Sefer Tası

Sinemanın görsel, işitsel anlamda teknik gelişmelerle izleyicileri etkilemesi üzerinden değil de, etrafımızda yaşanması muhtemel sade sakin hikayeler anlatmak üzerinden ilerlemiş bir fikrin pir-ü pak  sinema haline gelmiş örneklerinden biriyle karşı karşıyayız: Sefer Tası. Üstelik Hint Sineması… Hal böyle olduğunda şahsen heyecanlanıyorum, yani yaşamın içinden kopan bir hikaye farklı bir kültürün içinden şerbetlenerek biz izleyicilerle buluşacağı için… Aslında o filme, bizi hiç tanımayan birinin bize yazdığı bir mektupmuş gibi bakıyor ve bu sebeple heyecanlanıyorum.

Filmde de birbirlerine yazdıkları mektuplarla heyecanlanan, birbirini hiç tanımayan iki kişi var. Savaş zamanı sefere çıkan askerlerimizin kullandığı ve neredeyse günümüze kadar da devlet dairelerinde çalışan memurların kullandıkları, bildiğimiz “sefertası” bu hikayede başrolde. Gerçekten de Hindistan’ın Bombay şehrinde 100 yıldır devam eden bir gelenek olarak, ev hanımları memuriyetlerine giden beylerine ev yemekleri pişirip sefertaslarına koyuyorlar ve öğlenden önce dağıtıcılara teslim ediyorlar imiş. Bu dağıtıcılar o kadar iyi çalışıyorlarmış ki, Harvard Üniversitesi’nin yaptığı bir araştırmaya göre dağıtımlar esnasında 8 milyonda 1 hata oluşuyormuş. İşte bu film, o milyonda 1 hata üzerine bir hikaye kurmuş. İla (Nimrat Kaur), onunla ilgilenmeyen eşine özenle yaptığı yemeklerin yanlışlıkla Saajan isimli başka birine (Irrfan Khan) gittiğini ve yemeklerin memnuniyetle silinip süpürüldüğünü farkedince taslar aracılığıyla ona teşekkür mahiyetinde bir not yazar, bu not üzerine birbirlerini hiç tanımayan bu iki insan düzenli olarak mektuplaşmaya başlarlar. Tıkanmış hayatlarına bir yol açmak için umuda ihtiyaç duyan bu iki farklı insan, o gücü birbirlerine yazdıkları mektuplarda bulup hayatlarını değiştirme cesareti gösterebilecekler midir? Tanışacaklar mıdır? Aralarındaki bir aşk olarak değerlendirilebilir mi? İşte filmin sakin temposuna rağmen yönetmen bu soruları, yani merakı, neredeyse  son ana kadar ayakta tutuyor.

İki ana karakterin iç dünyalarına derinlemesine girebilmemize rağmen, yan karakterler de hiç fazlalık yapmadan filme doğallık ve derinlik katmakta başarılı oluyorlar. Film ise ana konusundan sapmadan yan hikayelerinde şehir hayatı, başkarakterin şehirde yaşayışı ve şehre bakış açısı, emeklilik, iş hayatı, monotonluk, umutsuzluk, kalabalıklar içindeki yalnızlık, aynı şehirde yaşayan ama sosyal farklarından dolayı bambaşka hayatlar kuran insanlar gibi gündelik ve hepimiz için güncel olan konuları da es geçmiyor, böylelikle hiçbir şey karton kalmıyor, kahramanımızın bindiği otobüs, sokakta geçirdiği zaman, o garip şekilde huzurlu iç sesiyle bizimle paylaştığı gündelik düşünceler, tüm bunlara hizmet ediyor.

Karısını kaybetmiş yalnız bir adam rolündeki Irrfan Khan, bildiğiniz gibi Life of Pi’de yaşlanmış Pi’yi canlandırıyordu. Kendisini The Namesake ve Slumdog Milionaire’deki rollerinden de hatırlıyoruz. Bollywood’un ünlü bir ismi olan oyuncu, mimiklerini, vücut dilini kullanışıyla bu filmde de oldukça karizmatik bir karakter çıkartıyor ortaya. Bu oyuncuyu takibe alıyorum, bence çok değerli bir aktör. (Son haber, kendisinin Jurassic World filminde yer alacağı yönünde…)

Filmdeki bu iki yalnız insanın mektuplaşması hikayesi bana iki eski filmi hatırlattı, You’ve Got Mail ve favori filmlerimden olan animasyon Mary&Max. Özellikle Mary&Max ile ortak paydaları çok fazla. Yaş farkı, kültür farkı, örneğin Sefer Tası’nda Saajan bir Hıristiyan, İla Hindu, Shaikh ise Müslüman ama onları birleştiren yalnızlıkları oluyor. Yönetmen burada epey alegorik bir portre çizmiş oluyor aslında.

Aklıma Bollywood sinemasından 2002 yapımı Monsoon Wedding de geldi ama sanırım o hikayenin anlatımı çok daha otantik kalmıştı ve filmin gişesinin başarılı olduğunu sanmıyorum. Sefer Tası ise Hindistan’daki gişe başarısı bir yana, an itibariyle Amerika’da 2014’ün en çok izlenen yabancı filmi oldu. 9 haftadır gösterimde olan film toplamda 2.713.093 $’lık hasılat yapmış ve daha da yapacak gibi gözüküyor. Bunu filmin kendine has kültürel yapısına rağmen çok evrensel bir gerçeği çok sade bir biçimde anlatışına bağlıyorum: Kalabalıkların içinde, kültürlerin içinde, şehirlerin içinde, otobüslerde, kaldırımlarda birbirine değe değe geçen yapayalnız insanlarız, hayatımızı değiştirebilmek için tek ihtiyacımız olan bir başkasından alabileceğimiz küçücük bir umut ışığı bazen…

Filmde öne çıkan iki dikkate değer cümle de şunlardı:

*Anlatacak birileri olmayınca yaşadıklarımızı unuturuz.

*Bazen yanlış tren sizi doğru istasyona götürür.

Bir kısa filmde de konu edilebilecek denli basit, sade bir hikayeyi çok başarılı bir donanımla çevreleyerek iki saatlik tadı damağınızda kalacak, baharatlı bir uzun metraj çekmiş Ritesh Batra. Diğer işlerini de merakla bekleriz.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s