ve merak uyandırıcı açılıştan sonra film teker teker bize karakterleri tanıtmak derdine düşüyor ve bu süreçte tempo düştükçe düşüyor. Filmin ilk yarısı bu ağır tempoda geçerken kendinizi bir sergi izleyicisi gibi hissetmeye başlıyorsunuz, ambiyans güzel, sevilen, ünlü oyuncuları birarada görmek güzel, ama o kadar, tempo o kadar düşüyor ki, filmin anlatmak istediği hikayeye odaklanmak mümkün olamıyor çok fazla.

Aslında hikayenin odak noktası, iki erkek bir kız kardeşten bir de hasta babadan oluşan bir ailede iki birbirinden çok farklı karakterdeki erkek kardeşin (Clive Owen ve Billy Crudup) çatışması; onların çocukluktan gelen vicdan muhasebeleri, gururları, birbirlerine olan aşırı bağlılığı sevgi olarak değil de bazı fedakarlıklar ve hatta kendilerine zarar vermelerle gösterme “delikanlılıkları” diyelim. Ve ekleyelim: babaları rolündeki James Caan’ın performansına şapka çıkartıyorum. Onun yanısıra da o kadar çok “isim” oyuncu var ki kadroda, (Marion Cotillard, Mila Kunis, Noah Emmerich, Zoe Saldana…) hiçbirine kötü denilemez, gerçi garip aksanları çoğunu ara ara itici kılmış ama yine de hepsi etkileyici performanslar sergileyerek filmi izlenir kılıyorlar.

Filmin ikinci yarısı daha çok aksiyon içeriyor, kovalamacalar, arabalı takipler ve bu tarz, alışılagelmiş, heyecanı arttıran hareketli anlar artıyor ve izleyiciyi daha çok içine çekip, az da olsa, merak uyandırmayı başarıyor.

70’lerin polisiye filmlerini severim, hele ki kadro bu kadar sağlamsa, bir de Fransız bir yönetmen filmi Amerika’da çekmişse, bu iyice ilgimi çeker diyorsanız, Kan Bağları size göre!

Karanlık Cinayetler / The Frozen Ground

Ülkemizde o hafta vizyona giren filmler arasında Wolverine’den sonra en çok Karanlık Cinayetler/Frozen Ground dikkat çekmişti. İki sebebi var bunun, birincisi filmin başrollerinde John Cusack ve Nicolas Cage gibi deneyimli ve popüler iki oyuncunun yer alması, ikincisi de filmin gerçek bir hikayeden yola çıkan bir film olması şüphesiz.

80’li yıllarda Alaska’da yaşanan gerçek bir olayı senaryolaştırıp filmleştiren Scott Walker‘ın ilk uzun metraj film denemesi bu. Robert Hansen isimli seri katil, 17-40 yaş arası 20 küsur kadına tecavüz ettikten sonra onları av tüfeğiyle vurarak öldürüyor. Polis ise birkaç ceset bulsa da kesin deliller elde edemiyor. Hansen’ın elinden kurtulmayı başaran bir genç kadın ise o dönem bu işin başına yeni getirilmiş ve aslında emekliliğinden önceki son işi olan polis memuruna (Nicolas Cage) yaşadıklarını anlatınca katilin kim olduğu açığa çıkıyor. Fakat evli, çocuklu ve toplum içinde gayet prestijli, sevilen sayılan biri olan Robert Hansen’ı yetersiz delille suçlamak istemiyorlar. Kahraman polis ise kendi hayatını ve ailesini dahi riske atarak var gücüyle bu adamın suçlu olduğunu kanıtlamak için uğraşıyor ve sonunda başarıyor da…

Filmin konusu da, gerçek hikaye de aynen böyle işliyor. Filmde sapık seri katil olarak John Cusack karşımıza çıkıyor, bunu söyleyerek filmle ilgili bir sürprizi açığa çıkarmış değiliz zira film kimin kim, neyin ne olduğunu saklayan, sürprizli bir film değil.

Filmde teknik olarak beni rahatsız eden kamera hareketleri oldu. Hareketli, titreyen, sallanan, hızlı kamera hareketleri gerçekten can sıkıcı, gereksiz derecede fazla ve yorucuydu. Tabii ki yönetmen bunu düşünecek değil filmini çekerken ama özellikle filmi sinemada altyazısıyla takip etmek durumunda olanlar için büyük eziyet böyle çekimler. Hikayeyi yaşatmak, gerçek kılmak adına yapılan bir yöntem bu evet ama keşke arada, bazı gerekli sahnelerde kullanılsaymış, filmin neredeyse bütününde olmasaymış. Hikayenin Alaska’da geçiyor olması ise şüphesiz filme güzel görüntüler, etkileyici planlar olarak geri dönmüş. Oyunculuklar da sıkıntısız, özellikle katilden paçasını kurtarabilen genç kız rolünde Vanessa Hudgens, performansıyla filmde epey dikkat çekiyor.

Yaşanmış hikayeden yola çıkan filmlerde sanırım seyirci olarak artık biraz farklı hikayeler öğrenmek istiyoruz. Elbette yaşanan her hikaye kendine has ve önemlidir, aslında internette Alaska-1983- Robert Hansen gibi aramalar yaparsanız yaşanan gerçek olayla ilgili karşınıza çıkanlar daha çok ilginizi çekebilir, Hansen’ın neden böyle bir sapık katile dönüştüğüne dair izler bulabilirsiniz örneğin. Fakat sinemada bu konu çok fazla işlendi ve yeni bir şey söyleniyor değil. Bir sapık vardır, ortada cinayetler ve işkenceler vardır, bir polis genelde bu konuya çok fazla kafasını takar ve olaylar çözülür ya da nadiren çözülmez. Bu tarz filmlerde merak unsuru ya da ters köşeler varsa ilgi çekici olabilir ancak. Özellikle bu polisin de kendi hayatında hassas noktalar olur hep nedense, ya kızı vardır, ya birini kaybetmiştir… Nicolas Cage verdiği bir röportajda o polisle cidden tanıştığını ve neler yaşandığını birebir kendisinden dinlediğini anlatmıştı, dolayısıyla o polisin özel hayatının detayları gerçek mi yoksa yönetmenin senaryoya eklediği bir örgü mü bilmiyorum ama her halükarda izleyici için bir klişe! Nicolas Cage ve John Cusack’ı karşılıklı izlemeyeli çok oldu, polisiye de severim diyorsanız, belki tatmin edici olacaktır bu film.

Polisse

Geçen sene Cannes’da izlediğim ve Jüri Özel Ödülü’nü almasına sevindiğim bir filmdiPolis (Polisse). Ülkemizde de çeşitli festivallerde gösterildi ve vizyona girmesi Temmuz 2012’yi buldu.Polisse, çocukların Polis kelimesini telaffuz ediş biçiminden dolayı bu şekilde isimlendirilmiş. Film, çocuk görüntüleriyle ve çocuk şarkılarıyla başlıyor, sanki yumuşak ve masum devam edecekmiş gibi bir açılış yapıyor ama taş gibi sert gerçeklerle yüzleşmemiz yakın.  Polis merkezinde babasının onu taciz ettiğini kendince anlatmaya çalışan küçük bir kız ve onu korkutmadan sorgulamaya çalışan polis memurlarıyla karşı karşıyayız.

Filmde oyuncu olarak da yer alan güzel yönetmen Maïwenn, gerçek olayları konu alan, sert, rahatsız edici bir ilk filmle karşımızda. Cannes film festivalinde elimize geçen kitapçıktan çevirdiğimiz röportajda yönetmen, izlemiş olduğu bir belgeselden etkilenerek Çocuk Koruma Birimi’nde görev yapan polis memurlarıyla irtibata geçmeye karar verdiğini anlatıyor. Polis memurlarıyla zaman geçirmeye başlıyor duyarlı yönetmen ve yaşanan tüm gerçekleri not alarak bunları filminde kullanmaya karar veriyor. Bu şu demek oluyor: Filmde kimi zaman gözlerimizi kaçırarak izleyemediğimiz, kimi zaman duymamak için kulaklarımızı kapatmak istediğimiz tüm olaylar gerçekten yaşanmış! Tüm o pedofili vakaları, cinsel tacizler, tecavüzler,aile içi şiddet ve ensest hikayeleri… Gerçi buna şaşırmak yersiz, maalesef hem kendi ülkemizde, hem de dünyada yaşanan bu tip olaylar konusunda pek de bilgisiz değiliz, ne kadar kabul etmek istemesek de, bu istismarlar iki adım ötemizde dahi yaşanıyor . Bu anlamda, bence bu konuyu adeta bir belgesel çeker gibi ama dramatik bir yolla bir sinema filmi haline dönüştürme fikri bile yeterince cesur ve takdire şayan bir davranış.

Filmde en çok hoşuma giden yaklaşım, konunun “biz ve onlar” gibi işlenmemiş olması… Filmin argümanı şu ki, bu konuda hepimiz aynı taraftayız. Hepimiz insanız ve insan olmanın getirdiği zayıflıklarla, hatalarla, kötücül yanlarla, eksikliklerle, zaaflarla mücadele ediyoruz. Filmde hiç kimse kahraman değil, hiç kimse stereotip olarak mükemmelleştirilmemiş. Polis memurları tarafından sorgulanan cinsel istismar vakaları sahneleri bir yanda, bu polis memurlarının kendi zaafları, özel hayatlarında yaşadıkları başarısızlıklar, iş hayatının zorluklarıyla mücadele etmeleri, elbette her birinin birer insan olarak, bu vakalardan etkilenişleri ve kendi hayatlarını sorgulayışları, yani hepsinin “insan” yanı, diğer tarafta işleniyor. Bu anlamda aslında filmde derinlemesine işlenen epey fazla hikaye var.

Bazı vakaların çok fazla içine giriyoruz, evlerine konuk oluyoruz, yaşadıkları sıkıntılara şahit oluyoruz, çoğuyla ise sadece ofisteki sorgulama esnasında tanışıyoruz ve bazılarını orada öylece bırakıyoruz, “ne oldu acaba sonra” merakıyla… Bu konuda senaryoda dengede olmayan yerler olduğunu söylemek mümkün. Polis memurlarının ise çoğunun özel hayatlarının çok fazla içindeyiz, eşleri, eski eşleri, evleri, cinsel hayatları, boşanmaları, çocukları, çocuk yapamayışları, içki problemleri, yasak aşkları, hepsiyle inanılmaz derecede yakınlık kuruyoruz ve özdeşleşiyoruz. Fakat burada oyunculuklara ve oyunculuk yönetimine şapka çıkarmak, hatta onları defalarca alkışlamak gerekiyor. Çoğu tanınmış oyuncular ve fakat çoğu filmde karşılaşamadığımız kadar doğal bir oyunculuk burada bahsettiğimiz. Filmin hafif belgeselimsi yanına da hizmet ediyor bu doğal oyunculuk meselesi. Bazı sahnelerde gerçekten de, “bunlar sokaktaki, senin benim gibi insanlar, gerçekten Paris’te yaşayan polis memurları, gerçekten böyle sorunları var ve yönetmen sadece kamerasını onlara doğru tutmuş” gibi bir inançla izliyorsunuz filmi…Maiween filmde çekingen fotoğrafçı Melissa’yı canlandırıyor başarıyla. Çektiği fotoğrafları filmde hiç görmemiş olsak da, Maiween, aslında kendisini kullanarak, filmin mizahını ve romantizmini arttıran bir çizgide, filme gerekli bir karakter yaratmış oluyor.

Zaman zaman mizah dozu artan filmde, trajedi ve komedinin yanı sıra bürokratik ve politik sorunlar da ele alınmıyor değil. Büyük bir sapık olduğunu itiraf ederken, “içeride tanıdıklarım var, bu yüzden bana hiçbir şey yapamazsınız” diyebilen karakterlerin yanısıra, devletin siviller ve polisler üzerinde uyguladıkları bazı politikalar, değinilmeden geçilmemiş.Türk televizyonlarında yıllardır devam eden bir dizi var: Arka Sokaklar. Diğer ülkelerde de benzeri polisiye diziler var elbet ve Maiween’in Polisse’i, aslında biraz bu dizileri de hatırlatıyor, hatta bu filmin hikayesinin devamı olsa, dizi gibi izlenebilirmiş hissiyatı da vermiyor değil, içiçe geçen birden çok önemli, acı tatlı konusuyla. Fakat bu durum, sinema perdesinde izlediğimiz bu filmi değersiz kılan bir yan değil hiçbir şekilde.

Filmin çok trajik ve şaşkınlık verici bir sonu var, bence filmin en çok tartışılacak kısmı da bu olacaktır. “Neden? Ne gerek vardı? Esas konu bu muydu?” gibi… Aslında gerçekten de şok edici ve pek de esas konuya hizmet etmiyor gibi görünüyor ama aslında son sahnede yaptığı kurgu oyunuyla, ne demek istediğini çok net söylüyor bana sorarsanız Maiween. Filmin sürprizlerini ele vermemek adına daha fazla detaya girmeden, birden çok konuyu iyi kötü işlemeye çalışırken ortaya biraz kafa karıştırıcı bir iş çıkmışsa da, sinemayı, izleyiciyi rahatsız ederek gerçeklerle yüzleştirmek amacını doğal bir akışta verebilme yetisine sahip bir filmle karşı karşıya olduğumuzu ve bu yüzden seyircinin bir şans vermesi gerektiğini söyler, filmle aranızdan çekilirim.

Bir Zamanlar Anadolu’da


Bu sene Mayıs ayında 64. Cannes Film Festivali’ne katılma fırsatı bulmuştum. Altın Palmiye için yarışan filmlerden birçoğunu izledim, bunlardan biri de Nuri Bilge Ceylan imzalı Bir Zamanlar Anadolu’da idi. Filmi basın gösteriminde ve galasında izleme fırsatı buldum, evet iki saat kırk dakikalık NBC filmini tam iki kez izledim. Cannes’dan Jüri Büyük Ödülü kazanarak dönen film Türkiye galası ile Adana Altın Koza’da izleyiciyle buluşuyor ve akabinde Eylül 22’de Türkiye genelinde vizyona giriyor. Filmden bahsetmek için ise Nuri Bilge Ceylan sinemasından başlamak gerek söze.

90’lı yılların başında çektiği kısa filmi Koza, Cannes Film Festivali’nde gösterim hakkı kazanmış olan Nuri Bilge Ceylan, baştan şanslı, başarılı ve farklı bir yönetmen. Daha sonraki uzun metrajları Kasaba, Mayıs Sıkıntısı, Uzak ve İklimler de yurtiçi yurtdışı ödüller almış filmler oldu hep. Nuri Bilge Ceylan, yurtdışında gururumuz bir isim oldu, ama Türkiye’de “popüler” bir isim olmadı. Sokaktan çevireceğiniz genel geçer bir sinema izleyicisi, Nuri Bilge Ceylan’ın sadece ismini duymuş durumdaydı, herhangi bir filmini izlemiş veya bir röportajını televizyonda/dergide görmüş değildi. Filmlerinden bazılarını izlemiş genel geçer bir sinema izleyicisi ise izlediği filmi “anlaması, içine girmesi zor, ağır, sanatsal, farklı, alışılmadık, hatta sıkıcı” gibi terimlerle tanımlarlardı. Çünkü Nuri Bilge Ceylan farklı bir yönetmendir. Diyalogsuz, efektsiz, uzun sekanslı, minimal filmler çeker. Çanakkale Yenice doğumlu yönetmen, mühendislik ve sinema eğitimi almıştır fakat ilk profesyonelliği fotoğrafçılık üzerine oluşmuştur. Boğaziçi Üniversitesi ‘nde okurken katıldığı kulüp ile başladığı fotoğrafçılık yolculuğu, görsel sanatla olan ilgisinin başlangıcını oluşturur aslında. Seçmeli ders olarak aldığı sinema dersleri de ilgisini çekmeye başlar ve hayatta ne yapmak istediğini sorgulamaya başlar Ceylan. Fotoğrafçılık, reklamcılık ve sinema, ilgileri ve yavaş yavaş profesyonel meslek alanlarıdır artık onun. Ceylan, sondan bir önceki filmi Üç Maymun’a kadar, minimal anlatımlı filmlerinde hep arkadaşlarını, akrabalarını oynatmıştır, profesyonel oyuncular kullanmamıştır. Bunlar Taşra Üçlemesi olarak adlandırılan filmler olmuştur sonradan. Kendi yaşadığı toprakları, taşrayı, çok başarılı olduğu fotoğraf sanatını sinemasal bir büyüye dönüştürmeye çalışarak çekmektedir adeta. Senaryo açısından çok başarılı olmadığını kendi de itiraf eder o filmlerin. Ancak amacı kendi gözüyle dünyayı nasıl gördüğünü anlatmaktır adeta ve bunu öyle yalın, öyle gerçek, öyle duru bir şekilde, planlamadan, hesapsız kitapsız yapar ki, bu filmler evrensel hikayeler anlatan, dolayısıyla uluslararası anlamda başarılar kazanan filmler olur. Fakat yukarıda da değindiğimiz üzere, profesyonel oyuncular kullanmaması, senaryo konusunda çok iddialı olmaması, popülerlik amacı gütmemesi, Türkiye izleyicisiyle arasında belirli bir duvar örmüştür biraz da. Ne de olsa seyirci başı sonu belli, mesajları açık, oyuncu kadrosu ünlülerden oluşan filmler izlemeye daha alışıktır.

Üç Maymun ile bunu kırar Ceylan. Yanlış anlaşılmasın, asla popüler film yapma sevdasına girmez, kolaya kaçmaz, tarzından, hayata ve sinemaya bakış açısından ödün vermez. Ama sinema yapmanın izleyicilere de ulaşmak olması gerektiğini bilinçaltında dahi olsa çözer bana soracak olursanız. Ödün vermeden de sanatsal, derli toplu, belirli bir dert anlatan, başarılı filmler çekilebilir, ödül de alır, gişe de yapar, izleyiciye de akademisyenlere de jürilere de ulaşılabilir’in formülünü çözme yoluna girmiştir adeta. 61. Cannes Film Festivali’nde Altın Palmiye için yarışan ve Nuri Bilge Ceylan’a ‘En iyi yönetmen’ ödülünü kazandıran film, 81. Oscar’da Türkiye’nin yabancı film dalında aday adayı olup son 9 film arasında yer almayı başaran bir yapım olmuştur. Türkiye’de 15 hafta vizyonda kalan film 1.173.753,00 TL hasılat yapar (boxofficeturkiye.com). Yavuz Bingöl, Hatice Aslan gibi ünlü isimlere filminde yer veren Ceylan, senaryo anlamında da farklı bir yola giderek, gene taşrayı anlatsa da bu kez sadece fotografik kareler yerine içi dolu, elle tutulur, izleyicinin merakını canlı tutan bir hikaye anlatmıştır. Filmin senaryosunda eşi Ebru Ceylan ve Ercan Kesal’ın da imzalarını görürüz. Bu üçlü artık bir senaryo ekibi olmuştur zaten ve Cannes ödüllü Bir Zamanlar Anadolu’da filminin senaryo ekibi de aynı isimlerden oluşmaktadır.

Bir Zamanlar Anadolu’ya gelelim artık değil mi? Direkt olarak filmin konusuna ve eleştirisine girebilirdim ama bilinçli olarak bu girişi yapmak ihtiyacında hissettim kendimi çünkü bu film bir olgunluk aşaması, bu film başı olan bir hikayenin şimdilik son noktası. Bu kez de başrollerinde Yılmaz Erdoğan, Ahmet Mümtaz Taylan, Taner Birsel, Muhammed Uzuner gibi profesyonel oyuncular olan Cannes ödüllü film, her şeyden önce söylemeliyim ki, kendi kulaklarımla şahid olduğum üzere yabancı basın tarafından “şaheser, başyapıt” sıfatlarıyla anılıyor. Tek eleştiri filmin süresi üzerineydi (157dk) fakat Nuri Bilge Ceylan ile Cannes’da röportaj yapabilme şansını da elde ettim ve bu konuda kendisi “nasıl ki bir roman 600 sayfa olabiliyorsa, ben de bilinçli bir şekilde hikayemi bu kadar uzun tutabilmek istedim, pişman olduğum, atmak istediğim tek bir kare bile yok” dedi.

Ben şöyle bir tablo görüyorum. Amacı sinema yoluyla şöhret olmak, ün ve para kazanmak olmayan, hayatı anlamaya çalışan ve anladıklarını da sanatsal bir görsellikle bizlere anlatmak isteyen Nuri Bilge Ceylan, çektiği ilk kısa filminden beri samimi ve kaliteli çalışmalarıyla dikkat çekerek belki kendisinin bile tahmin ve tercih etmediği bir üne kavuşuyor fakat sinemayı öğrenme çabasında film yapmaya devam ediyor ve artık bir olgunluk dönemine giriyor. Kendine ait olan izlerden asla kopmadan, herkese ulaşabilmenin yolunu buluyor adeta ve bu kıvam tam da yerinde oluyor. Gerçi kendisine sorduğunuzda o bunların hiçbirinin farkında olmadığını, hiçbir şeyi planlayarak yapmadığını, sadece aklındaki sinemayı yaptığını ve geriye dönüp, benim işlerim nereye gidiyor diye bakmadan, ileriye bakarak yaptığını söyler işini. ‘Değerlendirmek sizin göreviniz, benim değil’ diyor yönetmen sorulduğunda, haklı da. Bana sorarsanız bir gelişim görüyorum, ben gözlerimizin önünde, çıplak bir şekilde, hem de ödül ala ala kendini geliştiren bir sinemacı görüyorum, ben başarı, samimiyet ve tutku görüyorum.

Film, aslında gizemli bir polisiye. Bu kez bol bol diyalog var. Sekanslar gene uzun tutulmuş, yönetmen bir çok şeyi gene izleyiciye bırakmış. Film, bir doktor ile cinayet soruşturması yürüten bir savcının toplamda yarım gün süren gerilimli ve merak dolu hikayesini konu alıyor. Ercan Kesal’ı yaşadığı bir olaydan esinlenerek yazılmış bir senaryoya sahip. Merak ve gizem unsuru çok fazla olan film, uzunluğuna rağmen kendisini izlettiriyor. Oyunculukların başarısı, senaryonun derli toplu oluşu, yönetmenin o muhteşem görsel dünyasıyla birleşince ortaya güzel bir film çıkıyor. Nuri Bilge Ceylan, kendi sinemasının altını iyiden iyiye çiziyor, yerini sağlamlaştırıyor, sanki kendini artık bize daha iyi ifade edebiliyor. Sabırla izleyiniz.

Av Mevsimi

Bu coğrafyadan bir polisiye çıkar mı? Son yıllarda Türk yönetmenlerin kafasını oldukça meşgul eden bu soru, birçok Türk polisiye filmi denemeleriyle karşı karşıya kalmamıza sebep oldu. Tür olarak dünya çapında da epey ilgi gören polisiye, gerçekten de coğrafyanın ta kendisinin yapısıyla doğru orantılı olarak çeşitleniyor. Bu türü başlatan Fransız ve Amerikan polisiye filmleri yıllarca birbirini etkilerken, bir yandan da aslında kendi ülkelerinin sosyolojik durumlarından etkilenmekteler. Savaş dönemleri, psikolojik buhranlar, 60’lı yılların değişimleri, 68 kuşağı, suç ve şiddetin artışı, kapitalizmin adaletsizliği ve bunun gibi konular sinemaya doğal olarak yansıdı. Suç ve polisiye filmleri toplumun genel fotoğrafını gösteren filmler olmaya başladı adeta. 70’lerden sonra ise seri cinayetler ortaya çıktı ve her zaman ilginç bir hikayesi olan bu seri cinayetler, polisiye sinemasına da iyi malzeme oldular.

Türk sinemasına geldiğimizde, son on yılda 9, Sis ve Gece, Polis, Pars: Kiraz Operasyonu, Beyza’nın Kadınları, Ejder Kapanı gibi bazı polisiye film örnekleri, kendilerinden epeyce bahsettirdiler. Bu filmlerin arasında Beyza’nın Kadınları ve Ejder Kapanı, seri katil konusunu Türkiye’de ilk kez film konusu yapmış olmalarıyla bir adım öne geçti diyebiliriz. Av Mevsimi ise gene klasik bir polisiye film örneği.

Olaya tür açısından baktıktan sonra bir de yönetmen sineması olarak bakarsak, usta yönetmen Yavuz Turgul’un filmografisinde tür olarak bir ilkten bahsediyoruz. Kendisi röportajlarında polisiyeye her zaman sıcak baktığını ve bu türde bir film çekmiş olmaktan mutluluk duyduğunu söylüyor. Filmin senaryosu da kendisine ait ve bu senaryo, filmin başında da belirtildiği üzere, Yavuz Tanyeli’nin bir resim çalışmasından ve o çalışmaya aldığı bir nottan esinlenerek yazılmış: Yeni bir şeylerin görüleceği aralıklar mutlaka vardır. Film gerçekten de bu cümlenin etrafında dönerek bize bir cinayeti betimliyor ve diyor ki, hiçbirşey göründüğü gibi değildir ve görünmeyeni anlamak için perspektifinizi değiştirmek gerekir. Hep aynı yere bakıldığında gerçek kaçabilir oysa açı değiştirildiğinde yepyeni gerçeklerle karşılaşılabilir.

Filmin dışında dolanmayı bırakıp biraz daha içerden devam edersek her şeyden önce uzun süredir beklenen bir film olmasının sebeplerinden biri Yavuz Turgul ise bir diğeri ise oyuncu kadrosu idi: Cem Yılmaz, Şener Şen, Çetin Tekindor, Okan Yalabık, Melisa Sözen. Hatta ve hatta, son zamanlarda Ezel adlı TV dizisindeki performansıyla adından söz ettiren Rıza Kocaoğlu ve bu filmde küçücük bir sahnede de olsa oyunculuğunu konuşturabilen, Çoğunluk filmindeki performansıyla bu senenin Altın Portakal en iyi oyuncu ödülünü kazanan Bartu Küçükçağlayan. Böyle bir cast ve böyle bir yönetmen bir araya geldiğinde, zaten merakla beklenen bir film çıkıyor ortaya ama film, cast’ına güvenen içi boş bir yapım değil kesinlikle. Oyuncu tahlilleri son derece iyi yapılmış, görüntü yönetmenliği, müziği, temposu hiç aksamayan, kaliteli bir yapım çıkmış ortaya. Ayrıca bu film, özellikle kişiler açısından bakacak olursak, Cem Yılmaz’ın kendini bir sinema oyuncusu olarak baştan aşağı ispatladığı filmdir. Cem Yılmaz, kariyerine karikatürist, daha sonra da stand up komedyen olarak başladığı için ve çok başarılı olup hızla çok yükseldiği için, eleştirmenler tarafından çok da tokat yiyen birisi. Oysa Cem Yılmaz’ın en önemli artıları; zekası, doğallığı ve rahatlığı. Bu meziyetlerin üst seviyelerde olması, kendisini hem mizah alanında hem de sinema alanında başarıya taşıyan etmenler oluyor. Mizah genelde hafife alınan bir şeydir, bu yüzden aslında kendi yazdığı filmleriyle yeteneğini zaten ispatlamış olan Cem Yılmaz, bir başkasının – hem de Yavuz Turgul gibi bir yönetmenin- yönetmenliği ve senaristliğinin altında, büyük ustaların yanında, bu denli farklı (ciddi, sinirli, duygusal, Karadenizli…) bir rolün hakkını bu denli verebilmiş olduğu için bence artık bu anlamda bütün sınıfları geçmiş, iftahar edilecek bir oyuncu haline gelmiştir. Umarım başarıları kıskanmak yerine alkışlamayı da öğrenir toplumumuz ve Cem Yılmaz’ın geldiği noktanın hakkını verir. Şener Şen, Çetin Tekindor gibi usta oyuncuların filme ne kadar yakıştığını ve rollerinin hakkını nasıl verdiklerini anlatmaya gerek duymuyorum. Melisa Sözen’in oyunculuğunu ise – diğer rollerin doğallığının içinde mi göze battı bilmiyorum ama – oldukça yapay buldum.

Filmde mantık hataları yok mu? Elbette var. “İyi de bu konu kapandı artık, bu meseleyi şöyle şöyle çözeceğine neden uzatıyor ki” gibi kendi kendinize konuşacağınız anlar olacak ama hangi senaryo mükemmel mantık dizgelerine oturuyor ki? Hatta düşündüm de, hayatın kendisi çok mu mantıklı ilerliyor? Hayatı taklit eden sinemanın da bu kadar kusuru olsun elbet. Doğruyu söylemek gerekirse, filmin seyirciyi ters köşeye yatıran, sürpriziyle şaşırtan bir sonu olmasını beklerdim çünkü yakışırdı fakat öyle bir sonu yok ve şunu da biliyoruz ki, bu yönetmenin kendi seçimi. Turgul röportajlarında, amacım o değildi, o zor bir iş, ben böyle bir hikayeye başka bir açıdan bakmak istedim diyor. Filmin sonu aslında sürprizli olmamakla birlikte, niye öyle yaptı da böyle yapmadı ki sorularının cevaplarını açık uçlu bırakarak kendi çapında bir sürpriz de yaratıyor diyebiliriz aslında.

Son olarak, filmin lirik yapısının da gerçekten etkileyici olduğunu eklemeliyim… Cinayete kurban giden kişinin ara ara yankılanan iç konuşmaları çok etkileyici geldi bana. Filme başka bir ağırlık ve doku katmış. Yavuz Turgul bu farklı denemesiyle filmografisine bir başarılı filmi daha katmış olmanın haklı gururunu yaşıyor olmalı. Kaçırmayın derim.