Tepelerin Ardında/Dupa Dealuri/Beyond The Hills

 

18 Mayıs 2012 gecesi Cannes Film Festivali kapsamında izledim Tepelerin Ardında (Dupa Dealuri)’yı, Türkçe ismi Emin Alper’in son filmini çağrıştıran bu Romen yapımı filmi. Ertesi sabah da film ekibi ile basın toplantısı vardı, gece gece sarsıcı bir film izlemiş olmanın etkisiyle sabah koşarak gittim toplantıya, bir de yönetmenden dinlemek için bu filmin oluşum hikayesini…

Romen yazar Tatiana Niculescu Bran’in yaşanmış bir olaydan yola çıkarak yazdığı ve ülkesinde sansasyonlar yaratan romanı Deadly Confession’dan esinlenen yönetmen Cristian Mungiu, 18 yaşlarındaki Alina ve Voichita’nın sarsıcı hikayesini beyazperdeye aktarırken tabii ki yine, yazıda yer yer bahsedeceğimiz, kendine has sinema dilini sonuna kadar kullanıyor.

Bir yetimhanede zor şartlarda birlikte büyürken aralarında ismi konmasına lüzum olmayan bir sevgi/aşk da gelişmiş olan Alina ve Voichita, yetimhaneden ayrılmışlar ve bir süre birbirlerinden uzak kalmışlardır. Voichita Almanya’da tek başına ayakta durmaya çalışmış ama başaramamış, Alina ise Romanya’da bir manastıra sığınmakta bulmuştur çözümü. Birbirlerinden ayrı geçirdikleri yıllarda hayat onları farklı şekillerde etkilemiştir. Voichita özgürlüğünün ve sevgisinin peşinde koşan bir genç kız olmuş, Alina’yı da alıp Almanya’da kendilerine yeni bir hayat kurmanın hayalini kurarken, Alina ise manastırda kendisini güçlü bir Tanrı sevgisi ile donatmayı, kendisini böyle ifade etmeyi tercih etmiştir ve hiçbir yere gitmeye niyeti yoktur. Hayata karşı bir kabulleniş duruşu geliştirmiştir… Bu noktada tabii ki iki kız çok farklı tutumlara savrulmuş vaziyette tekrar biraraya gelmiş oluyorlar. Bu da herşeyin kırılma noktası oluyor zaten.

Başarılı yönetmen Mungiu herşeyden önce bu sevgi hikayesini, Romanya gibi bir ülkede, din ve bilimin çatışmasının tam da ortasında anlatmayı seçmiş. Üstelik izleyeni uzun bir süre manastırın içinde tutarken, Mungiu, bir yandan Alina ve Voichita’nın etrafını “toplum” ile de kalabalıklaştırmaya başlıyor. Toplumun sesini duymaya başlıyoruz bu kez. Alina, sevdiği kızın bu ortamda beyninin yıkandığını farkediyor ve onu bu durumdan kurtarmak için orada kalmaya karar veriyor. Onlar gibi davranarak dikkat çekmemeye çalışsa da benliği kendini ele veriyor ve toplum tarafından dışlanmaya başlıyor. Bu noktada izleyiciyi sarsan en büyük gerçek, gerçekten de beyni yıkanmış olan Voichita’nın olan bitene en ufak bir müdahalede bulun(a)maması, tepkisizliği, hissizliği… Bence müthiş bir oyunculuk kabiliyetiyle genç kız seyircide kendisinden neredeyse tiksinme hissi yaratıyor bu tepkisizliğiyle. Bunu da donukluğuyla, konuşma biçimiyle başarıyor… (Filmi izlerken, ilk oyunculuk deneyimi olan bu genç kızın bu donukluğunun bir oyunculuk başarısı mı yoksa filmdeki karaktere uyan tesadüfi bir gerçek karakter yapısı mı olduğunu çok düşündüm, fakat ertesi sabahki basın toplantısında genç kızın konuşmalarında hiç de donuk biri olmadığını gördüğümde oyunculuğuna şapka çıkarttığımı söyleyebilirim. Bu bağlamda Cannes’dan en iyi kadın oyuncu ödülüyle dönmeleri beni çok sevindirmişti.)

Romanya’da dinin toplum üzerinde nasıl bir etki bıraktığını, manastırda yaşananlarla soğuk ve çıplak bir şekilde gözlerimizin önüne atan, “gerçekçi” yönetmen Mungiu, bize aynı zamanda bu cehaletin ne gibi akla gelmez sonuçlara varabileceğini de göstermiş oluyor.

Filmde hikaye çok önemli, bu yüzden yönetmen bazı kamera açılarında, aslında daha estetik olabilecek bir çekimi tercih etmeyip, hikayenin önüne geçmemek adına daha basit bir çekim yapısını tercih ettiğini söyledi basın toplantısında, fakat bu durum aslında hikayenin önemi kadar onun nasıl anlatıldığının öneminin de altını çizmiş oluyor ironik bir biçimde. Mungiu’yu Nuri Bilge Ceylan’a benzetmemek elde değil, filmlerinde sorulara cevap vermektense sorular sormayı/sordurtmayı tercih ettiğini söyleyen, müzikle ya da farklı estetik tercihlerle izleyiciyi yönlendirmek istemeyen ve kurgu bir hikaye anlatsa, belgesel çekmese de, çıplak gerçeği göstermek için de büyük çaba harcayan, bu anlamda sinematografisindeki renk seçimlerinin dahi, bana, “iddiasızlık da bir iddiadır” dedirttiği bir yönetmen olan Mungiu ile Ceylan’ın tarzlarını benzeten şüphesiz sadece ben değilimdir.

Tepelerin ardında gizlenmiş bu manastırda yaşanan cehalet ve bu cehaletin yaşattığı akıl almaz derecede sert gerçekleri izlemesi çok kolay olmayacak, filmin süresi de üç saate yakın, bu anlamda filmin her izleyiciye göz kapalı tavsiye edilecek bir film olduğunu söylemek zor. Fakat Romen sinemasının öncülerinden olarak kabul ettiğimiz Cristian Mungiu’nun bu tüyler ürperten ve kolay kolay akıldan çıkmayan filmi, bana sorarsanız yılın kaçırılmaması gereken deneyimlerinden…

 

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s