Jagten/Onur Savaşı

 

Jagten/Onur Savaşı’nı 2012 Cannes’da izlemiştim fakat beni epey etkilemiş bir film olmuş belli ki, zira vizyona girdiğini öğrendiğimde gönül rahatlığıyla, ben yazarım, bu sene (2013) Cannes’da izlemiştim diyerek yanıldım… Filmle ilgili duygu ve düşüncelerim ise hala epey taze…

Mads Mikkelsen’in canlandırdığı Lucas karakteri, Danimarka’nın küçük ve sevimli bir kasabasında, bir anaokulunda öğretmen olarak çalışmakta ve kasaba tarafından sevilip sayılmakta. Yakın zamanda eşinden ayrılmış Lucas, genç bir oğlu var ama oğlu annesiyle yaşıyor ve baba-oğul çok yakın sayılmazlar. Lucas son zamanlarda aralarını düzeltme çabasında. Yeni bir sevgilisi var. Boş zamanlarında ormanda avlanmaktan hoşlanıyor. Yani işin özü, hayatını yeniden toparlamaya çalışan, sessiz, sakin, durgun bir adam Lucas. Anaokulunda kendisine aşırı yakınlık besleyen 5 yaşlarında küçük bir kız var, bu küçük kız Lucas’ın kasabada en iyi anlaştığı adamın da küçük kızı. Kendi küçük dünyasında, öğretmeni onun duygularına karşılık vermeyince, kendince gördüğü bir fotoğraftan da etkilenerek Lucas’ın onun cinsel organına baktığına ya da dokunduğuna dair net olmayan birşeyler söylüyor ailesine ve etrafındaki diğer öğretmenlerine. İşte o noktadan itibaren tüm kasabanın Lucas’a olan yaklaşımı birden değişiyor ve Lucas’ın hayatı kabusa dönüşüyor. Ortada kesin olmayan ve asla ispatlanamayacak olan bir suçlama ve tüm bu suçlamalara herşeye rağmen körü körüne inanan koca bir kasaba halkı var.

Kesin olmayan dedik ama filmde yönetmen, Lucas’ın böyle bir şey yapmadığı konusunu netleştiriyor izleyici için. Yani şüphesiz Lucas yanlış bir bilgiyle, küçücük bir yalanla suçlanıyor. Fakat kendisine inanmaya yeltenen neredeyse kimse yok. Lucas hem sosyal hem de ekonomik açıdan ciddi anlamda bir çöküş yaşıyor.

Mikkelsen, tek başına kalmışlık içinde yıkılmamak için mücadele eden bir adamı son derece başarıyla canlandırdığı bu performansıyla 2012’de Cannes’da en iyi erkek oyuncu ödülünü aldı. 95 yılında sinemada Dogma95 yapım akımını başlatan 4 Danimarkalı yönetmenden biri olan Vinterberg’in ise sekizinci uzun metrajı Onur Savaşı, ingilizce adıyla The Hunt. Bu kez klasik bir anlatım şekli var filmin aslında, alışık olduğumuz bir giriş gelişme sonuç yapısı var. Fakat şaşırtıcı ve açık uçlu sonu da hikayeyi Kafkaesk bir yere taşıyor adeta.

The Hunt’ın Danimarkalı görüntü yönetmeni Charlotte Bruus Christensen, filmin dramatik öğelerinin baskın olduğu kareleri, özellikle Lucas’ın o yalnız ve çaresiz, kapana kısılmış anlarını geniş açı lensle çektiği dar kadrajlarda, hatta gerçek algısını da hafiften bozarak vermiş. Güz mevsiminin de baskın olduğu hikayeyle filmde öyle tekinsiz bir atmosfer oluşmuş ki, gerilim-korku temalı bir yapım olarak sayamasak da, The Hunt’ı izlerken değme korku filmlerinden daha ürkütücü, daha gergin anlar yaşayabilirsiniz.

Güven dediğimiz şeyin ne kolay sarsılacağına dair, toplumsal önyargıya, insana dair bir hikaye The Hunt. Bir tür “cadı avı” aslında ismiyle de altı çizilmek istenen. Benzer bir temayı yakın zamanda Koşulsuz Sevgi (Broken) filminde de takip etmiştik. Orada da haksız yere suçlanan bir genç adamın hikayesi, tüm mahallenin kaderini etkiliyordu. “Biz onun yerinde olsak ne yapardık” ve “biz onun etrafındakiler olsaydık ne yapardık” gibi cevabı zor soruları sordurtması da önemli The Hunt’ın…Kaçırılmaması gereken filmlerden, ama benden söylemesi; izlemesi, sindirmesi kolay olmayacak!

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s