Devir

Nokta’yı yazarken de aynı şeyi söylemiştim, Derviş Zaim filmleri, Derviş Zaim’in kendisinden; yönetmenliğinden, kişiliğinden, önemsediği konulardan, hayattaki yolculuğundan uzak bir şekilde değerlendirilemez. “Auteur” yönetmenlerimizden olan Zaim, filmlerini, önemsediği konular hakkında çekip birer mektup gibi bizlere gönderiyor aslında.

Nokta’da, oldukça sembolik, neredeyse sürreal bir dünya kurarak anlatmıştı hikayesini bize. Gölgeler ve Suretler’de ise gerçek, yaşanmış bir konuyu (Kıbrıs meselesi) gene kurmaca bir hikayeyle fakat daha alışık olduğumuz bir sinema diliyle anlatmıştı. Adana Film Festivali’nde izleme fırsatı bulduğum Devir ise beni yine şaşırtmayı başardı.

Devir aslında bir köye kamerasını sokan, adeta bir belgesel. Ama aynı zamanda kurmaca bir hikayeye de sahip. Bu iki türün birbirine geçtiği bir filmden sözediyoruz, dolayısıyla benzerine çok fazla rastlamayacağınızı önceden belirteyim. Yönetmen geleneklerimizle, aynı zamanda da doğa-insan ilişkisiyle ilgili bir film yapmayı düşünürken karşısına şu yaşadığımız yıllarda hala geleneklerini sürdürmekte olan bir köyle ilgili bilgiler çıkar. Burdur’da olan bu köyde hala geleneksel çoban yarışması yapılagelmektedir. Çobanlar koyun sürüleriyle birlikte gölden geçmek için yarışırlar. Bu kapitalist ve modern dünyada hala bu geleneklerini büyük bir saflıkla devam ettiriyor olmaları ve teknolojik yeniliklerden faydalanarak düzenlerini bozmamaları Zaim’i çok etkiler ve hem bize bu gerçeği sinema yoluyla iletmek ister, hem de bu gerçeği olduğu gibi vermek yerine, “ya bu düzenlerini bozacak gelişmeler olsaydı, bir takım sebeplerle köylerinin doğal yapısı bozulmaya yüz tutsaydı” gibi bir sorudan yola çıkarak yazdığı senaryoyu bu gerçekliğe ekler ve bunun bütünü Devir’i oluşturur işte.

Derviş Zaim çok okuyan, çok araştıran, bilgili ve zeki bir insan herşeyden önce. Filmlerine, okuduğu, öğrendiği, ilgilendiği konulardan sanatsal, geleneksel, sembolik ve derin anlamlar katmayı tercih eden bir yönetmen. Nasıl daha önceki filmlerinde hat sanatı, ebru sanatı gibi bize ait geleneksel değerlerimize yer verdiyse, doğa-insan ilişkilerine odaklandığı bu enteresan filmine de Şamanizm ve eski Türk kültürüne ait bazı göndermeler katıyor. Örneğin filmde yeri olan “geyik”in Türk kültüründeki yeri ve anlamına, eski zamanlarda ölen bir hayvanın tüm kemiklerinin gömülmesi gerektiği ve eksik kemik varsa yerine tahta konması gerektiği gibi inanışlarımıza yaptığı göndermeler, filmin adının derin ve birden çok varolan anlamı, bunlar gizli, filmi her izleyenin yakalayamayacağı, ama biraz meraklı bir izleyicinin filmdeki bazı sembolleri araştırarak bile çok farklı yerlere varabileceği konular. Zaim de izleyicisini biraz meraklandırmayı, şaşırtmayı, belki filmden çıktığında birşeyler araştırmaya yöneltmeyi seven bir yönetmen bana sorarsanız, bu anlamda biraz “öğretir” bir yanı da var, ve şüphesiz sinemamıza bu da lazım. Filmde özellikle geyiğin olduğu çok estetik kareler mevcut, hele akılda kalıcı bir son kare var ki, filmi o öğretici belgesel havasından çıkartıp çok daha masalsı ve gizemli bir yere sürüklüyor.

Öz kültürümüzün her geçen gün daha çok yok edildiği, ağaçlarımızın, parklarımızın, kültürel mekanlarımızın tükenip yerine alışveriş merkezlerinin dikildiği bugünlerde, tek bir köye bile bakarak aslında kendimize ait ne çok değerimiz olduğunu göstermesi ve bunları korumanın önemini hatırlatması adına da anlamlı bir döneme denk geldi filmin vizyonu. Kaçırmayın derim.

Not: Yönetmenle Adana Altın Koza Film Festivali’nde Devir’le ilgili yapmış olduğum röportaj burada: http://www.beyazperde.com/dosyalar/sinema/dosya-50371/?tab=1

Genç ve Güzel / Young and Beautiful

Her zaman söylerim, kendi senaryosunu filmleştiren yönetmen candır! François Ozon da bu canlardan biri. Sondan bir önceki filmi Dans La Maison/Evde ülkemizde yeni vizyona girerken, Cannes’da yarışan ve bu sene burada izlediğim üçüncü film olan Jeune & Jolie, Ozon’un son filmi ve film, hikayesi ile kuvvetli herşeyden önce. Kuvvetini hem gerçekçiliğinden, hem tutarlılığından, hem de etkileyici seçimlerinden (kast, müzik..) alıyor.

16’sını yeni bitirmiş, adeta masum güzellik tanımının sözlükteki karşılığı olabilecek bir genç kız olan Isabel’in, olgunluğa geçişine şahit olacağız film boyunca. Ama ne geçiş!

Isabel’i olağanüstü bir başarıyla canlandıran Marine Vacth, sinema için çok önemli bir buluş bana soracak olursanız. 21 yaşındaki model, şimdiden “artık aynı zamanda bir oyuncuyum” diyor röportajlarında, bu iddiasında haksız da sayılmaz. Film boyunca genç kızın yaşadığı süreçleri gözlerinden okuyabiliyorsunuz, adeta yaşıyor bütün olan biteni, değişiyor, başka biri oluyor.

Film bir röntgen sahnesiyle açılır gibi oluyor, dürbünle üstsüz güneşlenen Isabel’i gözetleyen aslında küçük erkek kardeşinden başkası değil. İlk kareden itibaren bize ipucunu veriyor aslında Ozon: Isabel’in özel hayatı didik didik edilecektir.

Eğlenceli, anlayışlı, keyifli, modern, orta sınıf bir ailenin kızı aslında Isabel, yaz tatilinde yazlıklarında güzel vakit geçiriyorlar. Isabel, Felix isminde yakışıklı, sarışın, Alman bir çocuktan hoşlanıyor, ailesine de tanıştırıyor, aile kızlarının flört etme ihtimali bulunan bu sarışın çocuğu çok seviyor, hemen aralarına alıyorlar fakat Isabel farklı bir kız, Felix’e çok da yüz vermiyor, bu konuda ailesini bile şaşırtıyor. Isabel 17’sine girmek üzere ve seksi merak ediyor. Felix’le bunu yaşamayı kafasına koyuyor, erkek kardeşiyle bile paylaşıyor konuyu. Sanki seks yapmak kafasında gerçekleştirmek istediği bir “projeymiş” gibi davranıyor genç kız, çok yakışıklı ve popüler bir çocuk olmasına rağmen Felix’e aşık değil. Sevişiyorlar. Hiçbirşey hissetmediği tüm mimiklerinden belli olan Isabel, sevişme esnasında kendisini dışardan izliyor. Kendisiyle göz göze geliyor. Dışardan izleyen gözler daha masum sanki, ne yapıyorsun der gibi… Tüm sevişme boyunca onları izleyen kendi gözleri, boşaldıkları an kayboluyor. Masumiyet onu o anda terkediyor adeta.

Isabel, annesiyle ve erkek kardeşiyle oldukça yakın ilişkiler içerisinde olan, masum bir güzel fakat meraklı da. Yaz bitiyor ve kışlıklarına döndüklerinde Isabel bazı işler karıştırmaya başlıyor. Ailesine esini kadar yakın davranmıyor. Bir de bakıyoruz ki Isabel otelin birinde bir adamla buluşuyor, üstelik adam oldukça yaşlı. Seks yapıyorlar ve adam ona para veriyor. Neden? Bu kadar iyi bir aileye sahip 17 yaşında bir genç kız neden fahişelik yapar sizce? Neden para kazanmak ister böyle bir işle?

Filme çok uzaktan bakarsanız ve filmlerin ahlaki sorumlulukları olduğunu düşünenlerdenseniz, Jeune & Jolie’nin , fahişelik yapan gençler, toplumun geldiği nokta, internetin fahişeliği bile ne kadar kolaylaştırdığı gibi hükümlerden bahseden bir film olduğunu düşünebilirsiniz, fakat konunun içine girdikçe, yönetmenin de anlattığı gibi, filmin asla mesaj vermek isteyen bir film olmadığını, aslında sadece insan evladının psikolojik gelişimini, büyüyüşünü konu aldığını rahatlıkla algılayabilirsiniz. Film genç bir kızın büyüme evresinde yaşamak istediği deneyimleri, o korkusuzluğu konu alıyor aslında. Burada anlatılan fahişeliğin kendisi değil, fahişelik İsabel’in kişisel yolculuğunu tamamlaması için bir araç sadece.

Filmin tutarlı yapısı, en çok hoşuma giden gücü oldu. Herşey o kadar yerli yerinde ki… Kızın psikolojisine o denli iyi inilebilmiş ki… Hem yönetmenlik, hem senaristlik hem de kast başarısı bu!

Filmin en önemli sahnelerinden birinde, deneyimli oyuncu Charlotte Rampling var. Isabel’in yaptığı şeyden dolayı hissettiği suçluluk duygusundan arındığı bu sahneye bayıldığımı söylemeliyim.

Sinema, hikayeyi görsel yolla anlatma sanatıysa, Ozon’un bu konuda çok ama çok başarılı olduğunu söylemeliyiz. İnanılmaz derecede derli toplu çekilmiş, tutarlı, etkileyici sahneleriyle, müziğin o filme birebir uyan melankolik havasıyla, çıplaklığı inanılmaz estetik biçimde gösterişiyle, insanı hızla içine çeken bir film. Yönetmenin sinemasının meraklıları, ve sinemada derli toplu hikaye anlatma sanatıyla ilgilenen herkesin bu filme bayılacağından hiç kuşkum yok. Marine Vacth’ın sade güzelliği ise adeta tartışmasız! Yönetmen ve oyuncuyla Cannes’da yaptığım röportajı okumanızı da tavsiye ederim, filmi çok güzel betimlediler: http://www.beyazperde.com/dosyalar/sinema/dosya-50575

Muhteşem Gatsby /The Great Gatsby

Lisede İngilizce dersinde okumak zorunda olduğumuz edebiyat eserlerinden üç roman beni çok çok etkilemiştir: Lord of The Flies, Rebecca ve The Great Gatsby. İlerki yıllarda, kendi edebi okuma seçimlerimi yaparken bu romanlara tekrar tekrar geri dönmüşlüğüm vardır.

Bu üç romanın da sinema adaptasyonlarının olması şahsım adına bir tesadüf olmasa gerek. Lord of the Flies’ın film adaptasyonunu lisede izlettiklerini hatırlıyorum, The Great Gatsby’nin 1974 yapımı filmine ise televizyonda rastlamış, romanı ezbere bilen 20’lerinde bir genç olarak ağzım açık, cümleleri tekrarlaya tekrarlaya izlemiştim. Daisy’nin alay edercesine söylediğini derste defalarca vurguladığımız: “I’m paralyzed with happiness” cümlesinin vücut bulmuş halini izleyebiliyor olmak, o zamanki bana yetmişti, sinemasal anlamda değerlendirmemiştim açıkçası.

Günlerden Çarşamba, yıllardan 2013, konumlardan Cannes. Festivalin açılış filmi Muhteşem Gatsby (The Great Gatsby). 2012 yapımı, 3D bir Baz Luhrmann harikasından bahsediyoruz bu kez. 3D sevmeyen biri olarak önce bu filmde 3D’nin ehemmiyeti (?) hakkında bir-iki kelam edip onu hemen aradan çıkarayım. Her şeyden önce şu gözlük meselesine cidden alışamadım. Aslında sadece 3D için yapılmış aksiyon filmlerindense bu tarz filmlerin sadece belirli sahneler için, sebebi belli bir derinlik adına 3D yapılmalarını daha çok takdir ediyor ve tercih ediyorum. Fakat öte yandan yorucu 3D deneyiminin sadece 3-4 derinlikli sahne için kullanılması bir o kadar da gereksiz oluyor… Muhteşem Gatsby’de 3D’nin mekanlar, yağan kar, yazılan mektupların, söylenen sözlerin kar taneleri gibi havada uçuşan kelimelere dönüşmesi ve bunun gibi farklı bazı sahnelerde etkileyici olmadığını söylemek güç. Yine de 3D olmayan Luhrmann imzalı bir Muhteşem Gatsby, etkisinden hiçbir şey kaybetmiş olmaz.

Romandan yola çıkarak hikayeye bakmak gerekirse, Carraway isimli bir karakterin ağzından dinlemekteyiz olan biteni. Borsacı bir genç olan Carraway, Amerika Long Island tarafında bir ev tutar, böylelikle birkaç yıl önce evlenmiş olan kuzeni Daisy’i de daha sık görecektir. Bir de gizemli komşusu Gatsby vardır ki tüm çevresi ondan bahsetmektedir. Sahi, kimdir bu Gatsby? Bir katil? Oxford’lu bir centilmen? Zengin bir işadamı? Yalnız bir zavallı? Carraway kendi başına gelenleri anlatmaktadır ve fakat kendisi bu hikayede oldukça pasif bir karakterdir. Olan bitene şahit olan, olayları gözlemleyen ve betimleyen yapısından dolayı hikaye zaten sinemasallaştırmaya çok çok yatkın. Zira sinema, içinde gözlem ve gözetlemeyi de barındıran bir sanat. Çoğunlukla filmlerde hikayeyle seyirci arasına kimse girmez, gözleyen birebir biz oluruz ve gözümüzün önünde başka insanların hayatlarında birtakım olaylar cereyan eder. Romanın hikayesinde ise bize olayları kendi ağzından anlatan kişi zaten adeta kendi hayatında bir film izlemektedir. Kuzeni Daisy’nin evliliğindeki sıkıntılara, aldatılmasına, Gatsby denen gizemli kişinin varlığına, Gatsby ile Daisy’nin arasındaki gizemli bağa, tüm bunlara şahit olmakta ve dayanamayıp aktarmaktadır sadece. 1920’lerin Amerikasını, o “jazz age” denilen şaşa dolu zamanı da anlatışıyla Fitzgerald gerçekten de “neden sinemaya uyarlanmasın ki” dedirtecek bir roman yazmıştır. Gerisi ise bunu ele alacak yönetmenin ve belki de tüm ekibin yaratıcılığına, kitabı doğru “okuma”, doğru “görme”, doğru “gösterme” yeteneklerine kalmıştır. Baz Luhrmann bu konuda biçilmiş kaftandır diyebilir miyiz? Son filmi Kırmızı Değirmen (Moulin Rouge!) olan bir yönetmenden bahsediyoruz.

Hayalgücünün, hikaye anlatımının başarısından emin olduğumuz, görsel anlamda bizi besleyeceğinden şüphe duymadığımız bir yönetmene emanet Muhteşem Gatsby. İyi ki de öyle. O şaşalı dönemi daha renkli, daha eğlenceli, daha pastel, daha karnavalesk bir şekilde anlatabilecek yönetmen var mıdır tartışılır. Müzik filmdeki karakterlerden biriydi diyecek kadar farklı bir yönetmen. Dönemi yansıtması adına dekor ve kostümlerin başarısını teslim etmeden geçmek de olmaz. Görsel bir şölene hazırlıklı olun.

Romanda seçilen kelimeler o kadar lezzetlidir ki, kitabı sesli okumak, o kelimeleri ağzınızda yuvarlamak istersiniz. Yönetmen bunun farkında olsa gerek, kitabın kelimelerine sadık kalmak istemiş ve bunun için de romanda Carraway’in biz okuyucuyla paylaştığı cümleleri, Carraway bir psikoloğa anlatıyormuş gibi senaryolaştırmış, bence çok akıllıca!

Roman yazıldığı günden bu yana Amerikan Rüyası’nın gerçekleşememesi, Amerika’nın o dönem içinden geçtiği buhranı anlatan, çerçevesini de bir aşk hikayesi üzerinden yapan bir roman olarak anılmıştır. Filmde elbette aşk hikayesi daha önde, Amerika’nın içinden geçtiği kayıp dönem ise fon olarak filme eşlik ediyor. Fakat bu filmi çok da düşüren bir durum değil, zira bu herhangi bir aşk hikayesi değil. Gatsby ve Daisy’nin aşkına ucundan köşesinden bulaşan herkesin karakter analizlerinin yapıldığı bir hikaye bu adeta, Carraway’in Gatsby’e düşkünlüğü üzerine bir karakter analizi de yapabilirsiniz, Daisy’nin kocasının yaşadıkları üzerinden de, ve hatta Gatsby’nin yanında çalışanlara kadar… Kitapta hal zaten böyleyken filmin de kitabın bu gücünü çok iyi kullanmış olması bir artı. Leonardo DiCaprio’nun bu anlamda harikalar yarattığını söylemek gerek. Bu denli göz önünde ve popüler bir oyuncu olarak Gatsby gibi karmaşık ve değerli bir karakteri bu denli kendini unutturarak, Gatsby’i gerçekten hayata geçirerek canlandırabilmesi, gerçekten büyük başarı. O saplantılı aşkına inanmamanız imkansız!

Kitaba kelimelerine kadar sadık kalsa da, romanı okurken hissettiğiniz nüktelerden, bazı ince noktalardan pek eser yok filmde, fazla net, ne gösteriyorsa onu demek isteyen, yan anlamlara ihtiyaç duymayan bir film olmuş. Fazla renkli, şaşalı ve ünlü isimleri biraraya getiren bir yapım olması, 1920’lerde yazılmış ve sistemi eleştiren değerli bir edebiyat eseri olan romanın yanında ciddiye alınmamasını sağlayabilir. Bu kadar irdelemezsek ise başarılı bir yapım olarak sinemalarda yerini alıyor, gözlerimiz bu karnaval havasının içinde adeta bayram ediyor!

Gitme Baba

Sinema filmi, yaratıcılarının gayeleri doğrultusunda şekilden şekile girebilen bir oyuncak aslında. Amacınız bir gişe filmi yapıp milyonlara ulaşmak da olabilir, çocuklara yönelik bir animasyon da yapmak isteyebilirsiniz, insanlara eğlenceli vakit geçirtmek de, bir belgesel çekerek onları eğitmek de olabilir hedefiniz, gerçek bir yaşamı imgesel bir sinema filmi haline de getirebilirsiniz. Sonsuz olmasa da çok seçenek var önünüzde.

Gitme Baba, saydıklarımdan sonuncusunu hedef almış ve sinemayı bu doğrultuda kullanmış bir yapım. Filmin senaristi, yapımcısı ve başrol oyuncularından biri olan Çiğdem Suyolcu, 1995 yılında suikaste kurban giden Kuşadası Belediye Başkanı Lütfi Suyolcu’nun kızı. Çiğdem Suyolcu babası öldürüldüğünde 18 yaşında imiş. Babasına ve tüm ailesine yapılan haksızlıktan çok etkilenmiş doğal olarak. Hele ki babasına aşık bir kız çocuğunu içinde barındırdığını hesaba katarsak…

Neredeyse 20 yıl önce yaşanmış olan bu olayı bir sinema filmi haline getirmeye karar vermiş birkaç yıl önce Suyolcu. Hem bilmeyenlere bu olayları anlatmak, hem de bir nevi arınmak için. Açıkçası sinema filmi yapılmaya değer bir hikaye olduğunu teslim etmek lazım. Hem gerçek bir olay oluşu, hem politik ve dramatik yapısıyla ilgi çekici bir konu.

Önce gerçekler: Lütfi Suyolcu, Kuşadası’nda çok çok sevilen bir “vatandaş” herşeyden önce. Başarılı ve sayılan bir belediye başkanı. Prensipli, Atatürkçü, modern biri. Yalan dolanla, rantla parayla işi olmaz. Çoluğuna çocuğuna düşkün bir aile babası. İnandıkları uğruna epey dikbaşlı. Korkusu olan biri değil. Gerçekler uğruna canını dişine katarak çalışan, işkolik bir başkan. Tabii bu dürüstlüğü bazılarının işine gelmiyor, rüşvetle, yalan dolanla kandırmaya çalışsalar da yola gelmeyen Suyolcu’yu kiralık bir katile öldürtüyorlar sonunda. Üstelik yakalanıp hapse girmelerine rağmen bir süre sonra Rahşan Ecevit affıyla serbest te kalıyorlar. Babasıyla adeta bir aşk yaşayan küçük kızı da bu yaşananları bir film yapmaya karar veriyor ve yapıyor: İşte Gitme Baba.

Buraya kadar saygı duyulacak, niyetinde kötülük aranmayacak bir yapımdan bahsettiğimiz muhakkak. Yaşananların acısı, hiç şüphesiz ki çok ağır. Travmatik meseleler aslında aile fertleri için. Zaten bu filmin de bir travmaya işaret ettiği düşüncesindeyim.

Filmin gerçek bir hikaye olmasını bir yana bırakıp onu bir “film” olarak ele aldığımızdaysa bazı sorunlarla karşı karşıya kalıyoruz. Herşeyden önce bu filmin aslında fazlasıyla “kişisel” bir film olduğunu söylemek lazım. Yaşanan olay tarihe geçmiş, hepimizi ilgilendiren ve günümüzde dahi yaşadığımız acı bir gerçek, sosyolojik ve politik bir mesele olsa da, filmin derdi maalesef bu değil. Film çok daha duygusal bir yapıda seyrediyor. Çünkü film Çiğdem Suyolcu’nun filmi. Onun babasına duyduğu özlemi dindirmek için bir araç. Filmin en önemli meselesi adeta Çiğdem ile babasının ilişkisi.

Bunda da bir sorun yok ama şu tarz hatalı kararlar söz konusu. Örneğin Çiğdem Suyolcu bir röportajında annesi rolünde oynayan Şenay Gürler’in gerçekten de annesine çok benzediğini söylemiş. Bence bu filmde esas konu Lütfi Suyolcu ise, geri kalan kastın gerçek kişilere ne kadar benzediği o kadar da önemli değil. Örneğin film 80’lerin başında başlıyor ve o dönem belli ki Çiğdem’in annesinin saçları kızılmış. Bu önemsiz gibi görünen detayı şundan dolayı veriyorum. Şenay Gürler’in “ben bir peruğum” diye öylesine bağıran bir saçı var ki, oraya sadece bir amaç için konmuş olduğu çok çok belli. Halbuki biz Çiğdem’in annesini tanımıyoruz. Böyle göze batan bir peruğa hiç gerek yok. Tam tersine, Çiğdem’in çocukluğunu büyük bir başarıyla canlandıran küçük kız doğal sarışın mavi gözlü bir kız iken, Çiğdem büyüdüğünde kaşı, saçları siyah, gözleri yeşil, bambaşka bir kız oluveriyor – ki zaten kendisini canlandırıyor. Bu detay çok önemli çünkü bir anda büyüklüğüyle karşılaştığımız Çiğdem’in Çiğdem olduğunu belki 5-6 dakika boyunca algılayamıyoruz. Bu kadar bariz bir kast yanlışlığı sebebiyle büyümüş Çiğdem’i tanıyamadığımız o birkaç dakikada Çiğdem ile Lütfi Bey’i birbirine aşık iki kişi olarak izlemeniz mümkün. Yani annesinin saçları kızıldı diye, tamamen yapay bir peruk takılacağına, kendi küçüklüğü keşke kendisine daha çok benzeseymiş de hikayede bu detay kafa karıştırmasaymış.

Gelelim ailevi ilişkilere. Çiğdem Suyolcu belli ki babasına gerçekten eşine az rastlanır türden aşıkmış. Babası da ona. Bunun altını da fazlasıyla çizmek istemiş Suyolcu, hakkıdır da. Fakat öyle ki, anne-kız, anne-oğlan ve baba-oğlan ilişkileri filmde sıfırın altında işlenmiş. Bazı sahnelerde anne hiç yok. Geçişlerde sorun olduğundan ve zaman hızlı geçtiğinden, acaba öldü mü diye düşünebileceğiniz kadar uzun süre ortada yok mesela anne.

Baba-oğul ilişkisinde problemler olduğu çok açık. Ama bu filmde bu detaya ne kadar gerek vardı?

Çiğdem Suyolcu, filmde sonuçta kendi ailesini anlatıyor. Onları bize yıllar sonra anlatırken elbette en iyi şekilde, en doğru şekilde sunmak istiyor ama bu hassasiyetinden dolayı bazı şeylerin altını çok fazla ve gereksiz şekilde çiziyor. Örneğin modern bir aile olduklarının. Babası annesini dudaklarından öperken çocukların onları görmesinden çekinmiyor, “buna aşk denir ve siz aşk çocuğusunuz” diyor. Karısıyla aralarındaki cinsel çekim sürekli göz önünde. Baba kız ilişkilerindeki yakınlık da altı fazlasıyla çizilmiş şekilde yer alıyor filmde. Filmde içilen rakının da haddi hesabı yok. Bunlar herhangi bir filmde göze batmayan detaylar olabilirdi ama bu filmde bu karelerin her birinde “biz modern bir aileyiz”in altı rahatsız edici şekilde çizili.

Kuşadası çok güzel bir mekan. Dolayısıyla güzel görüntüler mevcut filmde ama ekstra bir kamera, görüntü, kurgu ya da yönetmenlik başarısı olduğunu söyleyemem. Müzikler ise maalesef çok kötü. Tempoyu yükseltmek amacıyla kullanılan müzikler gereksiz yerlerde o kadar yüksek ki, o an ne konuşulduğuna zor konsantre oluyorsunuz.

Filmin en büyük handikapı ise uzunluğu. Sonuçta acı verici bir hikaye bu. Ölümle sonuçlanan ve katillerinin aramızda gezdiği bir hikayeden bahsediyoruz. Eminim Çiğdem Suyolcu çok büyük travmalar geçirdi, belki aylarca yıllarca rüyalarından sıçrayarak uyandı, kabuslar gördü. Fakat bana göre bu da filmde olması gerekli bir detay değil. Film bir belgesel değil belki ama zaten yeterince üzücü bir konu olduğundan, Lütfi Bey’in öldürülmesinden sonra çok da uzamamalıydı. Çiğdem’in gördüğü kabuslar, morg sahnesi, annesinin dakikalarca ağlaması, gerçekten gereksiz sahnelerdi.

Bu kadar acı yaşayıp filmde kendisini canlandırmasından dolayı tebrik etmek gerek Çiğdem Hanımı. Ben böyle bir acının bir de rolünü yapamazdım. Babasının yerdeki kanının üzerinde ağladığı sahnelerde gerçekten o an ne gibi bir psikolojide olduğunu düşünmeden edemedim doğrusu. Elbette herkesin kendi seçimi ama ben kendimi oyna(ya)mazdım, kendi yaşadığım travmaları da bu filmin konusu yapmazdım.

90’larda yaşanan bu olayı bilmiyordum, bunu öğrenmiş olmak adına bu filmi gördüğüm için mutluyum. Babasının ona yaşattıkları sonucu hayatını değiştiren, arkeoloji okurken sinema okumaya karar verip senarist/oyuncu olan ve bu yolda devam etmek isteyen Çiğdem Suyolcu’yu tanımış olmak da güzel. Fakat sinemasal anlamda çok amatörce bir yapım olduğunu söylemek zorundayım. Kendisi amacının bu film sayesinde geçmişte kalan bu haksızlığı gün yüzüne çıkarmak, insanlara ulaştırmak olduğunu söylemiş, gişe kaygısı olmadığının altını çizerek, “ilerde televizyonlarda gösterilsin, DVD’lerle ulaşsın insanlara, ne kadar insan izlerse izlesin, ben bu filmi yaparak rahatladım” demiş. O zaman amacına ulaştığını düşünüyorum şimdiden, yolu açık olsun.

Bir Hikayem Var

Japon korku filmlerinden alışık olduğumuz, kuyunun içinden çıkan zombi tenli uzun siyah saçlı korkunç genç kızın karşısına tecavüzcü Coşkun’u koyarsanız, bu komiktir. Buna gülünür, biz de öyle yaptık. Bir Hikayem Var adlı film böyle açıldı. Hatta bununla kalmadı, tecavüzcü Coşkun’dan kaçan zavallı kız kendisini röpteşambır’lı Nuri Alço’nun kollarında buldu. Tüm film bu espri üzerinden mi gidecek derken bunun filmin içinde bir film çekimi olduğu ve Bir Hikayem Var’da aslında devamlılık asistanı olarak çalışan Mert adlı yakışıklı gencin (Kadir Doğulu) kendi filmini – filmlerini- çekmek istemesi üzerine başına gelenleri izleyeceğimizi farkettik. Güzel fikir doğrusu. Ve ilginç bir film açılışı…

Artık Mert karakterini takip etmeye başladığımız anlardan itibaren ise film seyrini değiştiriyor. Herşeyden önce, yakışıklılığına lafımız olmayan Kadir Doğulu’nun oyunculuğunda ciddi sıkıntılar olduğunu söylemek lazım. “Ezbere” oynadığı bu kadar belli olmasa keşke. Adeta “bana bu söylendi, bu text verildi, şu an bunu söylemeliyim” enerjisi okunuyor devamlı gözlerinden. Mert’in iki adet kankası var, bunlar başta birbirinden çok ayırt etmediğiniz, saçları başları dağınık, bir baltaya sap olamamış tipler. Bir süre sonra ise, hem ona diyalog daha çok yazılmış olduğundan hem de ayırtedilebilir oyunculuk başarısından dolayı Bülent Çolak öne çıkıyor. Diğer oyuncu ile kıyasla (Emre Sungur) derinliği, dolayısıyla da inandırıcılığı daha fazla, daha yaşayan bir karakter canlandırmış Çolak.

Çeşitli belgesel ve dizi setlerinde çalışmış, kendi kısa filmini de öyle böyle çekmiş biri olarak az da olsa film yapmak istemek adı verilen çılgınca dürtüyü, hayalgücünün verdiği heyecanı, olmayana bile inanma isteğini bilir, hatta bu uğurda batmış, hayatı kaymış nice yönetmeni, kameramanı vs da tanırım. Dolayısıyla Mert karakterinin film yapma heyecanını, hayalgücüyle üretmek istediklerini, bu uğurda aldığı yolu filan inandırıcı buldum aslında, yani hikayenin o kısmını inandırıcı buldum çünkü evet, böyle bir şey var. Cebinde kuruşu olmayan ama aklında fikri, gönlünde de sinema sevdası olan nice insan kendisini yok pahasına atar bu yola ve kimi batar, kimi çıkar. Deliliktir sinema bu anlamda. Bunu hatırlatmak adına aslında iyi bir fikir, genç bir sinemacıyı ele almak. Fakat maalesef hiçbir derinliği yok bu karakterin. Bu karakter neden böyle sürekli yalan söylüyor, neden bu kadar hayal dünyasına yeniliyor, aslında nasıl bir karakter, tüm hayatına yayılmış kişilik özellikleri mi var, yoksa sadece iş film çekmeye gelince mi böyle, biz bu karaktere aferin mi demeliyiz, tu kaka mı yapmalıyız, bu karakter sonunda dersini mi alacak, bir şey mi öğrenecek yoksa zaten doğru yolda mıydı, bir türlü anlayamıyoruz. Aslında bir takım sonuçlara varmak için küçük detaylar eklenmeye çalışılmış. Örneğin iş hayatı için hep yalan söyleyen Mert, barınaktan aldığı köpek konusunda yalan söylemiyordu. Fakat bu küçük detaylar, Mert karakterinin içini doldurmada yeterli olmuyor ne yazık ki….

Filme sadece konuştursun diye eklendiği çok belli olan bazı meşhur isimler var. Büyük usta Cahit Berkay, müzisyen Halil Sezai gibi. Gerçi filmin müziklerini de bu iki isim üstlenmiş ama filmde görülmeleri için aslında hiçbir sebep yok. Coşkun Göğen, Nuri Alço, epey yaş aldığı gözlemlenen Selçuk Özer yeterince ilgi çekiciler zaten. Müge Boz ve Kadir Doğulu da taze güzellikleriyle göze hitap ediyorlar yeterince.

Oyunculuğunu çok başarılı bulduğum fakat hep aynı/benzer rollerde izlemekten sıkıldığım Teoman Kumbaracıbaşı bu filmde belki gene çok farklı bir karakteri sergilemiyor, gene özgür, serseri ruhlu bir karakter ama bu kez bir motosiklet grubunun başkanı olarak saçı başı bandanası motorsikletiyle, en azından görsel anlamda gözümüze farklı geliyor ve iyi ki de öyle oluyor. Oyunculuğu her zamanki gibi iyi, sadece gerçekten onu çok farklı rollerde izlemek istiyorum halen.

Filmde komik anlar yok değil, bazı espriler gerçekten hem güncel hem de zekice. Fakat filmin senaryosu çok sıkıntılı. Bırakın bir hikayeyi, filmde içiçe geçmeye çalışan, farklı flashback’lerle şaşırtıcı olmaya çalışan çok fazla hikaye var ama bunları topladığımızda maalesef bize hiçbirşey anlatmıyor. O kadar içiçe geçmiş hikayenin içinde o kadar çok şey havada kalıyor ki, tek tek saymak bile vakit kaybı olur. Keşke hikayeler biraz daha azaltılsaymış, farklı kurgu teknikleriyle bir başa bir sona gitmek yerine derli toplu başı sonu belli şekilde daha sade bir anlatım tercih edilseymiş ve gerçekten de keşke filmden çıktığımızda, güldük eğlendik, aynı zamanda da film çekmek isteyen gençler hakkında bu film şunları şunları söylüyor diyebilseydik. Haftanın, oyuncu isimleriyle dikkat çeken filmlerinden…

İntikam Benim / Dead Man Down

İsveçli yazar Larsson’un çok satan “milenyum üçlemesi” romanlarının sinema uyarlamaları epey ses getirmişti. Danimarka’lı yönetmen Niels Arden Oplev, İsveç yapımı bir film olarak Ejderha Dövmeli Kız’ı çektikten iki sene sonra ünlü yönetmen David Fincher aynı hikayenin Hollywood versiyonunu çekmişti ve şu bir gerçekti ki, kaçınılmaz kıyaslamada Fincher’ınki kesinlikle ilkinin tadını vermiyordu. Bunda hem ilk filmin romana sadakati- ya da üslupsal anlamda yakınlığı diyelim- hem de cesur, sert sahnelerin payı vardı kuşkusuz. İsveç yapımı filmde Hollywood filmlerindense daha az aşina olduğumuz bir dil, sinematografi ve oyuncu seçiminin söz konusu olması herşeyi daha çekici ve farklı kılıyordu.“Noomi Rapace” ismi de bu üçlemedeki başarılı performansı ile bilinir oldu.

Esas konumuz olan Dead Man Down’a gelecek olursak, şimdi karşımızda “mixed” bir durumun söz konusu olduğunu söylemeliyiz. Yönetmen koltuğunda yine Oplev, başrolde yine Rapace, Amerika’da geçen Amerika yapımı bir film ve Rapace’nin rol arkadaşı da bir Hollywood starı olan yakışıklı oyuncu Colin Farrell… Nasıl bir karışım olacak diye düşünmeden edemiyor insan izlemezden önce. Zira Avrupalı yönetmenlerin Hollywood’la birliktelikleri her zaman iyi sonuçlar veremeyebiliyor.

Bu filmde de birbirine geçmeyen birşeyler var. Adeta sebzeli püre yapmak ama püreyi yerken tüm sebzeleri tek tek hissetmek gibi bir durum. Zira film hareketli bir Hollywood aksiyon/suç filmi olarak açılıp, yaklaşık 15 dakika sonra, içinde Fransızca konuşmaların geçtiği, Isabelle Huppert’li, uçuk, somon renkli kıyafetlerin, ev dekorlarının, hatta bol bol ev içi sahnelerinin olduğu, sakin, duygusal, masum, Avrupa sineması tadında sahnelerle devam ediyor.

Amerika’da güzel bir apartman binasında annesiyle (Isabelle Huppert) yaşayan Beatrice (Noomi Rapace), yakın zamanda bir trafik kazasından yüzünün yarısında oluşan feci yaralarla (?) kurtulmuştur. Kazaya sebebiyet veren adam birkaç hafta hapis cezası alıp kurtulduğu için ona kin doludur ve karşı apartmandaki yakışıklı adamın (Colin Farrel) bir gün evinde birini öldürdüğüne tanık olur, videoya kaydeder ve onu tehdit eder. Madem adam öldürebilmektedir, kin duyduğu adamı öldürmezse, kayıtları polise verecektir. Kısa bir süre sonra tetikçi diye tanıştığı Victor’un da kendi intikamının peşinde olan yaralı bir adam olduğunu öğrenecek ve kalbini ona kaptıracaktır.

Filmde hoşuma giden duygu “umut” oldu aslında. Film ilk sahneden itibaren Victor’ın yaptığı işten pek de memnun olmadığının, bir yolunu bulsa normal bir yaşantıya dönmek isteyeceğinin ipuçlarını veriyor bize. Film, tetikçi arkadaşlarından birinin Victor’a sevdiği kadını ve çocuklarını, aslında hayatta önemli olan şeyin aile ve bağlar olduğunu farkettiğini anlatmasıyla ve Farrell’in, kaşları sağolsun, meşhur kaygılı bakışlarıyla açılıyor zira. Çok da ipucu vermeyelim ama Victor’un zaten aslında kurulu bir düzeninin olduğunu ama çok acı bir şekilde bozulduğu için hayatının bu hale geldiğini öğreniyoruz bir süre sonra.

Film sürprizini sona saklamıyor gerçi. Victor’un gizemini seyirciden saklamıyor çok fazla, sona bırakmıyor bu şoku. Bir süre sonra Victor’un sırrını paylaşarak ilerliyoruz. Bu da ister istemez merak duygumuzu alaşağı ediyor ve artık ne olacağını aşağı yukarı kestiriyoruz. Bunda bir sorun yok, illa sürpriz sonda patlamak zorunda değil elbette ama heyecan ve tempo zaten bir karmaşıkken, sürprizin de erken açıklanması, seyirciyi itebilecek bir etken. Fakat Farrell, umudu bir düşüp bir yükselen karakter yaratmakta gayet başarılı olmuş, Victor ile “umut”u takip etmek güzeldi.

Beni filmin senaryosunda epey hayalkırıklığına uğratan şey ise ölüm kalım meselesi olan kriminal olayların içinde Beatrice’in intikamının “yüzümdeki yaralar çok çirkin, bunu bana yapan adam ölsün”den öteye gidememiş olması ve üstelik nedense Beatrice’in yüzündeki bu yaraların iki tane kedi tırmığı gibi görünmesi… Hollywood filmi olduğu için “oyuncumuzu çirkinleştirmeyelim” diye düşünülmüş büyük ihtimalle ama işte senaryonun inandırıcılığını da o denli etkiliyor, bir küçük makyaj bile. Ejderha Dövmeli Kız’da saçla giyimle makyajla bambaşka bir kimliğe bürünebilen Rapace’nin yüzünde inandırıcı ve evet “rahatsız edici, cesur” bir yara makyajı olsa, bu inandırıcılık, oyuncunun izleyiciye geçirmek istediği intikam duygusuna bile yansırdı diye düşünüyorum.

Evet, garip bir karışım bu film diyebiliriz, sanatsal Avrupa filmleriyle aksiyon Hollywood filmlerinin içiçe geçememiş, senaryosu da sarkan, ama bir yandan da kendini izleten bir karışımı… Colin Farrel, Noomi Rapace hayranlarını ise mutlu edebilir, zira iki oyuncunun arasında güzel bir kimya oluşmuş.

Yabancı

19. Adana Altın Koza Film Festivali’nde yarışma bölümünde izledim Yabancı’yı, akabinde de filmin yönetmeni ve yapımcılarıyla bir röportaj yaptım. Bu hafta vizyona giren 3 Türk filminden biri Yabancı. Filmin yönetmeni, daha çok televizyon dizilerinde imzasını gördüğümüz Filiz Alpgezmen’in, bu ilk uzun metrajlı sinema filmi.

Röportajımızda da konuştuğumuz üzere, yönetmenin politik bir duruşu var. Günümüzde ve yakın tarihimizde yaşanan olaylara duyarlı biri ve sanatı bu yaşananlarla ilgili fikirlerini ifade etme noktasında üretmeyi uygun gören bir yönetmen. Bu noktada, ekipçe, yakın tarihimize bakarak, darbe ve iltica konularını sinemalarına taşımak istemişler.

Filmde hikaye Sezin Akbaşoğulları’nın canlandırdığı Özgür adlı karakterin etrafında dönüyor. Özgür, 80 darbesi sonunda Fransa’ya iltica eden bir ailenin Fransa’da doğan ve büyüyen kızı. Babası ölmeden önce bir mektup bırakır Özgür’e ve Özgür orada babasının Türkiye’ye gömülmek istediğini öğrenir. Babasını defnedebilmek için hayatında ilk kez Türkiye’ye gelen Özgür, T.C kimliği olmayan babasını gömemez. Çaresiz kalan Özgür babasının ailesiyle irtibat kurmak durumunda kalır. Babasının ailesini tanıdıkça, farklı kültürlerle, farklı yaşam çeşitleriyle, mahallelerle, evlerle, alışkanlıklarla, inançlarla, geleneklerle, kısacası hiç bilmediği dünyalarla karşılaşacak, bocalayacaktır. Kendini ait hissetmediği bu mekanlarda babasını gömmenin yollarını ararken ona biri yol arkadaşı olacaktır: Caner Cindoruk’un canlandırdığı Ferhat karakteri. Ve elbette bir aşk başlayacak, eşlik edecektir bu yolculuğa…

Film, 80 darbesini iltica üzerinden, kişisel bir hikayeden yola çıkarak anlatmasıyla farklı ve değerli. Özgür’ün yaşadığı aidiyetsizliğin benzerleri çok yaşanmış zamanında, iltica yüzünden kendi kültürüne uzak bir hayat yaşamış çok genç var şüphesiz. Faşizmin izleri, o zamanlardan bu zamanlara çok kişinin üzerinde bir yara olarak kaldı. Bu anlamda bu filmi önemsiyorum. Öte yandan kişisel olarak hiçbiryere ait olamama duygusu üzerinden “yabancı” ismi de anlamlı. Sezin Akbaşoğulları, Fransa’da doğmuş ama Türk bir ailede yetişmiş bir kız olarak, yarı bozuk Fransızca, yarı bozuk Türkçe’ye sahip olması gerektiği için Fransızca dersler almış, Ülkü Duru da oyuncu koçu olarak kendisine yardımcı olmuş aksanlarda. Sezin Akbaşoğulları soğuk, sert bir karakter sergilemiş. Aslında özdeşleşmesi zor bir karakter olmuş, antipatik bile gelebilir izleyiciye ama bence bu bilinçli bir tercihti. Filmde en çok beğendiğim oyunculuk ise az bir rol olmasına rağmen Selen Uçer’inki oldu. Türbanlı bir kadını oynayan Uçer, daha önce kendisini görmediğimiz bir karaktere bürünmüş ve en güzel şekilde de canlandırmış. Gene rolü çok fazla olmasa da başarılı olan oyunculardan bir diğeri Serkan Keskin’di. Caner Cindoruk ise pek inandırıcı gelmedi bana şahsen.

Filmde Özgür ile birlikte çok farklı İstanbul’larda geziyoruz. Özellikle Özgür’ün akrabalarından bazılarının evindeki türbanlı kadınlar, o evde olup bitenler, o evdeki “Müslümanlık”, çok uçlarda ve sert çizgilerle çizilmiş. Filmin en eleştiri alan kısımları o sahnelerdi, festivalden sonra en çok o sahnelerin konuşulduğunu hatırlıyorum. Anti-islam bir tutum sergiliyor gibi duran film, aslında bu sahnelerde bir yandan islami kesimin içinde varolan başka bir kümeyi, başka bir kesimi işaret ediyor. Biraz karikatürize olmuş açıkçası, söylemek istediğini ifade etmekte, izleyiciye geçirmekte sorunları var. Fakat cesur bir gösteri olduğu da çok açık.

Filmle ilgili bir sıkıntı da sonlara doğru onca önemli konunun bir yere bağlanamaması, ve hatta sonunun, savunduğu şeyin tersiymiş gibi bir hal alması. Tüm film bireysel mücadeleyi savunurken, sonunda, tek başınıza bu kadar da mücadele etmeyin, olacak şey belli, der gibi olmuş. Sonuç olarak yakın dönem tarihimizde yaşanan gerçek olayları hatırlatan, bizi kesinlikle düşündüren, fakat çok fazla önemli konuyu biraraya toparlayamayan, sonlara doğru hafiften kan kaybeden bir film var karşımızda. Yönetmen ise beni heyecanlandırıyor, sinematografik açıdan da cesur konu seçişi açısından da ilk film için iddialı, gelecek filmlerinden hayli ümitliyim. Haftanın izlenip üzerine düşünülesi filmlerinden…

Korkunç Bir Film 5 / A Scary Movie 5

David Zucker ismini 1980 yapımı Uçak (Airplane!) filminden beri biliyoruz.Top Secret! ve Çıplak Silah (The Naked Gun) da da onun imzası vardı, bu iki parodi filmde hem yönetmen hem senarist koltuğundaydı Zucker ve “parodi film” türünün başarılı örneklerini meydana getiriyordu o yıllarda. Tabii aslında ZAZ ekibi olarak tanındıklarını hatırlatmalıyız. (David ve Jerry Zucker ile Jim Abrahams)

Korkunç Bir Film (Scary Movie) serisine ise üçüncüsünde dahil oldu David Zucker. Korku komedi parodisi olan bu serinin üçüncüsü, çoğu izleyen tarafından serinin en komik ve başarılı filmi olarak kabul edildi. (Gerçi hiçbiri ilk filmin yerini de tam olarak tutamadı bana sorarsanız…) “Zucker’in adamı” diyebileceğimiz Leslie Nielsen da kadroya dahil olan isimler arasındaydı. 3’ün dünya çapındaki gişe başarısını da unutmamak lazım.

Filmin dördüncü serisini ise 2006’da çekti Zucker. Yine Nielsen’lı! Şimdi ise serinin beşinci filmiyle karşı karşıyayız. Korkunç Bir Film 5 (Scary Movie 5)’te Zucker iki senaristten biri, yönetmen koltuğunda ise Malcolm D. Lee ismi var bu kez. Son filmin üzerinden tam 7 yıl geçmiş. Neden bu kadar beklediler bilemiyorum, ve bu süreçte üzerine parodiler yapılacak, eğlenecek o kadar çok korku temalı film birikti ki, hangilerini seçtiklerini merak ettim doğrusu. Paranormal Activity’nin bunlardan biri olacağı kesindi, bekleniyor ve isteniyordu da zaten… Tabii ki film onun parodileriyle başladı. Devam eden göndermeler ise Mama, Lanet (Sinister) gibi çok yakın tarihli korku filmlerinden besleniyor. Benim için ilginç olan ise filmin epey bir bölümünün korkudan ziyade dramatik yönleri de ağır basan gerilim filmleri diyebileceğimiz Başlangıç (Inception) ve Siyah Kuğu (Black Swan) göndermeleriyle dolu olmasıydı. Şaşırmakla birlikte bu filmlere ait esprilere yer verilmesinin hoşuma gittiğini de söylemeliyim.

Lafı fazla uzatmaya gerek yok aslında. Scary Movie 5, diğer 4’ünde olduğu gibi, göndermeler yaptığı korku filmlerinin teknik anlamda altında kalmamak konusunda iddiasını sürdüren bir yapım. Makyajlar, korku filmlerinde kullanılan ses ve görüntü efektleri, mekanlar, müzikler, herşey gönderme yaptıkları filmlerle yarışır nitelikte. Esprilere gelecek olursak, bir iki yer dışında ciddi ciddi gülmediğimi, filmin genelde çok da komik olmadığını eklemek isterim. Gönderme içeren komedilerde mizah duygusu mutlaka zekice olmalı, bu filmde çok da fazla zeka parıltısı espriye ya da göndermeye yer verilmiş diyemeyiz. Bence bu anlamda bazı fırsatlar kaçmış. Fakat film itibariyle kendine has başı sonu olan bir hikaye yazıp bu hikayenin içini, farklı filmlerden farklı iç hikayelerle göndermelerle süslemek, buradan tek bir film çıkarmak çok da kolay bir iş değil ve bu anlamda, hikayesel bir tutarlılık ve kurgusal bir başarı söz konusu tabii. Temposu da sağlam, 1 saat 25 dakika boyunca sıkılmadan izleyeceğiniz konusunda şüphem yok, bu türün ve bu serinin meraklıları keyifle izleyecektir. Devamı gelecek mi bakalım…

Not: Film bittikten ve jenerik aktıktan sonra bir süre bekleyin, film devam eder gibi oluyor, hem kamera arkası eğlenceli dakikaları hem de kurgudan çıkardıkları bazı sahneleri izleyip neredeyse filmde olduğundan daha çok eğlenebilirsiniz.

Koşulsuz Sevgi/Broken

Geçtiğimiz sene Cannes Film Festivali’nde olmama rağmen kaçırıp, es kaza Malatya Film Festivali’nde izlediğim bir film Koşulsuz Sevgi (Broken). Es kaza diyorum çünkü açıkçası hakkında bilgi sahibi olup bilinçli bir şekilde gidip izlemedim, festivalde akşam vakti şöyle bir film varmış, haydi görelim deyip birkaç sinema yazarı arkadaşla girdiğimiz bir filmdi. Çıktığımızda ise hepimizin suratında benzer ifadeler vardı: beklenmedik şekilde sarsılmış ve etkilenmiştik!

Rufus Norris’in yönetmenlik anlamında sinemada ilk denemesi imiş bu. Aslında bir tiyatro yönetmeni kendisi, aynı zamanda oyunculuk deneyimi de var. Bu deneyimlerinin ilk filmindeki somut etkileri çok bariz bana soracak olursanız. Hem oyuncu yönetimi, hem görüntülü bir sanatta hikaye anlatımı açısından. Kişilerin derinliklerine inebilmesi, kalabalık bir kadroda tek tek her karakterin bir derinliğinin olması filmin en önemli özelliği. Bence Bu Norris’in sinemadaki amatörlüğünü dengeleyen bir unsur olmuş.

Roman uyarlaması olan film, Londra’da, bir banliyo kasabasında geçiyor. Baş karakterimiz 11-12 yaşlarında bir genç kız çocuk. Skunk isimli bu kız, şeker hastası. Genç yaşta bu tarz hastalıklara sahip olan birçok şanssız çocukta kişisel olarak da gözlemlediğim bir şey varsa o da bu çocukların sanki daha bir özel, sanki daha bir farklı oluşlarıdır diğerlerinden. Bu belki hastalıklarından dolayı yetiştiriliş tarzlarından, belki hassasiyetlerinden, belki de bambaşka ruhani bir durumdan kaynaklanıyor olabilir. Skunk ta farklı, özel bir çocuk, zekasıyla, esprileriyle, hayattan zevk aldığı şeyler ve seçimleriyle… Bu noktada söylemek lazım ki, oyunculuk anlamında harika bir keşif yapmış Norris; Skunk’ı canlandıran Eloïse Laurence’ta çok büyük bir ışık var. Umarım başka başka projelerde de izleriz bu genç, yetenekli oyuncuyu.

Skunk annesi tarafından terk edilmiş, babasıyla ve bakıcısıyla yaşayan, havalı, akıllı, olgun bir kız. Babası ile ilişkileri genelde iyi ama elbette hastalığıyla ilgili sıkıntılar yaşayabiliyorlar, baba her zaman tedirgin. Ama sevgi dolu ve düşünceli bir baba… Bakıcılarından hoşlanıyor ama bakıcılarının da sorunlu bir ilişkisi var. Bu aile tablosunun içine dalıp birçok detayı öğreniyoruz aslında, bazı detaylar filmin esas amacına çok ilişkin değil ama bu izleyeni yoran ya da “ne alaka” dedirten detaylar olmuyor, aksine filmin gerçekçi havasına güç katıyor. Filmin en önemli özelliklerinden biri de, aşırı gerçekçi olmakla dramatik ve hayalperest olmanın dengesini büyük başarıyla kurmuş olması. Filmde bazen, gerçekten yaşayan bir mahalleye kamera mı tutulmuş diyorsunuz, bazen ise sanki havada uçuşan hayal bulutçukları var, bu iki duyguyu izleyiciye aynı filmde, birbirini bozmadan geçirebilmek bana göre başarı.

Skunk’ların komşularından iki tanesinin evlerine de Skunk’ların evlerine girdiğimiz gibi giriyoruz. Onların da “özellerini” öğreniyoruz. Bir evde akıl sağlığı çok yerinde olmayan Rick isimli masum bir genç ve annesi yaşıyor, diğer bir evde ise karısının ölümü üzerine üç kızını ve bir oğlunu tek başına yetiştirmek zorunda kalan hayata karşı tavırlı, sert ve şiddet yanlısı bir baba var. Şımarık ve sorumsuz kızlardan biri, bir erkekle cinsel ilişkiye girdiği anlaşılınca suçu Rick’e atıyor, baba Rick’i hastanelik ediyor. (Bu arada iki ailede de anne figürü eksikken babaların kızlarını yetiştiriş farkları çok iyi resmedilmiş.) Bu olayın üzerine bu üç aile de ardı ardına yaşanan şiddetli ve kötücül olaylardan farklı farklı etkileniyorlar. Tüm hikayeyi Skunk’ın gözünden izlediğimizden, aslında biz de geçen, Rick’in haksız yere saldırıya uğramasından sonra hiçbir şeyin Skunk için bir daha aynı olmaması… Skunk adeta masumiyetini, hayata karşı olan saf inancını yitirmeye başlıyor.

Görüntü yönetmeni Rob Hardy’nin temiz iş çıkardığını da eklemeliyiz. Film çoğu yerde esprili ve görüntülerle renkli, huzurlu gibi görünse de aslında kara bir film. Son zamanlarda birçok yönetmen ve senarist aynı şeye dikkat ediyor ama bu filmde de kişiler iyi/kötü gibi net çizgilerle ayrılmış değil, karakter derinlikleri her kişiye belirli bir anlayışla bakmamızı sağlarken, insan yönümüzü hatırlatıyor. O gün salondan çıktığımızda bize “tam da sinema tadı işte!” dedirten bu keyifli film maalesef sadece tek kopya olarak vizyonda, ne yapıp edip izleyin derim!