Tamam mıyız?

İki sene sonra yeni filmiyle karşı karşıyayız yönetmen/senarist Çağan Irmak’ın. O, Türk sinemasının önemli yönetmenlerinden. Durduğu yer de farklı aslında, hem bir “auteur yönetmen” olarak belirli bir kabul görmüşlüğü var, hem de takipçisi olduğu sinema seyircisi her kesimden; entelektüel olsun olmasın, sinefil olsun olmasın, çoğu sinema izleyicisi beğeniyor yaptığı dizileri, sinema filmlerini. Popüler işlere imza atıyor, fakat bu kesinlikle içi boş bir popülarite değil, sinemasal açıdan başarılı, derinlikli, değerli filmler üretiyor. Hikaye kurma yeteneği çok sağlam özellikle Irmak’ın, izleyiciyi, yaşamdaki hangi konularla ve kişilerarası hangi diyaloglarla filmine çekeceğini çok iyi bilen bir senarist. Adeta bu işin bir matematiği var ve Irmak bu matematiği, bu sırrı çok iyi çözmüş vaziyette. Bu yüzden de sinema izleyicisi merakla bekliyor hep bir sonraki filmini Irmak’ın, bu reddedilemez bir gerçek.

Irmak en son Dedemin İnsanları adlı filmiyle buluşmuştu izleyici ile. Kendi yaşadıklarından, çocukluğundan faydalanmıştı. Kişisel gibi gözükse de aslında 1. Dünya Savaşı sonrası yaşanan mübadeleyi, göçmenlerin karşılaştıkları acımasız şartları, yani toplumsal bir meseleyi hikayeleştirmişti yönetmen. Irmak’ın sinematografisine baktığımızda bireysel yaşanmışlıklar, yani küçük hikayeler de görebiliyoruz, toplumsal ve büyük meseleler de…

Tamam mıyız? adlı son filminde genelde Çağan Irmak filmlerinde görmeye aşina  olduğumuz isimler yok, yepyeni, taze bir oyuncu kadrosu var. Baş kahramanımız Temmuz (Deniz Celiloğlu), bir heykeltraş ve çizer, Cihangir’de salaş ama kişilikli bir evde, köpeği Prenses ile yaşayan bir karakter. Kız arkadaşı Beste (Aslı Enver) ile buluşup işten, hayattan filan konuşuyorlar, fakat Beste onun sadece yakın arkadaşı. Temmuz daha sonra birisiyle telefonda konuşup, bir e-posta okuyor ve sevgilisi tarafından terkedildiğini anlıyoruz, sevgilisini hiç görmüyoruz ama karşı tarafın sesinden anlıyoruz ki Temmuz gay’dir. Daha sonra öğreniyoruz; aslında çok zengin bir ailenin oğlu olan Temmuz, gay olduğu için babasından tokat yemiş ve kabul görmemiş, bu yüzden ailesiyle yollarını ayırarak tek başına yaşamaya başlamış fakat annesi  (Sumru Yavrucuk) ona her zaman destek. Arkadaş gibiler. Ne var ki Temmuz’un özgürlüğüne düşkün, duygularını fazlaca dışarda yaşayan, hassas, renkli ve farklı bir karakter olması annesini de zorluyor. “Biraz görme herşeyi, herşeyden bu kadar etkilenme” diyor ama aslında bunlar tam da Temmuz’u Temmuz yapan özellikler ve Temmuz’un da bu özelliklerini bastırmaya hiç mi hiç niyeti yok. Ağlayacak, üzülecek, ama kendi olacak hep Temmuz! Ne mutlu ona…

Temmuz bir rüya görüyor bir süredir, daha önce hiç görmediği bir yüz ona birşeyler anlatıyor. Bu yüzün sahibini bir gün parkta görüyor, İhsan o; kolları ve bacakları olmayan, tekerlekli sandalyeye mahkum gencecik bir insan. Annesi (Zuhal Gencer Erkaya) onu gezdirirken Temmuz rüyasında İhsan’ı (Aras Bulut İynemli) görmüş olmanın verdiği şokla hızlıca beyaz bir yalan uydurup onlarla tanışıyor ve hayatlarına giriyor. Kısa bir süre sonra birbirlerinin eksiklerini tamamlayan can oluyorlar birbirlerine, adeta abi-kardeş oluyor İhsan ve Temmuz.

2001 yılında evden işe, işten eve vapurla seyahat ederken Kinyas ve Kayra kitabını almış, o kalın kitabı su içer gibi, nefes gibi içime çekerek hızla okumuş ve uzun süre okuduklarımı sindirememiştim. 12 senedir başucumda durur, ara ara okurum. Irmak da Kinyas ve Kayra’dan çok etkilenerek hem filmin içine somut olarak katmış kitabı, hem de aslında etkilerini senaryosuna harmanlamış. Kinyas ve Kayra’da da iki kan kardeşi takip ederiz. Orada da bir yitiriş ve yeniden diriliş vardır. O da varoluşçu bir hikayedir. Orada da ölüm ve yaşam içiçedir, ölümü ne kadar isterlerse aslında hayata tutunmaya o kadar açlardır, ne kadar yaşamak isteseler o kadar ölüm gelir akıllarına. İki kişinin hayattaki zorluklarda birbirine bu denli “derman” olmaları, birbirlerini tamamlayabilmeleri çok etkilemiş belli ki Irmak’ı, fakat kendi kırılgan, hassas, naif yapısından kaynaklandığını düşündüğüm sebeple, benzer bir tamamlanma hikayesini, Hakan Günday gibi agresif, sert ve gerçekçi bir üslupla değil, tam tersine aşırı derecede naif, tertemiz, pamuklar içinde, masalsı bir üslupla anlatmayı tercih etmiş. Masalsılığı, eski filmlerinden Prensesin Uykusu’nu çağrıştırıyor hatta kimi yerde…

Filmdeki tüm karakterler o kadar iyi insanlar ki, o kadar sevgi dolular, o kadar yaşama tutunmuş durumdalar ki… Tek bir kötü karakter var, İhsan’ın babası (Gürkan Uygun), o da aslında şartları, ya da diyebiliriz ki cehaleti sebebiyle böyle olması anlaşılır bir karakter olabilecekken, diğer karakterler o kadar “melek”ler ki, onun “kötü”lüğü inanılmaz derecede göze batıyor, sanki bir canavarmış gibi geliyor insana, iyilik ve kötülük öyle ayrıştırılmış durumda ki… İşin en zorlama kısmı ise kötülüğün iyiliğe sızmaya çalıştığı noktada bunu engellemek için bulunan yapay yollar. Temmuz’un maddi manevi güçlü ama melek annesi adeta bir mafya edasıyla geri püskürtüyor kötülüğü oğlunun etrafından. Yani bir çatışma varolacakken anında çözüme kavuşuyor, çok yapay şekilde…

Beni esas düşündüren ve hafif rahatsız eden kısım ise iki ailenin arasındaki sınıf farkının yarattığı;yaratacakken yine geri püskürtüldüğü çatışma/çatışamama bölümü oldu. Oğlunun mutluluğu için herşeyi yapacak olan her yönden güçlü anne Nilgün, oğlu Temmuz ile İhsan’ın arasındaki hikayeyi dinleyince duruma hemen bir çözüm bulur, Temmuz ile İhsan birlikte yaşayacaklardır, Nilgün onlara bir bakıcı tutacaktır (ki işin zor kısmıyla da Temmuz ilgilenmesin) ayrıca Nilgün’ün devasa evinde yardıma ihtiyacı vardır, İhsan’ın saf bir Anadolu kadını olan annesi kocasını terkedecek ve Nilgün’lerin evinde yardımcı olarak çalışacaktır. Bu teklifi ilk duyduğunda mutlu olmayan sadece İhsan’dır ve bana soracak olursanız haklıdır. Ben o an Temmuz’un,  evine sevimli köpeği Prenses gibi yeni bir canlı alıyormuş da annesiyle bunu konuşuyormuş gibi olan tavrından rahatsız oldum. Üstelik Temmuz’un eski sevgilisinin ayrılık mektubunda Temmuz’un karakterine bir eleştiri vardı, Temmuz kendi hayallerinin peşinden giderken yanındakini unutabilecek kadar ayakları yerden kesiliyordu sıklıkla, sanki bir an için İhsan’a da aynı şeyi yapıyor gibiydi ve orada İhsan’ın Temmuz’dan nefret bile edebileceğini  düşündüm. Fakat bu çatışmayı da tatlıya bağlamak isteyen Irmak, aklımıza gelen tüm bu soruları Temmuz’un ağzından İhsan’a sorarak, “hadi ama, gurur mu yapıyorsun, zenginlik fakirlik edebiyatına mı giriyorsun, fikrim sorulmadı mı diyorsun, yapma allahaşkına” diyerek geçiştiriyor, İhsan ise “hayır, tek derdim, ya ilerde benden sıkılırsan, hayatında olmamdan zorlanırsan, bundan korkuyorum” diyor ve konu kapanıyor.

Film ilginç ve etkileyici sayılacak bir buluşla, ve bu buluş sayesinde iki karakterin de hayata tutunmaya karar verişiyle, yani umutla bitiyor. Dediğim gibi Irmak’ın filmi umutla bitirmek isteyişi tüm süreç boyunca belli oluyor zaten yoldaki tüm engellerin bir bir bertaraf olmasıyla… Fakat bu da filmin sonunda izleyicide, “eee?” duygusu yaratıyor açıkçası. Sanki Irmak güzel, umut aşılayan bir fikir bulmuş, bunu anlatmak için  çok güzel semboller kullanmış, çok güzel estetik kaygılar gütmüş (rüya sahneleri, heykel metaforu…) ve orada kalmış, sonunu getirememiş gibi. Bir fotoğraf çekmiş gibi adeta Irmak, bir resim yapmış gibi…

Tamam mıyız?’da ötekileştirilmiş kimliklerin öne çıkartılmış olması değerli, özellikle engellileri yok sayışımız, acıyarak bakışımız, onları kabullenemeyen, unutan tavrımıza bir tokat! Gay olduğunu satır aralarından öğrendiğimiz Temmuz’un ise filmde asıl öne çıkan gerçekliği bir erkek olarak erkeklerden hoşlanıyor olması değil ve bu da karaktere ayrı bir derinlik katmış, Temmuz, ben hep farklı oldum, farklı hissettim, kendime ait bir dünyam oldu diyor, kendisini olduğu gibi kabul edebilmesi, kendi dünyasına tutunup zaman zaman gerçek dünyadan kopacak kadar buna sıkı sarılması aslında hayranlık uyandırıcı.  Çok katmanlı bir karakter yaratmış Irmak bu anlamda. Bir röportajda Çağan Irmak, özellikle Gezi olaylarında gençlerin kendilerini artık oldukları gibi ortaya koymalarından çok etkilendiğini, bunun da ona ilham verdiğini söylemişti. Zaten Temmuz’u kısacık bir karede, Gezi olayları zamanındaki LGBT yürüyüşünün içinde görüyoruz. Yine bir röportajda Deniz Celiloğlu’nun söylediğine ise kesinlikle katılıyorum, aslında hepimizin içinde bir Temmuz var ama biz bazı sebeplerle karşılaşamayabiliyoruz onunla, bastırmak zorunda kalabiliyoruz, Temmuz “ben olma” duygusunu asla bastırmayan bir karakter olarak çok doğal ve çok hayat dolu!

Çağan Irmak müziği önemseyen bir yönetmen, dinlediği ve beğendiği parçaları filmine bol bol katmayı seven bir yönetmen, bu filminde de dilimize pelesenk olacak birkaç parça var: Fikret Kızılok’tan Düşler, Aytekin Ataş’tan Söylenmemiş, Jason Mraz’dan Life Is Wonderful, ve Sıla’dan yanlış bilmiyorsam bu film için özel yapılmış bir beste Tamam mıyız. Filmin dokusunu oluşturan, güzel seçimler…

Çağan Irmak sinemasını seviyorum fakat sanırım şu naif, masalsı duygudan biraz sıkıldım, Mustafa Hakkında Herşey’in bizi ters köşeye yatırması gibi daha farklı, daha sert, daha gerçek bir film bekliyorum doğrusu ondan, yani tamam değiliz henüz sevgili Çağan, senden yeni ve daha çarpıcı hikayeler beklemeye devam!

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s