Büyükada’da Ben Çocukken Adlı Belgeseli İzledik

Takip edenlerin bileceği üzere 2018 Mayıs itibariyle Büyükada’da Ekim’e kadar her Salı akşamı Büyükada Çelik Gülersoy Kültür ve Sanat Merkezi‘nde Adalar Kent Konseyi ve Ada Gönüllüleri Derneği’nin de katkılarıyla yönetmenlerimizi ağırladığımız film gösterimleri yaptık.

Kışın ise bu etkinliğin devam etmesi için Cat’fe Cafe ile anlaştık, birkaç haftadır her Pazartesi yönetmen konuklu film söyleşilerimizi sürdürüyoruz. Geçtiğimiz Pazartesi akşamı konuğumuz yönetmen Cenk Kaptan‘dı, 2012 yapımı Ben Çocukken adlı belgeselini izledik hep birlikte.

Sevgili Selçuk Yöntem, Zafer Ergin, Aykut Oray, Rıza Erkekli, Yalçın Yelence, Nadir Göktürk, Murat Ertrel, Levent Akman, Burhan Şeşen, Turgay Tanülkü, Çiçek Dilligil ve Prof. Dr. Ünsal Oskay‘ın değerli yaşanmışlıklarıyla bezeli röportajlarla, başarılı animasyonlarla, çocukluğumuza ait oyun ve oyuncak detaylarıyla bezenmiş, nostalji kokan, sıcacık bir belgesel. Öte yandan 2007’de başlayan çekimlerde yapılan bu röportajlarda, internet çağının değiştirdikleri, çocukluğun evrilişi de masaya yatırılmış.

Sevgili Cenk Kaptan’a adamıza geldiği ve bizimle filmini paylaştığı, sorularımızı yanıtladığı için çok teşekkür ediyor, bu belgesellerin devamını bekliyoruz.

Kabakçığın Hayatı/Ma vie de Courgette

Kabakçığın Hayatı film eleştirisini Popüler Sinema’ya yazdım

Ülkemizde geçtiğimiz haftalarda vizyon şansı bulan İsviçre, Fransa ortak yapımı stop-motion animasyon film Kabakçığın Hayatı(Ma vie de Courgette)’nı 2016 Antalya Film Festivali’nde izleme fırsatı buldum. Filmi “herhangi bir animasyon film” diyerek es geçmenizi önermem çünkü her şeyden önce Cannes’da “Yönetmenlerin On Beş Günü” bölümünde prömiyerini yapmış, İsviçre’nin ise bu seneki Oscar adayı olmuş bir yapımdan bahsediyoruz. İşin havalı kısmını geçecek olursak, es geçilmemesi gerektiğini düşünmemin bir başka sebebi bu 65 dakikalık kısa ama etkileyici filmin, başta da belirttiğim üzere bir stop-motion, hem de hikayesini anlatmakda son derece başarılı bir stop-motion olması. Bir üçüncü sebep ise hikayenin doluluğu…

Bilenler bilir ama yine de küçük bir bilgi geçelim. Stop-motion, objelerin (genelde kuklalar, oyuncaklar, oyun hamurundan yapılmış modeller) durağan her bir hareketlerinin tek tek kameraya fotoğraf şeklinde kaydedilip sonra bu fotoğrafların ardarda dizilip oynatılmasıyla sanki hareket ediyorlarmış gibi gösterilmesi tekniğidir. Yani, bildiğiniz deli işidir! Bu deli işi şahsen şapka çıkarttığım ve her örneğine aşık olduğum bir teknik. Stop-motion, Amerika’da gelişmiş olan çizgi filmin aksine, gölge oyunları ve kukla geleneğine sahip olan Orta Avrupa’da daha fazla kullanılmış bir teknik. Uzak Doğuda, özellikle Japonya’da da çok fazla kullanılıyor. Bu teknikle yapılmış animasyonların en bilindikleri ise Tim Burton imzalı Nightmare Before Christmas (Noel Gecesi Kabusu), Corpse Bride (Ölü Gelin) ile Frankenweenie, Adam Elliot imzalı Mary&Max, Henry Selick imzalı Koraline (Koralin ve Gizli Dünya)…

Haftanın önemli filmlerinden olduğunu düşündüğüm Kabakçığın Hayatı’na dönecek olursak, senaryosunu Tomboy’un yönetmeni ve senaristi Céline Sciamma’nın yazdığı bu Fransızca animasyon, Koralin gibi eğlenceli olduğu kadar karanlık ve depresif yanları da olan bir film.  Hatta Koralin’le benzeşen bir “yalnız çocuk olma” temasını da gözlemleyebiliriz filmde. Kabakçık (Courgette), 9 yaşında bir erkek çocuğunun takma adı aslında. Annesi aniden ölüyor ve Kabakçık bir yetimhaneye yerleştiriliyor. Polis memuru Raymond ise Kabakçık’ı çok seviyor, adeta uzaktan da olsa ona babalık duygularıyla yaklaşıyor. Fakat Kabakçık, annesini kaybetmenin ve yabancı bir mekanda, bilmediği çocuklarla olmanın mutsuzluğunu tüm mimikleriyle (hamur mimikler) seyirciye geçirmeyi başarıyor. Yetimhanede onunla ters giden bir çocuk da var, ondan çekiniyor ve kimselere güvenmiyor Kabakçığımız, oldukça içine kapalı. Kendi yaşlarında bir kız var, ondan çok hoşlanıyor ama bunu da belli edemiyor. Fakat bir süre sonra yetimhanede bazı olaylar cereyan ediyor ve çocuklar bu olaylar esnasında birbirlerine güvenmeyi, sevgiyi, dost olmayı öğreniyorlar. Aslında buradaki tüm çocukların terk edilme dahil olmak üzere pek çok travmaları var malum ve hepsi çok küçük, hepsi de yaşadıklarıyla baş etmeye çalışırlarken kader onları bir araya getirmiş. Bu birlikteliği avantaja çevirmek onların elinde.

Popüler animasyonlarda alışık olduğumuz bir tempoya sahip değil Kabakçığın Hayatı, hatta oldukça ağır bir tempoya sahip olduğunu söylemeliyiz. Sonsuz saygıyı hak etse de,  bir stop-motion olarak – madem kıyas ettik –  Koralin kadar etkileyici bir teknik görebileceğinizi de söyleyemem açıkçası bu filmde. Fakat hikayenin çarpıcılığı, çocuklar kadar büyüklere de temas eden, sosyal gerçekçi yaklaşımı, filmi benzerlerinden ayırıyor doğrusu.  Çocuklukta yaşananların bireylere etkisi, bu travmaları atlatırken çevre faktörünün önemi, anlaşılma duygusu, dostluk… Filmin sonunda Kabakçığın ve kankalarının büyüdüklerinde neler yapıyor olabileceklerini düşünmeden edemeyecek, polis memuru amcaya da sıkıca sarılmak isteyeceksiniz.

LEGO® Batman Filmi Geliyor!

Warner Bros. Pictures ve Warner Animation Group yapımı olan “LEGO®  Batman Filmi” dünya çapında bir fenomen haline geldi. “LEGO® Batman Filmi”  tüm dünyayla aynı zamanda Türkiye’de de 10 Şubat 2017’de 3D ve Türkçe dublajlı olarak vizyona girecek.

Türkçe Dublajlı Fragman burada:

Aynanın İçindeki Büyülü Sırlar…

Lewiss Carroll ismiyle ünlenmiş Charles Lutwidge Dodgson isimli yazarın 1865 yılında yazdığı klasikleşmiş fantastik roman Alice Harikalar Diyarında’yı duymamış olan yoktur. Hikayede Alice adlı bir kız çocuğu, ormanda bir tavşan deliğinden geçerek başka bir dünyaya giriş yapmış olur. Burada başına gelen olaylarla aslında yetişkin dünyasının saçmalıklarına eleştiriler gelir ve bu hikaye bir nevi Alice’in büyümesini, kişiliğinin gelişimini anlatır. Lewis Carroll, bu romanın devamı olarak 1872’de Aynanın İçinden adlı romanı yazar.

Çocuk kitabı gibi görünse de yetişkinlere de hitap eden bir yapısı vardır romanın. Alice Harikalar Diyarında, 1903’te Cecil Hepworth tarafından sessiz film olarak çekilmiş. Bu, eserin ilk film uyarlaması olmuş elbet.

Hikayenin uyarlaması olmayan ama etkilerinin hissedildiği sinema filmleri de mevcut, örneğin Matrix’te “follow the white rabbit” konusu vardır malum. Yine Resident Evil filminde hikayeye olan göndermeler epey açıktır. Zira bir çocuk romanı olarak da değerlendirilmesi bir yana, içinde yüzlerce gizli mesaj barındıran bir yapıttır Alice Harikalar Diyarında ve bu gizli mesajlar genelde büyüklere yöneliktir.

2010 yılında çılgın yönetmen Tim Burton Johnny Depp ile  yedinci kez bir araya gelerek Alice in Wonderland filmini çekti. Ekipte elbette eski karısı Helena Bonham Carter da vardı. Alice karakterini ise Mia Wasikowska canlandırıyordu. Tim Burton gibi çılgın bir hayal gücüne sahip olan ve bu hayal gücünü beyazperdeye olduğu gibi aktarmada bu denli başarılı bir yönetmenin böyle renkli, özgün ve oyunlu bir hikayenin filmini çekeceği haberi elbette beklentileri fazlasıyla artırmıştı, kanımca çoğunlukla bu sebeple film çok da beğenilmedi, eksikler bulundu, hayal kırıklıkları yaşandı, epey eleştirildi doğrusu.

Romanın devamı olan Aynanın İçinden bu kez beyazperdede! Yönetmen koltuğuna bu kez Muppets filmlerinin yönetmeni James Bobin oturmuş. Tim Burton’un çektiği filmin devamı niteliğinde kurgulandığından, cast aynı. Harikalar Diyarı, bu kez beklenmeyen bir misafirin ziyaretiyle başlıyor. Misafir bu büyülü evreni yavaş yavaş keşfediyor. Ortalık epey karışıyor fakat krallığın kurtuluşu için herkes yeniden biraraya geliyor.

Geçen sene roman 150 yaşına girmişti ve romanın bu oyunlu hikayesi sinemada karşımıza çıkmaya devam edeceğe benzer. Önceki denemeleri de bir hatırlayalım:

Alice in Wonderland (1951): Walt Disney uyarlaması çizgi animasyon adeta Alice Harikalar Diyarında dediğimizde aklımıza gelen ikon olmuştur. Alice karakterini Kathryn Beaumont seslendiriyordu. Mad Hatter ise Ed Wynn idi. TV’de çok yayınlandı ve çocukluğumuzda bizi Alice ile tanıştıran belki de ilk görüntüler bunlar oldu.

Alice’s Adventures in Wonderland (1972): Müzikal bir uyarlama olan film 1973’te BAFTA en iyi kostüm tasarım ödülüne layık görüldü. Filmde Alice’yi Fiona Fullerton oynadı. Yönetmen ise William Sterling. Çok başarılı bir uyarlama olarak anılmasa da o yıllar için değişik bir denemeydi.

Alice In Wonderland (1985): İki bölümlük bir tv dizisi olan bu uyarlama 80’li yılların film atmosferlerini temsil ettiğini söyleyebileceğimiz, çok keyifli bir film. Harry Harris’in yönettiği dizi filmde Alice’yi Natalie Gregory canlandırırken ona Red Buttons, Jayne Meadows gibi isimler eşlik ediyor bu macerada.

Alice Through The Looking Glass ( 1998):  Kate Beckinsale ve Steve Coogan başrollerde. Yine bir tv filmi olarak çekilmesine rağmen, devam romanının en iyi adaptasyonu olarak anılır.

Alice in Wonderland (1999): Televizyon için çekilen film Nick Willing imzalı. Alice’yi canlandıran ise oyuncu Tina Majorino. Yapımın dört dalda Emmy ödülü var.

Alice in Wonderland (2010):  Tim Burton imzalı filmin senaristi Linda Woolverton. Filmde Johnny Depp, Mia Wasikowska, Helena Bonham Carter ve Anne Hathaway önemli rolleri paylaşıyorlar. Film dünya çapında 1 milyar dolardan fazla hasılat elde ederek yönetmenin o zamana kadar gişe başarısı en yüksek filmi olmuştu, fakat başta da değindiğimiz üzere farklı eleştiriler aldı. Filmin görsel estetiği, gerekli teknik efektleri ve kurgusuna söylenecek yoktu doğrusu, o rengarenk evren yaratılmıştı fakat eleştiriler genelde hikayenin anlatımındaki eksikliklerden ve  CGI efektlerin kimi zaman gereksiz ve fazla kullanılarak göz yorduğu üzerineydi, filmin 3D olması da o büyülü evrene yeterli gücü vermemişti. Burton bu eleştirilere cevaben kendi yapımını bir Alice Harikalar diyarında filminin devamı ya da onun “yeniden kurgusu” olarak görmediğini, kitabı okuduktan sonra tamamen bilinçli bir şekilde hikayeyle oynayarak kendi kurgusunu yarattığını belirtti. Yapım, 83. Akademi Ödülleri’nde en iyi sanat yönetimi ve en iyi kostüm tasarım ödülüne layık görüldü. Avril Lavigne’nin film için yaptığı Alice adlı şarkı MTV hayran müzik ödülleri sahibi oldu.

Alice in Wonderland: Through the Looking Glass (2016):  2012 tarihinde Variety dergisi Alice in Wonderland’ın devam filminin geliştirilme aşamasında olduğunu ve önceki filmde olduğu gibi Linda Woolverton’ın bu film için de senaryo yazdığını açıklamıştı. 2013’ten itibaren ise yönetmen ve oyuncular belirlendi ve basına açıklandı. Film bu ay Türkiye’de Alis Harikalar Diyarında: Aynanın İçinden adıyla gösterime girecek. Tim Burton bu kez filmin yapımcı koltuğunda yerini alıyor. Filmde  Sacha Baron Cohen ve Rhys Ifans gibi isimler de var. Ana çekimler Shepperton Stüdyoları’nda 2014’te başlamış ve aynı yıl son bulmuş. Filmin fragmanları 2015’ten beri servis ediliyor.

Not: Bu yazı Mayıs Cinedergi.com sayısında yayınlandı.

Zootopia / Zootropolis: Hayvanlar Şehri

Geçtiğimiz haftalarda Alice Through The Looking Glass/Alis Harikalar Diyarında 2: Aynanın İçinden izleyip olmayan alemlerde, harika diyarlarda, zamansız zamanlarda gezmiş ve hem görselliği hem de içerdiği felsefesiyle beslenmiş, adeta zevkten ölmüştüm. Bu hafta da bir animasyon vasıtasıyla, olmayan ütopik mekanlarda dolaşıp kendimi kaybettim, mutluyum: Zootopia ya da Türkçe adıyla Zootropolis: Hayvanlar Şehri.  Disney yapımı film, Amerika’da bir ay önce vizyona girmişti, bizdeyse bu Cuma (10 Haziran 2016) itibariyle vizyonda.

Animasyon filmler söz konusu olduğunda elbette çizilmiş karakterlere sesiyle can veren dublaj sanatçıları da önem kazanıyor. Bunların popüler isimler olması ise filmin reklam boyutunu zenginleştiren bir unsur ister istemez. Ülkemizde Yekta Kopan, Uğur Yücel, Haluk Bilginer, Tolga Çevik gibi isimleri seslendirme kadrosunda gördüğümüzde o animasyonla ilgili kat kat heyecanlandığımız bir gerçek. Zootopia’nın orijinal seslendirme kadrosunda, başroller diyebileceğimiz tavşan Judy Hopps’u Ginnifer Goodwin, tilki Nick’i ise Jason Bateman seslendiriyor. Bizde ise tavşanımız Aysun Topar, tilkimiz Cem Yılmaz! Filmleri her ne kadar orijinal sesleriyle izlemeyi tercih etsek de, ülke olarak dublaj sanatında başarılı olduğumuz da bir gerçek, ve özellikle de Cem Yılmaz’ın sevimli ve kurnaz tilkiyi çok başarılı biçimde seslendirdiğini, işini düz bir okumayla değil, karaktere ruh katarak yaptığını eklemek isterim. Genel anlamda da bu filmi dublajlı izlemek gayet keyifliydi.

Gelelim filmin kendisine; hem konusuna, hem de teknik başarısına. Filmin senaryo kadrosunda bir ben yokum zaten : Jared Bush, Phil Johnston, Byron Howard, Rich Moore, Josie Trinidad, Jim Reardon ve Jennifer Lee muhteşem lezzette bir iş çıkarmışlar doğrusu. Kahkahalarla güleceğiniz zeki ve güncel esprilerin yanı sıra “şiddete ve sana benzemeyeni  ötekileştirmeye son ver” mesajını hayli yerinde kullanan sağlam bir senaryoya sahip Zootropolis. Yönetmen koltuğunu paylaşan  Byron Howard (Tangled), Rich Moore (Wreck-It Ralph) ve Jared Bush gibi isimlerin bir araya gelişi de yapımda benzer bir sihir meydana getirmiş. Örneğin küçük büyük her türden hayvanın aynı şehri paylaşması aslında gayet karmaşık bir düzen oluşturacakken her hayvanın boyutuna göre onlara özel kapıların, binaların vs tasarlanmış olması, muhteşem bir görsel deneyim haline gelmiş filmde. Yine fragmanlarda da izleyeceğiniz tembel hayvanlı sekanstaki mimikler, farklı karakterlerle oluşturdukları Godfather ve Chinatown göndermeleri sizi gülmekten öldürecek.

Konuya geri dönmek gerekirse, modernleşen ve insanlaşan (evrim geçirerek iki ayak üstünde duran, kıyafet giyerek işe, okula giden vs) hayvanlar dünyasında kasabasında ailesiyle yaşayan tavşan Judy Hopps, haksızlıklara katlanamayan, cesur ve hırslı bir küçük tavşandır.  Hayvanlar dünyasının ütopyası olan Zootropolis’te yaşamak ve polis olmak, orada görevler alarak dünyayı daha iyi bir yer yapmak istemektedir. Boyutundan ve acemiliğinden dolayı başta trafik polisi olarak atanan Judy, bu görevi kendine yakıştıramaz ve kayıp hayvan vatandaşların bulunması için harekete geçer. Bu uğurda karşısına çıkan üç kağıtçı tilki Nick ile işbirliği yapmak durumunda kalır ve fakat Judy ve Nick zamanla iyi arkadaş olacaklardır. Karşılarına çıkan olaylarda ise hayvanlar arasındaki tahammülsüzlük ve önyargılar ortaya çıkacaktır. Polisiye bir animasyon olan Zootropolis hem çok komik, hem çok tempolu ve renkli, hem de çok ciddi konulara değinen,  içi fazlasıyla dolu, bu nitelikleriyle benzerine az rastlanan bir yapım olmuş.

Yabancı basında, filmin insanların ırkçılık, önyargı gibi dertlerini hayvan “cinsleri” üzerinden anlatmanın sıkıntılı tarafları olduğu düşüncesinde olan bazı eleştiriler okudum ama aynı fikirde değilim. Hayvan dostlarımızın her zaman insanoğluyla benzerlik gösteren tarafları olmuştur ve sanat eserlerinde bu her zaman kullanılmıştır. Bana kalırsa “canlı” olmanın, varoluşun kaygıları, tasaları her zaman bir noktada birleşir, bu yüzden, özellikle çocuklara ve gençlere bazı mesajları sevimli hayvanlar üzerinden vermenin sakıncalı olduğunu düşünmüyorum.

Çocuklara da yetişkinlere de bir yandan ırkçılık ve ötekileştirmenin ne olduğunu, öte yandan şiddet, vahşet ve düşmanlıkla, kin ve hırsla hiçbir şeyin çözülemeyeceğini göstermek için didaktik olmayan bir ders niteliğinde. Haftanın en iyi filmlerinden, yılın en iyi animasyonlarından biri. Şimdiden Oscar ihtimali konuşulmaya başladı bile…

Not: Bu yazı filmin vizyon haftasında populersinema.com’da yayınlanmıştır.

 

Bir gözyaşı ülkesinde evcilleştirme operasyonu: Küçük Prens sinemalarda!

 

Sanırım 5-6 yaşlarındaydım. Okumayı erken sökmüştüm, ilkokula da erken gönderildim bu sebeple, akranlarım yuvaya giderken. Dayımın eşi, bana ilk kitabımı hediye etti.  Büyükçe, kalınca, beyaz bir kitap. Adı Küçük Prens’ti. Süslü, parlak dış kabını çıkartıp kitabın kendi düz ve boş kapağına hemen renkli kalemlerle bir şeyler çizmişim, pek hatırlamıyorum tabii, şimdi bakınca utanılası… Fakat birkaç yıl elimde kaldı o kitap ve o zamanlar özellikle içindeki çizimler beni çok etkilemişti, çocukluğumdan hatırladığım birkaç kareden biridir, fil yutan boa yılanının şapkaya benzer çizimi, bir de o muazzam baobab ağaçları…

Tabii yıllar geçtikçe tekrar tekrar okudum kitabı ve her seferinde başka bir tat aldım, daha doğrusu daha iyi anlamaya başladım okuduklarımı, gördüklerimi… Bir bebek olarak dünyaya gelip, birkaç 10 sene çocukluk yaşayıp sonra “yetişkin” oluyoruz ama içimizde hep o çocuğu korumak istiyoruz ya, esas “ben” dediğimizin o masum çocuk olduğunu düşünüyoruz ya çoğumuz, işte bunu anlatan bir kitaptır biraz da Küçük Prens. Bir yaşam felsefesinden bahseder aslında. Bir çocuğu, yaratıcılığıyla çok fazla etkileyecek ve kamçılayacak yanları vardır, dilinin naifliği, şiirselliği de bir çocuğa masalsı ve anlaşılır gelir, fakat bir yetişkinin her eline alıp okuduğunda farklı tatlar yakalayabileceği, farklı dersler alabileceği, büyülü bir kitaptır Küçük Prens bana göre.

1943 yılında yazılmış roman. Radyo uyarlamaları, tv çizgi filmi, tiyatro, bale, opera, müzikal uyarlamaları var yıllar boyunca denenmiş. Bu sene ise 3d uzun metraj animasyon film adaptasyonuyla karşı karşıyayız ve beklentiler elbette dünya çapında çok yüksek! Film,  şu zamana kadar en çok bütçe harcanmış Fransız animasyon film olarak da pazarlanıyor. (80 milyon dolar olduğu iddia ediliyor). İstanbul Capitol sinemaları Küçük Prens için çok güzel bir organizasyon düzenledi. 276 dil ve lehçede Küçük Prens koleksiyon kitabı sergisi ve Küçük Prens’in dünyasının özel dekoru hazır bulunuyor 20 Ekim 2015’e kadar. Vizyona girmeden bir gün önce de filmin öngösterimini düzenlediler, orada izleme fırsatı bulduk büyük bir merakla beklediğimiz bu filmi.

B612 Asteroid’inde tek başına yaşayan Küçük Prens’in gezegenindeki çok sevdiği güle daha faydalı olabilmek için çıktığı gezegen yolculuğundaki son durağı  dünya malumunuz. Filmin fragmanında gördüğüm bazı animasyon figürler beni korkutmuştu açıkçası. Son zamanlarda sıklıkla izlediğimiz çoğu başarılı animasyonda aslında biraz birbirine benzeyen karakter çizimleri oluyor, kız çocuklarının gözleri saçları kaşları birbirini andırıyor ne kadar orijinal bir animasyon da olsa. Bu tarz büyük gözlü birkaç çocuk figürü görünce korkmuştum, hem Küçük Prens’i alakasız bir hikayeye çevirmiş olmalarından, hem de görsel olarak kitapta aldığımız tadı veremeyeceğinden, o suluboya çizimlerinin yerini tutamayacağından…  Filmde gerçekten de farklı bir hikayenin bir iç hikayesi olarak sunulmuş bildiğimiz Küçük Prens’in hikayesi. Günümüzde geçiyor hikaye, küçük kızını okul sınavlarına büyük bir hırsla hazırlayan bir anne var. Zamanında Küçük Prens’le tanışmış pilot kahramanımız ise bu anne-kızın yaşlı komşuları. 9 yaşında, derslere hazırlanmaktan çocukluğunu yaşayamayan küçük kız, pilotla arkadaşlık ederken onun Küçük Prens hikayesini öğreniyor ve Küçük Prens’i bulmak için yollara düşüyor. Hikayenin bu kısmına geldiğimizde birdenbire animasyon tekniği değişiyor, stop-motion tekniğiyle çekilmiş bir şekilde izliyoruz Küçük Prens’li, gezegenli, meşhur gül’lü sahneleri. İşte bu tam isabet! Eğer Küçük Prens’in olduğu sahneler de bildik çizimlerle, büyük gözlerle, hikayenin başlangıcındaki animasyon tekniği ile çizilmiş olsaydı gerçekten büyük hayal kırıklığı olurdu diye düşünüyorum. Tüm hikayeyi bütünüyle stop motion ile yapsalardı da sanırım sıkıcı ve takip etmesi zor ve yorucu olurdu. Bu iki tekniği birleştirerek vermeleri büyük bir zeka, biraz da pazarlama işi elbet, fakat itirazımız yok. Zira stop motion bölümler, kitaptaki suluboya çizimlerini andırması ve işe ciddiyet katması bakımından şahane olmuş. 3D’nin ise filme maalesef hiçbir şey katmamış olduğunu söylemeliyim, halbuki kendimizi Küçük Prens’in dünyasında hissetmemize daha çok hizmet edebilirdi ve bu çok yerinde olurdu böyle bir hikaye için.

Ben 79 doğumluyum ve akranlarım Küçük Prens dediğimde benim gibi heyecanlanıyor, duygusallaşıyorlar. Fakat yeni nesilin de Küçük Prens’le tanışması gerektiğini düşünüyorum. Küçük Prens, büyük insana birçok şey öğretir. Mesela der ki, “En iyi yüreğiyle görebilir insan, gözler asıl görülmesi gerekeni görmez.” Mesela der ki: “Senin gülünün diğerlerinden daha önemli olmasını sağlayan şey, ona ayırdığın vakittir. İnsanlar bu en önemli gerçeği unuttular. Ama sen unutmamalısın. Evcilleştirdiğin şeye karşı her zaman sorumlusun. Gülüne karşı sorumlusun.” Mesela der ki: “Ne kavranılmaz bi yer şu gözyaşı ülkesi…”

Küçük Prens’te öyle çok simge, öyle çok anlatı var ki. Otorite tutkusu, kibir, iletişimsizlik, umutsuzluk, sahip olma tutkusu, sorgusuz sualsiz yerine getirilen görevler, biçimin özden daha önemli olduğu gezegenimiz dünya ve ona uzaktan bakmak… Bunları layığıyla işlemiş bir film var karşımızda.

Yapımın hafif Alis Harikalar Diyarında’vari, halisünatif ve masalsı dokusu sizi etkileyecek. Hans Zimmer ve Richard Harvey ellerine teslim edilmiş müzikleri de öyle…  Küçük Prens’in sizin hayatınıza da dokunmasına müsaade edin. Çocuğunuzu da alın izleyin bu filmi, içinizdeki çocuk da olur…

NOT: Bu yazım kulturmafyasi.com adresinde yayınlanmıştır.

Prenses Kaguya Masalı/The Tale of the Princess Kaguya

Prenses Kaguya Masalı adlı animasyon film, bir 10. yüzyıl Japon halk masalı uyarlaması. Masalın gerçek iki adı Türkçe’ye “Oduncunun Masalı” ve “Prenses Kaguya” olarak çevrilebilir. Mevcut en eski Japon edebiyat eseri olduğu söyleniyor. Bir bambu ağacının çiçeğinin içinden çıkan parmak kadar bir kızın bambu gibi hızla büyüyüp serpilmesini ve bir prensese dönüşmesini anlatan hikayeyi 2013 yılında Isao Takahata beyazperdeye aktarmış.

Ülkemizde !f İstanbul Film Festivali’nde gösterilmiş olan animasyon film,  13 Mart haftasında vizyon şansı buluyor.

Animasyonda ustalıklı işler hep Japonya’dan çıkıyor bildiğimiz gibi, Isao Takahata da çok uzun yıllardır yeni bir iş çıkarmamış, yaşı geçkin ve usta bir yönetmen, kendisi aynı zamanda Japonya’nın meşhur Studio Ghibli’sinin de kurucularından.

Sanki suluboya ile muhteşem şekilde çizilmiş bir masal kitabının sayfalarından akıyor gibiyiz illüstrasyonları izlerken, ormanda bambu ağaçlarını keserek geçimini sağlayan evli ve çocuksuz oduncunun bu büyülü küçük kızı çiçeğin içinde buluşu ve kendisini kutsanmış sayarak bu küçük kızı karısının da yardımıyla halkın içinden basit biri gibi değil de bir prenses gibi yetiştirmek istiyor oluşu, bunun için elinden geleni ardına koymayışı… Fakat bu küçük ve güzel kızın, bırakın halktan olmamayı, dünyadan bile olmayışını, bir rüyanın içindeymişçesine izliyoruz. Filmin hikayesi zaten öncesinde herşeyi bir mantığa oturtma gayesini güdüyor ama bir süre sonra herşey rüya’laşıyor, bir hayalin içinde rengarenk, pastel tonlarda ilerliyoruz.

Bu gizemli güzel kız başta doğayla o kadar içiçe, kendi doğalına da o kadar düşkün bir tablo sergiliyor ki, asla prenses olmayacak, yaban halini savunacak ve ona dönecek zannediyorsunuz ama bu çok bildik ve sıradan bir öykü olurdu, öyle değil mi? Kaguya ismi takılan bu kızın çok daha “metafizik” durumları var, o bu dünyadan değil, çevresi tanrıçalarla, Buddha ile, uçuşan perilerle çevrili…O bu dünyada bir nevi “deneyim” yaşayacak, kederi ve sevinci deneyimleyecek, sonra Ay’a geri dönerken tüm bu yaşadıklarını unutacak. Filmde reenkarnasyon fikri de öne çıkıyor.

Her zaman karşımıza çıkacak bir animasyon örneği değil bu, görsel doygunluk açısından da, bir Japon halk masalının içinde kaybolmak açısından da.. Adeta bir cevher Prenses Kaguya Masalı.

 

Asteriks: Roma Sitesi/ Astérix – Le Domaine des Dieux

Çocukluğumda Asteriks çizgi romanlarını bayıla bayıla okuduğum doğrudur! Laurel&Hardy, Asteriks, Ten Ten, vakit geçirmeyi en sevdiğim kitaplardı çocuk yaşta. René Goscinny‘nin yazdığı, Albert Uderzo‘nun çizdiği, Romalılara karşı koyan küçük bir halkın baş kahramanları olan Galyalı Asteriks, Hopdediks (şimdiki adı Oburiks) ve sevimli köpekleri Idefiks, favori karakterlerimdi gerçekten de. Mesela Hopdediks’in zamanında Galyalıların bu meşhur kudret iksirinin kazanına düştüğü için bir daha içmesinin yasaklanması, onun da sürekli kocaman domuzları yakalayıp ısıra ısıra onları yemesi beni çok eğlendirirdi.

Daha sonra TV’de Asteriks çizgi filmleriyle de karşılaştık ama ben çizgi romanları hep tercih etmiştim şahsen çocukluğumda. Sinemaya aktarılmalarını ise maalesef yakından takip edemedim. Sinemaya aktarılanlar, en son 2012’de ülkemizde de vizyon şansı bulan Asteriks ve Oburiks Gizli Görevde de dahil olmak üzere, çizgi film ya da animasyon değildi. Edouard Baer ve Gérard Depardieu ete kemiğe büründürmüştü Asteriks ve Oburiks adlı iki can arkadaşı ve yapımlar başarılı bulunmuştu genelde. Bu hafta ülkemizde de vizyona giren Asteriks: Roma Sitesi iseAlbert Uderzo’nun “Asteriks: Tanrılar Sitesi” kitabından uyarlanmış bir animasyon/çizgi film.

Hikayede César, Galyalıların yaşadığı Gaulois bölgesindeki ağaçları keserek oraya yeni bir şehir kurmak istiyor. Orada yaşayan halkı da Roma kültürüyle tanıştırıp bölgeyi bir Roma kolonisi haline getirmeyi planlıyor sinsice. Bölgede yaşayan Asteriks ve Oburiks ise inşaatı durdurmaya çalışıyorlar ama maalesef başaramıyorlar. İlk evler yapılıyor, Roma vatandaşları ise bölgeye mutlulukla yerleşmeye başlıyor. İşin kötüsü, vatandaşlar bölgeye gelince Asteriks’in arkadaşları da bölgede Pazar kurarak para kazanmaya başlıyorlar ve hatta yeni inşa edilen sitelerde yaşamaya özeniyorlar. Asteriks ve Oburiks Romalılarla savaşmakta biraz yalnız kalıyor. Arkadaşlarının gözlerinin açılması kolay olacak mı dersiniz? O kadarını ben söylemeyeyim.

Louis Clichy ve Alexandre Astier yönetmenliğindeki çizgi filmde César’ı günümüzde hatta ülkemizde tüm doğal alanlarımızı yok edip her yere pahalı siteler diken zengin işadamlarımıza benzeterek izlemeniz olası. Zeki espriler, komik tiplemeler sayesinde de zaten kısa olan 85 dakikanın nasıl geçtiğini farketmeyeceksiniz, yaşınız kaç olursa olsun. Ailece koşa koşa gitmenizi tavsiye ediyorum, iyi vakit geçireceğiniz garanti, filmin 3D olmasından ise hiçbir şey beklemeyin, maalesef boşuna!