Hatıraların Masumiyeti (Nisan 2016 Film Arası Dergisi İçin)

Bu sene !f İstanbul’un en güzel kısmı belgesellerdi sanki ve bu belgesel gösterimlerinin arasında kaçırmadığıma en çok sevindiğim  film Hatıraların Masumiyeti oldu. Bu sevincim filmin kendisini vizyondan önce izlemiş olmanın yanı sıra, gösterimin sonrasındaki söyleşileri kaçırmamış olmaktan ileri geliyor aslında. Film gösterimi sonrasında yönetmen Grant Gee filmle ilgili kısa açıklamalar yaptıktan sonra izleyicilerin sorularını yanıtladı. Bu bölümde Gee’den, dört sene önce o zaman çektiği belgesel filmle yine !f İstanbul’a davet edildiğini, bu sayede İstanbul’u ilk kez keşfettiğini , keşfederken de Orhan Pamuk’un İstanbul anılarını okuyarak sokaklarında gezdiğini öğrendik. İngiltere’ye döndüğünde, “bu gizemli şehirle ilgili bir film çekmeliyim ama odağım ne olmalı” diye sormuş kendisine bir süre. Bir gün bir kültür sanat dergisinde Pamuk’un Masumiyet Müzesi romanındaki müzenin Taksim’de gerçekten açıldığını okuyunca, ne kitabı ne de müzeyi bilmemesine rağmen, tamam demiş, ben işte tam da  bunun filmini çekeceğim.

Hemen Orhan Pamuk’a bir e-mail yazmış ve durumu anlatmış. Tesadüf o ki, !f İstanbul’a geldiği dönemde bir soru cevap toplantısının moderatörü olan kişi Orhan Pamuk’un eski asistanıymış ve bu kişi Gee’nin önceki belgesellerini Pamuk’a izletmiş. Gee’nin tarzından hoşlanan Pamuk da bu projeye hızlıca onay vermiş.

Nobel ödüllü yazar Orhan Pamuk, bu ödülden kazandığı parayla Masumiyet Müzesi’ni açmış, romanı adeta hayata geçirmişti. Pamuk aynı isimdeki aşk romanını 2008’de yazmış, müze ise 2012’de açılmıştı. Romanda yasak aşk yaşayan Kemal ve Füsun’un izinden gideriz. Kemal, Füsun’dan ayrılmak zorunda kalır fakat onun ardından yaşadıkları aşkla bütünleşen bazı nesneleri atmaz, saklar. Örneğin küpesinin teki,  ayakkabısı, içtiği sigaraların ruj izli filtreleri… Müzede sergilenen eserler 1950-2000 arası İstanbul hayatından toplanan eşyalardan oluşuyor, bu da bir yandan şehir kültürünün yakın tarihinin korunmasına katkıda bulunurken diğer yandan o yılların masumiyetini sembolize ediyor. Döneme ait sanat eserleri, videolar, fotoğraflar ve ses enstalasyonları ile güçlü bir nostalji havası esiyor müzede.

Türk olmayan, İstanbul’da hiç yaşamamış, sadece birkaç günlüğüne şehre misafir olmuş bir yönetmenin, “bir edebiyat eserinden yola çıkan bir müze” gibi biricik bir malzemeyi ele alıp, bunun üzerinden, şehri de odağına alarak bir film çekmeye karar vermesi, başlı başına bir cesaret işi. Böyle bir filmin içine ekleyeceği elementleri seçmek başlı başına önemli bir karar. Bunu kurmaca bir sinema filmi gibi değil de bir belgesel olarak çekme kararı da öyle… Zira romandaki aşk hikayesi kurmaca bir sinema filmine de dönüştürülebilirdi kolaylıkla. Fakat Gee zor olanı seçiyor ve bu belgeselde hem İstanbul’u, hem Orhan Pamuk’u, hem müzeyi, hem de romandaki aşkı anlatarak, hiçbirini yalnız bırakmayarak bunları harmanlamayı bir şekilde başarıyor.

İstanbul’un, Taksim’in arka sokaklarında gezerken kamera, anlatıcının gözü gibi dolaşırken yani, genelde atmosferde bir “kara film” edası var, zaten bu bölümlerde çoğunlukla İstanbul’un geceye dönen yüzüyle karşı karşıyayız. İlginçtir, Gee, gece vakti sokaktan kağıt toplayıp satanlara dahi kulak vermiş, onlara da İstanbul’un çehresini anlattırmış, kendi gözlerinden, deneyimlerinden…

Hatıraların Masumiyeti tür olarak en nihayetinde belgesel olarak geçiyor fakat izlerken bir yandan bir kurgu hikayenin içindeyiz. Anlatıcı ses, romandaki ana karakter Füsun’un komşusu olan Ayla. Gerçi burada, söyleşide sinema yazarı Melis Behlil’in de değindiği gibi Ayla’yı seslendiren kişinin İngiliz olması, Türkçe isimleri bile İngiliz aksanıyla söylemesi bizleri biraz rahatsız etti. Ayla’yı bir Türk sanatçı seslendirmeliydi diye düşündük. Soru cevap bölümünde Behlil’in bu konudaki sorusunu yanıtlayan Gee, filmin fonlamasının İngiliz Film Enstitüsü tarafından yapıldığını ve enstitünün tek koşulunun filmde geçecek oyuncu ve sanatçıların İngiliz ya da AB vatandaşı olmaları olduğunu, uzun bir süre Avrupa’da yaşayan Türk oyuncularla çalıştıklarını ama hiçbirinden istedikleri performansı alamadıkları için böyle bir yola gittiklerini anlattı. Filmin gösterileceği bazı ülkelerde seslendirme lokal olacakmış, yani farklı Ayla’lar olacak.

Filmin belgeselden uzaklaşan türüne geri dönecek olursak, Pamuk burada bu belgesele aslında müdahale etmediğini, bunun Gee’nin filmi olduğunu, kendisinin sadece kısa bir senaryo dokunuşunun olduğunu anlatıyor. Bu dokunuş da kurgusal olmuş tabii, belgesele bir hayat vermiş, can katmış açıkçası. Pamuk’un kaleminden çıkan hilaye şu: Füsun’un arkadaşı Ayla, eşiyle yurtdışında yaşadıktan yıllar sonra İstanbul’a, mahallesine geri dönüyor ve şehri de mahallesini de tanımakta zorlanıyor neredeyse. Kentleşmenin getirdiklerini anlatıyor bir yandan, bir yandan sokak aralarında dolaşırken anılarını yadediyor, öte yandan bize Kemal ile Füsun’un hikayesini anlatıyor usul usul. Bazen araya Kemal’in sesi giriyor, Füsun’a olan aşkını onun ağzından dinliyoruz.

Belgeseldeki bir cin fikir de çok hoşuma gitti. Şüphesiz bu filmin içinde Orhan Pamuk da var olmalıydı ve bize kitabıyla, müzeyle, ya da ülkenin durumuyla, kendi politik durumu ve duruşuyla ilgili bir şeyler anlatmalıydı öyle değil mi? Fakat kamera karşısına doğrudan röportaj için geçmiş bir Orhan Pamuk’u izlemek yerine Gee başka bir yöntem düşünmüş. Dar sokaklardan, esnaf lokantalarının önünden, evlerin köşelerinden geçerken dikkat etmiş ki dükkanlarda, evlerde, kahvelerde, her yerde bir televizyon mutlaka açık. O da Pamuk’a gerekli soruları yöneltip röportajlarını yaptıktan sonra bu röportajları belgeselde sokak aralarında gezerken karşımıza çıkan kahvelerin, lokantaların, evlerin televizyonlarına yerleştirmiş, bir sokaktan geçerken bir yandan Orhan Pamuk’un röportajıyla karşılaşmış oluyoruz adeta.  Bu da hem belgesele yine kurmaca bir özellik katmış, hem de klasik ve yer yer sıkıcı olabilen birebir röportaj mantığından uzaklaştırmış durumu…

Filmde Kara Kitap’tan ve Pamuk’un başka romanlarından da bahsediliyor. Genelde Pamuk’un romanlarından aşina olduğumuz melankolik atmosfer belgeselin her yerine sinmiş doğrusu. Fakat Gee aynı zamanda bir şehir portresi de çizmek istediğinden yer yer uzaklaşmış Pamuk’tan, yeri gelmiş Türkan Şoray’ı bir taksiye bindirip İstanbul’da gezdirmiş ve onun İstanbul’un çeşitli yerlerinde çekilen filmlerinin setlerini hatırlayıp bizimle paylaşmasını sağlamış, kah Ara Güler’e anlattırmış İstanbul’u.

Orhan Pamuk söyleşide bu kısımları kabul etmekte biraz zorlandığını, ama sonra bu filmin tamamen Orhan Pamuk’u ya da onun kitabını anlatmadığını, bunun Gee’nin filmi olduğunu kabullendiğini ve İstanbul’a ait sembollerin filmde yer almasının mantıklı olduğuna kanaat getirdiğini söylüyor söyleşide…

Belgeseli izlerken bazen fazla gelebiliyor bu odak noktaları, sanki Gee, İstanbul’a da, Orhan Pamuk’a da, kitabın hikayesine de, müzeye de haksızlık etmemek için hiçbir şeyden vazgeçememiş, fazla özen göstereyim derken belki de odağını biraz kaçırmış. Fakat en nihayetinde ortaya gerçekten lezzetli ve dolu dolu bir belgesel film çıkmış. “İstanbul böyle değil ki, yabancı işte, bizi hissedememiş, ortamı koklayamamış” gibi yorumlarda bulunmayı mümkün kılmamış başarılı yönetmen.  Film arte şirketi tarafından tüm dünyada çeşitli ülkelerde gösterilecek, ülkemizde de festivallerin yanısıra vizyona giriyor olması çok sevindirici, umarım olabildiğince çok seyirciye ulaşır. Son olarak Orhan Pamuk’un filmi kitaplaştırmaya karar verdiğini de sizlerle paylaşmış olalım. Romanın müzesi, müzenin filmi, filmin kitabı… Bu oyunlu haller şahsen pek hoşuma gidiyor.

 

 

 

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s