“Dehşetin Yüzü / The Nun” 21 Eylül’de Sinemalarda

“Korku Seansı / The Conjuring” evreninin bir başka karanlık köşesini keşfettirecek. Corin Hardy’nin (The Hallow) yönetmenliğini yaptığı ve yapımcıları James Wan ve The Conjuring serisinin tüm filmlerinin yapımcılığını üstlenen Peter Safran olan bu yeni korku festivali, şeytani varlığını ilk kez The Conjuring 2’de gördüğümüz kötü ruhlu rahibe Valak’ın şoke edici kökenine inecek.

The Nun’ın oyuncuları şöyle: Peder Burke rolünde Oscar’a aday gösterilen Demian Bichir (A Better Life), Rahibe Irene rolünde Taissa Farmiga (TV dizisi American Horror Story), yerel köylü Frenchie rolünde Jonas Bloquet (Elle). Kadroda aynı zamanda manastırdan Rahibe Victoria rolünde Charlotte Hope (TV dizisi Game of Thrones), Rahibe Oana rolünde Ingrid Bisu (Toni Erdmann) ve The Conjuring 2’deki ana karakter Valak rolüyle geri dönen Bonnie Aarons yer alıyorlar.

Jurassic World

Michael Chrichton‘ın romanından Steven Spielberg tarafından 1993 yılında sinemaya uyarlanmış olan, tüm zamanların en başarılı sinema deneyimlerinden birisi olarak kabul edilen Jurassic Park ve devam filmleri, zamanına göre görsel efektlerin şaşırtıcı kullanımı, dengeli senaryosu, başarılı oyunculuklarıyla tüm sinemaseverlerin gönlünü kazanmıştı. Eğlence ve aksiyonlu gerilim dozajını iyi ayarlayan serinin ilk filmini 2013 yılında 3D versiyonuyla yeniden sinema salonlarında izledik.

Bugün ise Spielberg’in yönetmen değil de yapımcı koltuğunda oturduğu Jurassic World var vizyonda, yine 3D olarak.

Jurassic World, senaryonun en başarılı görsel efekt filmlerinde bile ne denli önemli olduğunu bir kez daha hatırlatan, ama tersten hatırlatan bir yapım oldu ne yazık ki…

Zira, ne izleyeceksem izleyeyim, karakterlerin, hikaye örgüsünün bizi kendisine bağlayan yapıda olması birincil dikkat ettiğimdir sinemada. Hele ki Jurassic World gibi sinemanın bir büyü oluşunu kullanan, yani teknik olanaklar sayesinde olmazı olur, gerçeği masal, zamanı oynak kılabilen örneklerde… Zira hikayenin ve karakterlerin içi boş olduğunda, kullanılmış efektlerle, teknik oyunlarla, bilgisayar nimetleriyle, bazen kuru gürültüyle başbaşa kalıyorsunuz ve o zaman tüm büyü bozuluyor işte. Bu konuda Maymunlar Cehennemi‘nin son örnekleri çok başarılı örneklerdir kanımca, hikayeye,kişilere öylesine kaptırırız ki kendimizi, aksiyon ve efekt dolu sahneler su gibi akar gider, herşey sanki gerçektir, hep olduğu gibi, yaşadığımız hayat gibidir sanki de şaşırmaya bile fırsat kalmaz…

Sinemada bir hikayenin izleyiciye birden çok türü harmanlayıp vermesi; hem komedi, hem romantizm, hem aksiyon, hem gerilim, hem naiflik, hem korku türlerinde gezinmesi genel anlamda ne kadar iyi bir formül, tartışılabilir ama Jurassic World, bu konuda hamuru öyle bir tutturamamış ki… Film, bir çocuk filmi naifliğinde başlıyor, aşırı karton karakterler olan çocukların Jurassic World’e giderek orada çalışan işkolik teyzeleriyle bir haftasonu geçireceklerini öğreniyoruz, öyle ki acaba Jurassic World’e varmalarıyla bize sadece belgesel gibi birtakım CGI dinozorlar gösterecekler ve film bitecek mi diye düşündüren naifliklerle dolu başlangıç, epey de uzun tutuluyor. Aile ilişkilerinin hikayede hiçbir şeye hizmet etmeyen ve aralara serpiştirilen detayları da cabası…

İki karton karakter ağabey kardeşleri neredeyse unutup şimdi de Jurassic World dünyasına sızıyoruz. Adeta bilgileri alma bölümüne geldik filmde. Dinozorlarla çok iyi anlaşan eğitmen Owen (Chris Pratt), birşey çevirdiği, başka planları olduğu çok belli olan Vic karakteri (Vincent D’Onofrio),  işkoliklikten ne bir ilişki yürütebildiği ne de Jurassic Park’la bir bağ kurabildiğini anladığımız ufaklıkların teyzesi  Claire (Bryce Dallas Howard) ile tanışmamız için planlanmış, hafif, bol esprili, dinozorlar konusunda “eğitici” ve uzun sahnelerden sonra birdenbire bu iki hikaye birleşiyor, aksiyon tüm hızında başlayıp yerini gerilime bırakırken, aslında “ben o kadar da hafif bir film değilim, yeri gelir iki erkek kardeşin ya da başrol karakterlerin acı çektiğini, çok zor durumlarda kaldığını, belki de yaralanacaklarını, öleceklerini size düşündürtecek kadar cesur, gerilim dolu sahneler ekleyebilirim” diyor yapım bize sanki. Arada Owen ile Claire’nin flörtleşmelerinin yapaylığına, Claire’nin hatalarla dolu, hafif saf halden bir anda vicdan azabının verdiği güçle bir süper kadın kahramana dönüştüğü sahnelere, Pi’nin Yaşamı ve Sefer Tası adlı müthiş filmlerde büyük keyifle izlediğim Irfan Khan‘ın filmdeki harcanmışlığına ise fazla değinip uzatmak istemiyorum. Filmin son sahneleri adeta bir korku filmi artık, fakat etkilenmek için geç kalmış vaziyetteyiz, biz hala 10 dakika önceki esprilere gülüyor, karakterlerin inandırıcı olmayan hikaye ve ilişki şekillerine gıcık olmakla meşgul oluyoruz.

Elbette yıl 2015’ken filmdeki CGI efektler, dinozorlar, çevre, mekanlar çok etkileyici. 93’te bile çok etkileyiciydi, eh olsun o kadar artık! Bundan dolayı Jurassic World’ü güzelleyemeyeceğim doğrusu. Yönetmen Colin Trevorrow‘un ilk uzun metrajı Safety Not Guaranteed, tek kelimeyle bayıldığım bir çalışmadır, izlemediyseniz mutlaka bulun ve izleyin. Keşke o tatta filmler çekmeye devam etse başarılı yönetmen. Spielberg’lüğe oynamak için biraz erken mi ne?

Hikayenin altmetninde insanların kendilerini üstün ırk olarak görmeleri, dünyayı sadece kendi zekalarıyla yönetip aslında dünyayı, yaşamı paylaştığımız hayvanları da istedikleri gibi gerektiğinde bir eğlence aracına dönüştürebilecekleri düşüncesinin eleştirisi ve belki de intikamı var. Kapitalizm eleştirisi var, kabul, fakat o kadar kör gözüm parmağına ki? Topuklu ayakkabılarını çıkarmadan dinozorlardan kaçan, yoğunluktan yeğenlerinin kaç yaşında olduğunu bile bilmeyen işkolik kadın rolüne söyletilen cümlelerle, “bu hayvanların daha cool gözükmeleri için onları bu kadar güçlü kılan biz olduk” söylemleriyle, aşırı derecede itici bir “mesaj verme” tekniği..

Ben böyle konuşadurayım, Jurassic World, dünya çapında gişe rekorlarını kırmakla meşgul, eee, ne demişler, zenginin malı, züğürdün çenesini yorarmış. Senaryoda da zengin hikayeler izlemek dileğiyle, bu züğürt susar, herkese iyi seyirler.

 

 

Özkan Aksular ile Münafık’ı Konuştuk!

3 Nisan’da vizyona giren Münafık, korkudan çok gerilime yakın türü ve farklı göndermeleriyle dikkat çekici bir yapımdı, sorularımı filmin yönetmeni Özkan Aksular’a yönelttim.

 

 

 

Melis Zararsız: Özkan Aksular ismini yeni duyuyoruz sinema piyasasında. Bu ilk uzun metraj sinema filmin ve hem de bir gerilim/korku filmi. Kendinden bahseder misin biraz?

 

Uluslararası İlişkiler mezunuyum. Siyaset okudum aslında, alaylıyım yani. Kurgu ile giriş yaptım sektöre. Pek çok klip kurgusu yaptıktan sonra, klip yönetmenliğine geçtim. Asıl hedefim her zaman sinemaya geçmekti ama biraz pimpirikli biriyim. Bir işin her yönünü bilmeden o işe girişemiyorum. Klip çekmek, görselimi, dilimi ve kurgumu oturtmamda çok faydalı oldu.

 

Bildiğimiz klipler var mı çektiğin?

Herhalde en çok bilineni Yüksek Sadakat – Sana Aşık Yalnız Ben’dir. Feridun Düzağaç, Hayko Cepkin, Sibil gibi genelde sevdiğim ve keyif aldığım sanatçılarla çalıştım.

 

İlk film olarak gerilim/korku tarzında bir filmle karşımızdasın. Bu senin bir yönetmen olarak kendini ifade ettiğin ve etmek istediğin bir tür mü yoksa farklı türler de deneyecek misin? Nasıl çıktı bu fikirler?

Korku filmlerini severim ve iyi de bir takipçisiyim ama direkt korku filmi yönetmeni olayım diye çıkmadım yola. Gerilim ve dram türlerine daha yatkınım. Fakat Türkiye’de gerilim riskli bir tür. Av Mevsimi dışında yüksek gişeye sahip bir gerilim yok bildiğim kadarıyla.

 

 

Benim aklıma Beyza’nın Kadınları geliyor bir de bu türde.

Evet. Maalesef bunlar hak ettiği karşılığı tam olarak alamamış yapımlar. Korku seviliyor ve daha alışığız korku türüne. Ben Münafık’ta gerilim  yapmak ama içine biraz da korku koymak istedim. Münafık o yüzden aslında tamamen bir korku filmi değil, içinde korku öğeleri barındıran gerilim, hatta dram filmi diyebiliriz sanırım.

 

Evet, sanırım senaryo da sana ait değil mi? Bu hikayeyi yazma süreci nasıldı, aklında nasıl belirdi böyle bir hikaye? Cin konusu var gibi gözükse de, hamilelik, Rusya, göl, değişik bir hikaye, pek de benzerine rastlamadık aslında.

Evet, senaryo benim. Bitirebildiğim ilk senaryo. (Gülüşmeler) Söylediğin gibi birbirinden farklı pek çok donenin bir araya gelmesiyle oluştu hikaye. Ben böyle hikayeleri daha çok seviyorum. Paranormal olaylara ait terimleri Türkçe kullandığınız zaman bana komik geliyor. Bu yüzden filmin içinde bir yabancı dil olmasını istedim. Rusya, bize yakın ve bilimsel olarak gelişmiş, bu tarz araştırmalar da yapan bir ülke olduğu için Rusça’yı tercih ettim. Doğal doğum ile ilgili internette çokça videoya denk gelmiştim. O fikir de oradan geldi. Hani hurafeler, İslam ile bağdaşmayan mevzular vardır ya bazı korku filmlerinde, oradan da “münafık” fikri geldi aklıma.

 

Yani “münafık” kelimesinden mi ilerledi hikaye?

Evet. Biraz araştırınca bu kelimenin anlamını da tam olarak bilmediğimizi fark ettim. Zındık gibi, kafir gibi bir anlamı var zannedenler çoğunluktaydı. Gerçek anlamını ortaya koymak istedim.

 

Senaryo ne kadar zamanda tamamlandı?

Aslında yazmaya başladığımda, alışık olduğumuz daha az riskli bir hikaye ile yola çıktım. Onu bitirmek bir ay falan sürdü. Sonra içime sindiremedim. Az önce konuştuğumuz doneleri de ekleyerek hikaye genişledi. Son halini alması bir seneyi buldu sanırım.

 

Ekip nasıl oluştu, kimlerle çalışacağına nasıl karar verdin teknik anlamda vs.?

10 senedir sektörün içerisindeyim. İlk gün kiminle çalıştıysam hala ekibimin içinde aynı insanlar var. Kendi yapımcılığımı da yaptığım için, sorun yaşamadığım sürece ekibimden kimseyi değiştirmedim. Teknik ekipteki herkes, benim en az 8 yıldır çalıştığım, artık birbirleri arasında da leb demeden leblebiyi anlayan insanlar. Yani bir karar vermedim. Her şey hazırdı zaten.

 

Yazarken, oyuncu olarak kafanda birileri canlanıyor muydu?

Hayır. Bir de bu tarz filmlerde çok ünlü birilerinin olmaması gerektiğine inanıyorum. Bir sene senaryosu sürdüyse, altı ay kast çalışması sürdü diyebilirim. Zeynep’i (Okan) bulmak, Karina’yı (Malsagova) bulmak. Rus karakter önemliydi. Çeviri büyük sorun olacak diye düşünüyordum ama Karina ana dili gibi Türkçe konuşuyordu. Proporsiyonu da tam düşündüğüm gibiydi. Oyunculuklar üzerine uzun uzun çalıştık. Özellikle küçük kız karakter Balım’la.

 

Küçük çocuk oynatmak zor olsa gerek? Hastalıklı bir kızı canlandırıyor, sara nöbetleri, vs. Kolay değil.

Aynen öyle ama Balım çok zeki ve çok yetenekli bir kız. Sara krizleri üzerine epey çalıştık, başta çok başarılı olamadık ama çalıştıkça istediğimiz gibi oldu. Her şeyden önemlisi oyun alabilen bir çocuk Balım. Hikayede her karakterin ayrı bir zorluğu vardı. Zeynep’in çamur sahneleri gibi mesela. Karina’nın da ilk oyunculuk deneyimiydi. Rusça bilmiyorum ben, oyun çıkıyor mu çıkmıyor mbu onu da anlamak zor oluyordu bu yüzden. Yani bana göre iyi de, bir Rus izlerse ne der diye düşünmeden alamıyordum kendimi. Özer (Arslan) de Rusça bilmiyordu. Ona da öğrettik. Kendini kurtaracak kadar Rusça konuşuyor artık sayemizde! (gülüşmeler) Oyuncu arkadaşlarım gerçekten çok emek verdi. Pek çoğuyla oturup sahne sahne çalıştık bütün filmi. Benim ilk filmim olduğu için, doğal olarak oyuncularda bir tereddüt vardı. Belki de ben öyle hissediyordum ama motor deyip birkaç sahne çekince herkes rahatladı.

Kastamonu’da çektiniz değil mi çoğunlukla bir de? Mekan vs. de zor?

 

Tabii ve çekim yaptığımız yer, üç dağın ortasındaki bir vadide bir köy. Kaldığımız yerden her gün 1,5 saat git, 1,5 saat gel….

Orayı nasıl bulup belirledin? Hikayeye uygunluğunu vs.?

 

Ben Karadeniz aşığı bir adamım. Yazarken Artvin aklımdaydı ama bu film için çok uzak kaldı. Kastamonu’da karar kıldım en son. Sonra da birkaç kez gidip epeyce köy gezdim. Sonunda Nalbant’ta karar kıldım. Belki filmde de güzel göründü ama çok daha güzel bir yer. Tam da güzelliğini verememiş olabiliriz, inanılmaz bir yer.

 

Görüntü yönetmenliği?

 

Varol Şahin benim uzun yıllardır dostum. İş dışında da görüşüp beraber vakit geçiriyoruz. Bu beraberlik tabii sete de yansıyor. Neredeyse aynı görsel beğenilere ve aynı fikirlere sahip olduğumuz için rahat çalışıyoruz. Sette, “bu olmadı” dediğim bir şey olmadı.

 

Aynı görüşte olmak önemli, değil mi?

Bir tek görüntü yönetmeniyle de değil, bütün ekiple ortak bir geçmişe sahip olunca çok iyi oluyor gerçekten de. Bizde öyle bir durum vardı ki, neredeyse yabancı kimse yoktu. Herkes iş dışında da birbiriyle görüşüyor.

 

Çekimler ne kadar sürdü?

 

Hikaye açısından mekanı ve mevsimi tutturmak önemliydi tabii. Tam yeşil değil, arada sarı da lazımdı hikayenin hüzün kısmı için. Ağustos sonu Eylül başı gibi yaptık çekimlerimizi. 3 Hafta Kastamonu’da, 2 gün de İstanbul’da, annemin evinde çekim yaptık.

 

Rusya nereden aklına geldi? Bir de bu filmdeki o paranormal konulardaki araştırmalar, ses kayıtları, o konulardaki gerçeklik payını da merak ediyorum açıkçası, bilmediğim için.

Rusçayı kullanmaya kesin olarak karar verdiğimde Rusya’yı araştırmaya başladım. Sovyetler döneminde ESP Laboratuvarları olduğu gördüm. Bu laboratuvarlar, Extrasensory perception, yani bizim bildiğimiz 6. his üzerine araştırmalar yapan laboratuvarlar. Telepati, telekinezi, sezgi gibi parapsikolojik konuları araştıran ve bu konuda deneyler yapan gerçek laboratuvarlardan yola çıktım. Bizim filmde işlediğimiz gibi bir metodojileri var mı açıkçası bilmiyorum ama ben paranormal olaylara uyarladım. Rusların aslında en çok peşinde koştuğu, askerler ile telepati yoluyla iletişim kurabilmekmiş o dönemlerde. Böyle cinlerle iletişim kuran birisinin varlığı da ilgilerini çekerdi diye düşündüm. Aslında Türkiye’nin 80 darbesinin arka tarafında da kurgulamaya çalışmıştım hikayeyi ama Sovyetler daha inandırıcı olacak gibi geldi. Başka senaryolar var ama orada.

 

Yeni projelerinde bu tarz paranormal olaylar mı olacak, ne olacak?

Benim aslında değişken bir yapım var. Ne çekmek istiyorsun diye sorarsan “Post-Apocalyptic” bir film diye cevap verebilirim. Yanıbaşında yaşanmış Çernobil’den yola çıkarak pek çok hikaye yazılabilir diye düşünüyorum. Amerikan filmlerine baktığın zaman etraflarındaki küçücük şeyleri kocaman hale getirebiliyorlar. Biz de etrafımızdaki şeylerden faydalanabiliriz diye düşünüyorum. Yani bir salgın filminin mesela Amerika’da olmasındansa Ortadoğu’da olması daha gerçekçi gibi geliyor bana. Genel olarak evrensel bir şeyler yapmak istiyorum. Bir de dokunamayacağın konular, sürekli yanlış anlaşılacağın mevzular var. Hassas bir ülkeyiz. Bir film çektiğinde pek çok insandan özür dilemen gerekebiliyor. Adamlar House of Cards yapıyor. Amerikan Başkanı’nı biseksüel gösterebiliyorlar. Haydi yap bakalım burada. Birilerine bunun bir film, kurmaca bir hikaye olduğunu anlatmak çok zor. Serdar Akar, Behzat Ç’nin bir bölümünün başında bütün meslek gruplarını yazıp baştan özür dilemişti. Bunların da kırılması gerekiyor ki bazı işleri yapabilelim.

 

Cem Yılmaz’ın anlattığı, Hamam filminin başına gelen aklıma geldi.

Aynen o işte, evet.

 

Sansür meselelerine gelelim mi? Festivalde olanları takip edebildin mi?

Evet ama ben bu konuda genelden biraz daha farklı düşünüyorum. Sistem ile mücadele edebilmek için onun araçlarını kullanmak gerekiyor. Yasal olarak bir zorunluluk varsa, “ama diğer filmlere göz yumuluyor” diye bir savunma yapmak ne yazık ki bence yeterli değil. Eğer tescil belgesi almanız gerekiyorsa, diğer filmlerin aldığı gibi müraacatınızı yaparsınız. Hadi bunu baştan bilmiyordunuz diyelim, sonradan tescil belgesi de alınabilir ve bu iş bir iki günlük iş. Bakur, bunu deneseydi ve tescil belgesini alamamış olsaydı o zaman sansürden bahsetmek daha gerçekçi bir zemine otururdu benim için. Dediğim gibi, sistemin içinde sistemin araçlarıyla mücadele vermeniz gerekiyor. Ayrıca bir filmin sansürledikten sonra diğer bütün filmlerin kendiliğinden oto-sansür uygulaması da büyük bir haksızlık. Daha farklı, daha demokratik çözümler bulmamız gerekiyor tepkilerimizi gösterirken. Çünkü bu da bir nevi despotizm. Eminim ki pek çok yönetmen ve yapımcı gerçekten filmlerini festivalden çekmek istememişlerdir. Belgesi olan bu filmlerin suçu neydi diyorum ben o zaman. Bu filmler neden izleyicisiyle buluşamadı… Bir de artık tabii herkes Bakur’u biliyor. Peki ya diğer filmler? Hangi film bu kadar konuşuldu? Hangi film bu kadar merak edildi? Tabii ki de bunun bir reklam çalışması olduğunu düşünmüyorum ama aynı zamanda, filmlerinin festivalde gösterilmesi için gereken çabayı göstermediklerini ve karşılaştıkları engelde hemen pes ettiklerini düşünüyorum. Üzülüyorum. Ankara’da da çekilmiş mesela filmler, yarışmalar iptal olmuş, yazık yani. Tepki bu olmamalıydı.

 

İlk filmlerin az salon bulmaları konusunda ne düşünüyorsun, gerçi siz 120 kopya girmiştiniz? Bu iyi bir rakam ilk film için.

 

Evet. Salon sayısı giderek arttı artık Türkiye’de ve eskiden 120 kopya büyük filmler için geçerli bir sayıyken artık ulaşılması zor bir rakam değil. Buna paralel izleyici ve yönetmenler, çekilen filmler de arttı. Bu olumlu bence… Dizi sektörünün ilk zamanlarında herkes dizilere karşı bir tavır almıştı. Ben gerekli olduğunu, zaman içerisinde faydasını göreceğimizi düşünüyordum. Yarattığı ivme sayesinde daha çok malzeme geldi Türkiye’ye. Gelen malzemeleri de güncel tutmak zorunda kaldık. Malzeme çok olduğu zaman, özellikle dizilerin sezon arasında bu malzemeler boşa çıktı ve sinemaya eskisine nazaran daha ucuza kiralanır hale geldi. Bu da film maliyetlerini dolaylı olarak düşürdü tabii. Türkiye’de artık yılda 3-5 film çekilmiyor. Bunun en büyük nedeninin diziler olduğunu düşünüyorum. Bu dizilerin kalitesi tartışılır. Yanlış anlaşılmasın söylediklerim. Hem dizi sektöründe hem de sinema sektöründe iyi kötü sıyrılacaktır elbette. Ancak ne kadar üretim yaparsak o kadar gelişiriz.

 

Tekelleşme, Başka Sinema’nın çabası, bunlara ne diyorsun?

Başka Sinema’nın çabasını takdire şayan buluyorum. Gerçekten önemli işler yapıyorlar ve yanlış bilmiyorsam salon başı seyirci ortalaması da Türkiye genelinden yüksek. Bu, iyi filmlerin izleyici tarafından karşılığının alındığının bir göstergesi… Evet 300-500 salona bir filmin hakim olması veya siz vizyondayken tutan başka bir film olduğunda hemen sizin filminizin seanslarının o filme ayrılması –ki biz Münafık’ta yaşadık bunu- sıkıntılı ama bunun çözümü bende değil. Bende olmamalı. Ben filmimi çekerim; ulaşabileceği kadar izleyiciye ulaşır. Benim için önemli olan filmimi eleştirmenlerin beğenmesi veya festivalde ödül alması değil. Filmimle anlatmak istediğim konunun daha fazla insana ulaşmasıyla ilgileniyorum. Münafık da bu yüzden bir gerilim/korku filmi.

 

Münafık’ın başka ülkeler, festivaller gezme serüveni olacak mı?

Var evet. Gösterim olarak girmeyeceğiz ama festival dolaşacak. Şimdiden Amerika ve bazı Avrupa ülkelerinden filme ilgi var. Yabancıların daha çok ilgisi oldu diyebilirim. İzlemek isteyen, festivallere çağıran birçok mail alıyoruz. Onlara gidecek umarım.

 

“Post-Apocalyptic çekmek isterim çünkü aslında esas hikaye bizde” diyorsun ya, aslında biliyorsun bu hep vardır, bizim hikayelerimizi bizden iyi anlatırlar ya da mesela korku sinamasında hep yabancı örnekleri takip ederken birden kendi kültürümüz akla geldi. Büyü kültürü, dinimizde yer alan korkular, cinler gibi. Sonra bunun üstüne çok gidilmeye başlandı ama bir yandan beğenilmiyor da. “Hala yapamıyoruz” algısı var. Sen Türk korku sinemasının gelişimine nasıl bakıyorsun? Neyi yapamıyoruz ya da?

 

Yapımcı ve yönetmen gözünden ikiye ayıracağım bu durumu. Birincisi kimler korku filmi çekiyor? İki farklı yönetmen var: Gerçekten korku filmi seven, kendini bu türe adamış olanlar ve bir de düşük maliyetler nedeniyle kendini göstermek için bunu bir adım olarak görenler. Yapımcı tarafı ise daha düşük maliyetle üretilen bu filmler üzerinden para kazanmak derdinde dolayısıyla. Bu kadar çok korku filmi çekilmesinin sebebi bu bence… Özellikle ucuz maliyet. Dikkat edin, aynı yönetmenin devam ettiği filmler olmuyor bunlar genellikle. Benim kendi kültürümüze ait, içinde cin olmayan korku hikayelerim de var ama yapımcılar biraz temkinli yaklaşıyorlar bu işe. Cin yok mu diyorlar mesela. Yurtdışı sevdalısı olmaktan değil ama mesela Amerika’da farklı fikirler, farklı projeler üretebilmek önemli. Bizde ise tam tersi…. Bir şey tuttuysa, hep aynısını yapalım. Riske girmeyelim mantelitesi hakim. Bunu tetikleyen de izleyicinin yaklaşımı. İzleyici eğer benzer işleri takip etmese, farklı şeyler istese o zaman çeşitleme ve zenginlik de ortaya çıkacaktır. “Halk bunu istiyor” meselesine dönüşüyor biraz. Münafık’ı ben ne kadar farklı yazmaya çalışsam da Conjuring’e benzettiler. Çok sevdiğim bir iştir orası ayrı ama ortak tek noktası belki de Rus kızın yanında getirdiği aletler. Ancak bu aletlerle ilgili tonlarca film sayabilirim. Conjuring’den değil de Ghost Busters’dan bile esinlenmiş olabilirim ben bu aletleri. Farklı işler yapılıyor ve zamanla karşılığını bulacağına inanıyorum hala.

 

Filmin adının “Münafık” oluşu ve diyaloglardaki bazı politik göndermeler konuşuldu filminle ilgili, ne söylemek istersin?

Çok samimi söylüyorum, bir kere birisine münafık demek çok büyük bir hakaret. Ben bu cüreti kendimde görmem kimseye söylemek adına. “Şunu düşünerek yazdım” gibi bir şey yok elbette. Ben “Münafık” ı anlattım. Kim nereye çekmek isterse çekebilir. Muhtar olması dikkat çekti mesela ama ben şunu düşünmüştüm, genelde filmlerde muhtar ya da benzeri kişiler gelip olayı çözerler ya. Ama hayır, o da kötü adam olabilir. Seçtiğimiz insanlar da kötü olabilir, seçmediklerimiz de. Yaptığımız her tercih doğru olacak diye bir şey yok. Münafıkların en büyük özellikleri kendilerini çok güzel gizleyebiliyor olmalarıdır zaten.

 

“Nazım” ismiyle Nazım Hikmet göndermesi de konuşuldu filminde.

Evet. İşin içerisinde Rusya olunca film de 80’li yıllarda geçince ufak bir gönderme fırsatım oldu.

 

 

Efektler nasıl kullanılıyor sence korku filmlerinde?

Ben izlerken fazla efektli filmler tercih etmiyorum. B-Movie değilse ya ada özel bir gönderme yoksa, ciddi ciddi yapılıyorsa çok hoşuma gitmiyor. Ben daha çok bilinmeyenden ve görünmeyenden korkuyorum. Bir iki yerde ihtiyaç dahilinde illa ki kullanılabilir ama filmi bunun üzerine kurgulamak bence iyi sonuçlar vermiyor. Çünkü özünde korku görebildiğin şeyden korkmak değil. Daha tüyleri diken diken edici, daha akılda kalıcı sahneleri seviyorum. Conjuring’deki el çırpma sahnesi gibi mesela. Ses efektlerinde de aynı şey geçerli. Ben Münafık’ın ilk yarısında mesela izleyiciye şunu söylemeye çalıştım; istersem ben sizi filmin sonuna kadar böyle “böh”lemelerle korkutabilirim. Ama bunu yapmayacağım. Çünkü dikkat edersen bizim korku sahnelerimizin büyük çoğunluğunda bu yok. Daha ziyade gündelik durumlarda kullandım. Araba camının patlaması, kapının açılması vs. Odaklandığım şey akılda kalıcı birkaç korku sahnesi çekebilmekti. Bence Ceyda’nın üzerine odada yağmur yağan sahne de bunlardan birisi.

 

Kendi hikayelerini çekmeyi tercih ediyorsun değil mi?

Direkt öyle bir takıntım yok. Münafık’ın hikayesi de senaryosu da bana aitti. Ancak şu an üzerinde çalıştığım projede hikayeye destek verip senaryoya karışmamayı ümit ediyorum. Çünkü ben detaylar arasında fazla boğuluyorum. Bu yüzden küçük bir ekip kurduk ve beraber ilerliyoruz. Senaryo olarak kaleme almak istediğim hikayelerim de var ancak birkaç projelik ara verebilirim.

 

Yeni projelerle ilgili başka spoiler?

Şu an bir seri üzerinde çalışıyoruz. Tabii ki “Münafık” ta olduğu gibi içerisinde dramı da barındıracak bir seri bu ama ondaki kadar yoğun bir dram olmayacak. Belki hikaye olarak dram aynı dozda olabilir ama filmin içindeki yayılımı daha az olacak. Korku ögelerini daha fazla kullanacağız ve zeka da olacak bu işlerde.

Teşekkür ederiz.

 

Röportaj: Melis Zararsız

Mihrez: Cin Padişahı 17 Nisan’da Sinemalarda!

Arzularınıza dikkat edin! Sonunuzu onlar getirecek!

Cin Padişahlarının en güçlüsü Mihrez El-Ahmer musallat olduğu kişiye halüsinasyon gösterme ve vücudunu ele geçirme gücüne sahiptir. Bir kez onu hayatınıza davet ederseniz “O” istediğini alana kadar kurtulmanızın yolu yok!

Yönetmenliğini Doğa Can Anafarta’nın yaptığı korku filmi 17 Nisan 2015’te izleyicisi ile buluşacak!

Uçuş 7500

Meşhur Garez filmleriyle tanınan Japon yönetmen Takashi Shimizu’nun 2012 yapımı filmi 7500, bu hafta ülkemizde vizyona giriyor. 2012 yapımı bir film ancak iki sene sonra bizim ülkemize geliyor diye düşünmeyin, bu defa durum farklı.

 

Film 2012 sonunda hazır olmasına rağmen CBS Films vizyonunu sık sık değiştirerek en son Mart 2014’te karar kılmıştı. Fakat Mart 2014’te çok ilginç bir şey oldu. Kuala Lumpur’dan Beijing’e doğru uçmakta olan bir Malezya uçağı, bir anda gözden kayboldu ve hala da uçağın nereye düştüğü ya da havada ne olduğuyla ilgili bir bilgi yok, araştırmalar devam ediyor. Hal böyle olunca benzer konuya sahip filmin gösterimi yine ertelendi. Şu an Amerika vizyonu Aralık 2014 gibi gözüken filmin ülkemizde vizyon bulması epey değerli bir durum aslında.

7500’e gelirsek, film boyunca Amerika’dan Tokyo’ya doğru yol alan uçağın içindeyiz, farklı karakterlerle ve aralarındaki meselelerle tanıştırılıyoruz, evli pilotun hostesle ilişkisi, yolculardan balayına giden gıcık bir çift, aslında ayrılmış olup hala birlikte yolculuk yapmakta olan hassas bir başka çift, gizemli yalnız yolcular… Diyaloglar çok kör gözüm parmağına, oyuncular çok fazla karikatür, türbülans ve benzeri meselelerle “efekt” korkusu çok fazla klişe derken gizemli yalnızlardan biri fenalaşıyor, nefes alamıyor, sıkıntısından parmaklarını ısırıp kanatıyor, acil yardım, panik, nabız, yaşam öpücüğü nafile, yolcuyu kaybediyoruz. Ölüm gerçekleştiği için iniş yapmak durumunda hissetmeyen pilotun bu kararıyla, ölüyle aynı mekanı paylaşma fikrinden panikleyen diğer yolcular bir süre sonra paniklerinde haklı çıkarak uçakta farklı durumlarla karşı karşıya kalıyorlar. Hatta ölü beden bir süre sonra kayboluyor, ve daha fazla sürpriz bozmayalım, olaylar gelişiyor diyelim…

Ruhlu, büyülü, kanlı revanlı bir gerilim/korku filmi olmasına rağmen çok zorlama olarak hikayenin dramatik yönden mesaj kaygılı bir kısmının da olmasına uğraşılmış ve insanların kendi aralarında konuştukları meseleler sürekli, “madem riskli bir uçuştayız, o zaman içimde kalmasın, şunu bil ki…” minvalinden ilerliyor.

Filmin sonu da, bir Japon mitinden referansla “araf”lı bir yerlere bağlanıyor ki, bir yandan hikayeye dikkat çekici herşey eklenmiş diyebilirsiniz, bir yandan ise “gerek var mıydı” diye sorabilirsiniz.

Güzel fikirler, güzel teknik imkanlar, kötü senaryo, kötü oyunculuk… Yine de uçak içinde geçen filmlerden hoşlanıyorsanız, efektlerin sizi yerinizden hop hop etmesi hoşunuza gidiyorsa, bir şans verilebilir…

ParaNorman

 

Dikkat, yazı filme dair bazı küçük sürprizleri ele vermektedir.

İtiraf edeyim, Paranormal Activity filminin devamlarının da çekilmesinden sonra “ParaNorman” isimli bir animasyona önyargı ile yaklaşmıştım. Bu kadar kaliteli ve keyifli bir iş çıkacağını bilmiyordum doğrusu. Tim Burton ismiyle birbirine adeta yapışmış olan “stop-motion” tekniğiyle yaratılmış 3D bir animasyon filmden sözediyoruz (bu filmin hiçbir yerinde Burton imzası yok, onu da belirtelim).

Norman isimli 11 yaşındaki çocuk, büyükannesi de dahil olmak üzere tüm ölüleri görebilmekte, onlarla konuşabilmektedir. Bu yeteneği elbette ki aile fertleri dahil diğer tüm insanlar tarafından garip karşılanmakta, Norman’ın ” tuhaf, deli, uçmuş” bir tip olduğuna kanaat getirilmektedir. Halbuki “garip” olan yalnızca Norman değildir, yaşadıkları kasabada bir cadı laneti bulunmaktadır, tarih kitaplarına bile geçmiş olan bu hadise dolayısıyla kasabada zaten adeta bir cadı konsepti hakimdir. Kasabayı zombiler bastığında ise onlarla konuşup yerlerine geri yollayacak olan tek kişi elbette ki Norman olacaktır.

Filmin hikayesini böyle kısaca özetleyebiliriz ama yapımla ilgili bahsedecek çok detay var. Herşeyden önce filmin yaratıcılarından bahsedelim. 2009’da Koralin ve Gizli Dünya (Coraline) gibi kendine has bir 3D stop-motion ile karşımıza çıkan Laika adlı şirketin ikinci 3D stop motion animasyon işi ParaNorman… Filmin senarist ve yönetmeni ise Coraline ve meşhur Tim Burton filmi olan Ölü Gelin (Corpse Bride) filmlerinin storyboard sanatçısı olan Chris Butler. Laika da 3D stop motion animasyon filmlerinde ne kadar başarılı olduğunu, teknik açıdan yapabileceklerini bize bu iki filmle göstermiş oldu, onlara da Pixar gibi başarılı bir gelecek dileriz. Coraline ve ParaNorman’ın ortak bir atmosfer yapısı olduğunu söyleyebiliriz, farklı yönetmen ve senaristlerden çıksa da, sonuçta teknik anlamda aynı mutfaktan çıkmanın verdiği bir ortaklık vardır diye düşünüyorum zira örneğin iki film de karanlık atmosferler yaratmakta oldukça başarılı. Üstelik kendine özgü bir dünya yaratma konusunda da aynı kaderi paylaşıyorlar, sokaklar, evler, dükkanlar, caddeler, kesinlikle özgün! Fakat ParaNorman’ın yönetmeninin hem storyboard geçmişinin olması hem de senaryoyu yazmış olması, bu film için Laika’yı ne kadar öveceksek, Chris Butler’ı da o denli övmemiz gerektiğini işaret ediyor bana sorarsanız. Zira bu tarz – daha çok teknik başarıları ve farklılıklarıyla övünen- animasyon filmlerde yönetmen, senarist ve animatör sanatçılar birbirinden farklı isimler olur ve sonunda tüm övgüleri de teknik başarıdan dolayı şirketin kendisi alır, bu kez böyle değil ama. Filmin bir diğer yönetmeni ise animasyon yönetmeni Sam Fell, onun da hakkını yemeyelim elbet, belli ki başarılı bir ikili olmuşlar.

Film için yaratılmış karakterlere geçecek olursak, bu sevimli hamur adamlar inanılmaz sahiciler! Hatırlayacağınız üzere Kutup Ekspresi (The Polar Express)’nde “performance capture” isimli teknik ile Tom Hanks gibi gerçek oyuncuların animasyon karaktere birebir yansıtılmasıyla çizgi karakterleri aslında insanlar oynamıştı, sinema tarihinde bir ilkti bu ve izlemesi de enteresandı. Beowulf: Ölümsüz Savaşçı (Beowulf) ve Avatar da aynı yoldan ilerlemiş fakat “çizgi film” tadından epey uzaklaşmış, gerçeğe birkaç adım daha yaklaşmış, artık animasyonu çocukları hedef almak için kullanmak amacından fersah fersah uzaklaşmış örneklerdi. ParaNorman ise, gerçek oyuncular ile ilerlemiş değil. Tamamen çizim olarak üretilmiş, üstelik abartılı (kalın kaşlar, garip saçlar, upuzun burunlar) hamur adamcıklardan oluşan, gerçekte varolmayan karakterler yaratılmış ama buna rağmen o kadar sahici olmuş ki, bir yetişkin olarak izlerken bile karakterlerin mimiklerinden, hareketlerinden etkileniyorsunuz…

Gelelim filmin hitap ettiği kesim konusuna. ParaNorman, korku filmleriyle dalga geçen yapıda bir film gibi başlıyor, üstelik eğlenceli, hayalperest ve maceracı bir film. Bu yönleriyle çocuklara hitap eder gibi gözükse de, bana sorarsanız 11-12 yaşından küçük çocuklara göre değil. Bu yaşlarda çocukların arasından, korku temasından hoşlananlar bu filme bayılacaklardır, geri kalan kitle için ise karanlık bir film olduğunu söylemekte yarar var. Yetişkinlere gelecek olursak, korku filmi sever yetişkin izleyici de bayıla bayıla izleyecek bu filmi, üstelik esprilerde Dr. Caligari’nin Muayenehanesi (Das Cabinet des Dr. Caligari)’den tutun da Sleeping Beauty’ye, hatta 13. Cuma (Friday the 13th) ve Cadılar Bayramı (Halloween) filmlerine kadar müthiş göndermeler mevcut. Filmdeki komik karakterlerden eşcinsel ağabey de cabası! Yani evet, bu film daha çok büyüklere göre sanki.

İşte filmi – daha doğrusu senaryoyu- eleştireceğim nokta da burada peydah oluyor. Hikayede alışık olduğumuz canavarlı-zombili-kötü adamlı filmlerden farklı bir yapı var. Aslında filmde korkunç olan, kasaba halkının ta kendisi. Zombiler, sadece “ölmüş” olan iyi insanlar. Cadı ise haksızlığa uğramış zavallı bir küçük kız. Yani burada aslında güzel bir eleştiri var, topluma, insana, önyargılarımıza, içimizdeki şeytana, bizden olmayana duyduğumuz tepkiye karşı… Fakat bu kadarla kalmış. Ve filmin ikinci yarısı, gereksiz ve sıkıcı şekilde uzamış da uzamış. 11 yaşındaki zavallı Norman, zorlanmış da zorlanmış, pes etmemiş olmasının altı çizilmek istenmiş olabilir ama o kadar gereksiz yere uzamış ki, artık inandırıcılığı da kalmamış. Oysa çok daha ağır ve sert eleştiriler yapabilirdi bu film. Toplum ve insanlığın gidişatı üzerinden, esprileriyle, ince mizahıyla, hoş göndermeleriyle, çok daha dolu bir senaryo yazılabilirdi. Filmin tonunun bunu kaldıracak bir yapısı var çünkü. Aklıma hemen kişisel olarak tüm zamanların en güzel filmi olduğunu düşündüğüm – gene bir stop motion olan- Mary ve Max (Mary and Max) geliyor. Çok daha cesur ve sert eleştirileri vardı filmin, hatta onun da karanlık ve kendine has, ciddi bir atmosferi olduğundan, bu tavrı kendisine yer bulabilmişti filmde.

Teknik anlamda ParaNorman’da stop-motion tekniğinin CGI efektleriyle birleştirilmesi, bu tarz filmlere yeni sınırlar çizecek kadar başarılı. Üstelik bir animasyon film için ışık, kamera açıları ve sahne kompozisyonları da mükemmele yakın. 3D meselesine ise hala alışamıyorum, bu filmde de derinlik duygusu dışında ekstra bir tat vermiş değil yapıma.

12-60 yaş arası, yeniliklere açık, korku-komedi temalarını beyazperdede birlikte görmekten hoşlanan, zevk sahibi sinemaseverlerin kaçırmaması gereken, kaliteli bir yapım ParaNorman. Filmin Türkçe dublajının da hem çeviri hem de ses anlamında çok başarılı olduğunu eklemek isterim.

Ses

Sinemada korku/gerilim, tüm dünyada oldukça fazla takip edilen bir tür. Korku sinemasında iddialı olan Avrupa, Amerika ve Uzakdoğu ülkeleri, bir çok kült film ortaya çıkarmışlar uzun yıllardır. Bu örneklerin beslediği ve etkilediği filmler yapılmaya devam ediyor sadece bizde değil, bir çok ülkede. Fakat Türk korku filmi dediğimiz zaman maalesef kısır ve yetersiz bir alandan bahsediyoruz.

Her toplum kendi korkusunun üstüne gidiyor belki de ve Türk yönetmenler ilk önce kendi korkusunun üstüne değil de yapılmışın üstüne giderek şeytan çıkarma ayinli, ruhlu perili, seri katilli film yaptı epeyce. Oysa ki şeytan çıkarma bize ait bir öğe değil, seri katil meselesi de gene ülkemizde çok fazla karşılaştığımız bir vaka değil. Amerika yıllarca komplo teorileriyle yaşamış, her türlü vahşetin ve korkunun örneklerinin yaşandığı büyük bir kara parçası olduğu için onların bu korku unsurları üzerinden sinema yapmaları kaçınılmazdı elbet. Bizde ise kendi korkumuzun üstüne gitmek meselesi masaya yatırıldıktan sonra, aslında belki de zorlanıldı çünkü biz toplum olarak korkularımızdan pek bahsetmeyi, üstüne gitmeyi sevmeyiz. “Cin” kelimesine bile “üç harfli” diyen bir toplumdan bahsediyoruz.

Daha sonra bu korkumuzun üstüne gitmeye karar veren bazı Türk yönetmenler, folklorik öğelerimize yer vererek kendine özgü bir Türk korku sineması oluşturabilmek adına, bazı korku filmlerine imza attılar: Musallat, Semum, Büyü, Dabbe gibi. Evet, gerçekten de toplum olarak elimizde, yabancı unsurlara ihtiyacımız olmayacak kadar öğe mevcut: büyü, muska, dua, cin, ayet, rüya, karabasan, tılsım… Fakat bunları, başarılı bir korku filmi üretebilmek adına ne kadar iyi değerlendirdik, tartışılır. Bu zamana kadar da tartışıladurdu ve çevremde herkesin ağız birliği etmiş gibi bu filmlerin arasında beğendiklerini söyledikleri tek bir film var, o da Küçük Kıyamet. Depremi konu eden film, inandırıcı karakter ve mekan seçimleriyle, bize aitlik duygusu veriyor herşeyden önce. Bir korku filminin olmazsa olmazı ışık kullanımı da oldukça başarılı. En önemlisi de temposu, sürekli merak duygusunu besleyip finalde seyirciyi gerekli doyuma ulaştırması açısından çok başarılı bulduğumu söyleyebileceğim bu filmi de andıktan sonra artık Ses’e gelebiliriz.

Ses, Ümit Ünal imzalı bir film. Ümit Ünal diyince aklıma ilk gelen film Teyzem’dir. Senaryosunu yazmış olduğu 1986 yapımı bu film, psikolojik ve dramatik üslubuyla beni etkilemiş bir filmdir ve bu filmin senaristi olması Ümit Ünal’ı kafamda bazı senarist/yönetmenlerden ayrı bir yere koymuştur. (Aynı zamanda senaryo da yazan yönetmenler gözümde her zaman bir kademe üstte oluyor) Daha sonra bir çok değişik filmle, son zamanlarda da 9 adlı filmin hem senaristi hem yönetmeni olarak adını duyurdu hem de ne duyurma, Oscar’ın Türkiye adayı bir film oldu 9.

Ses’i duyduğumda epey heyecanlandım. Önce Ümit Ünal, sonra korku/gerilim öğeleri barındıran bir film olması, afişi ve çok beğendiğim oyuncuları, son olarak da senaryosunu kendisi yazmıştır diye düşünmeme rağmen, gene kalemini çok beğendiğim bir isim, bir sinema yazarı: Uygar Şirin’in yazmış olması bu film için heyecanlanmama yeten bilgilerdi benim için. Fragmanı da aynı şekilde… Filmi izlerken de bu heyecanı duymakta haksız olmadığımı hissettim çoğunlukla. Görsellik açısından, oyunculuk ve mekan seçimleri açısından, gerilim unsurları açısından oldukça başarılı buldum Ses’i. Kurgusu, “ee bu neydi, bu niye vardı ki “ dedirtmeyen tutarlılığı, çoğunlukla gerilim, birkaç öğeyle korku olabilecek, ama kesinlikle özenti makyaj ve effektlere sığınmayan, sakil durmayan, “bizden” diyebileceğimiz duruşuyla Ses, gerçekten de başarılı, eli yüzü düzgün bir film. Ne yabancı filmlerden etkilenmiş, ne de kendi folklorik öğelerimize sığınmış, ama gene de bizden olmuş, üstelik “olası” bir hikayeyi anlatması, korku olsa da gerçekçi olması filmin bir diğer artısı olmuş.

Filmde hayal kırıklığına uğradığım tek birşey varsa o da sonlara doğru temponun düşüşü, sinema tabiriyle bir katharsis’e ulaştırmayışı, sanki çok fazla biryerlere bağlanamayışı. Bir diğer eleştireceğim nokta da filmin sonunda tercih edilen şarkı. Filmle ilgili sürpriz vermekten nefret eden biri olarak kullanılan şarkıyı da söylemek istemiyorum ama hayranlık derecesinde beğendiğim bir kadın vokalin şarkısının girmesi, filme bir anda amatör bir kısa film bitiyormuş havası katmış. Nacizane fikrim, o şarkının sadece vokalsiz müziğinin son sahneye aşırı derecede yakışabileceği yönünde…

Gaipten gelen bir ses’in hayatını zehir etmesi ve onu bazı gerçeklerle yüzleştirmesi olarak özetleyebileceğim film, psikolojik bir korku/gerilim filmi diyebileceğimiz, bu türlerde Türk filmleri izlemek açısından önyargımızı kırmamızda yardımcı olacak bir yapım.