Çocuk da yaparım, kariyer de, evimi de taşırım ama yakın yere!

Kasım 2013’ten itibaren CineDergi’de MeliSinema köşem var.

Kasım ayında Hayatboyu filmi üzerinden bir yazı yazdım:

90’lı yılların sonunda üzerindeki ölü toprağını atan Türk sineması, kaliteli ve çeşitli filmler üreterek seyircileri yeniden salonlara çekebilmeye başlamıştı. 2000’lerde ise yeni ve genç bir sinemacılar kuşağı ortaya çıktı ve bu yönetmenler sinemaya kendi kimliklerini, bakış açılarını getirerek, bağımsız bir temsil oluşturmaya başladılar. Yeni dönem bağımsız sinema örneklerinde, dönemsel olarak içinden geçilmekte olan ideolojik, politik meselelere, özellikle de “öteki” meselesine geniş kapsamlı değinen çok fazla film çekildiğini (ve hala çekilmekte olduğunu) görüyoruz. Bunun yanısıra, daha dar alandan; bireyden, aileden, kişisel hikayelerden yola çıkarak genel bir sosyolojik tabloya ulaşmayı tercih eden sinemacılar da az değil.

Adana Altın Koza Film Festivali’nde yarışırken izlediğim ve bu ay sinemalarda gösterilecek olan Hayatboyu, genç yönetmen Aslı Özge’nin ikinci uzun metraj çalışması. Senaryosu da kendisine ait olan ilk filmi Köprüdekiler’de Özge, Boğaziçi köprüsünde yolları kesişen üç sıradan insanın hayatına odaklanmıştı. Son çalışmasında ise yönetmen, alanı iyice daraltıyor, bir evlilik ilişkisinin tam da ortasına koyuyor seyirciyi ve demin bahsettiğimiz, “kişisel hikayelerden genel tabloya ulaşma” yaklaşımında bir filme imza atıyor. Senaryosu kendisine ait olan Hayatboyu’nda yönetmen hikayeyi modern kent hayatından bir kesit olarak sunmakla aslında son dönemde Türk sinemasında pek rastlayamadığımız ve eksikliğini duyduğumuz bir arka plan oluşturmuş.

Film 50’li yaşlarında olan evli bir çiftin, küçük ve modern bir evde monotonluğu bir köşe kapmaca şeklinde yaşayışlarını beyazperdeye taşıyor. Evin her yerinin bembeyazlığına rağmen, bir klostrofobiyi paylaşıyorsunuz adeta izlerken, zira o dar, iki katlı, metal helezon merdivenli evde, iki kişinin her anlamda sıkışmışlığını, görüntü yönetiminin, seçilen planların da başarısıyla, iliklerinize kadar hissedebilirsiniz. Dışarıdaki hayatlarında mümkün mertebe belli etmemeye çalışıyorlar evliliklerindeki sorunu, tutkusuzluğu, bitmiş duyguları… Dışarıdan herşey “mükemmel” görünüyor.

Filmde yaşanan olayları daha çok kadının tarafından takip ediyoruz. Ela karakterini çok başarılı bir doğallıkla canlandırmış Defne Halman. Cesur da bir rol, evde sevişirken, duş alırken, giyinip soyunurken görüyoruz çifti, çoğunlukla da Ela, artık memnun olmadığı bedenine aynada bakarken gerçekten de belki başka bir oyuncunun kabul etmeyeceği bir role “soyunmuş” oluyor, bu anlamda da kendisini tebrik etmek gerek. Ben şimdi, İstanbul’da yaşayan, modern ve saygın bir sanatçı olan ve evliliğinde sıkışmış olan Ela karakterinin sessizliğiyle bize anlattıklarını deşmek istiyorum biraz.

Devamı için:

http://www.cinedergi.com/sayi/64/

Sf 32-33, 34-35

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s