Açlığa Doymak

Yazı filmin öyküsüne dair ipuçları ve sürprizbozanlar (spoiler) içerebilir.

1982 doğumlu yönetmen Zübeyr Şaşmaz’ın ismini daha önce duymuş olmalısınız, kendisi oyuncu Necati Şasmaz,’ın kardeşi olup, Kurtlar Vadisi: Filistin ve Muro: Nalet Olsun İçimdeki İnsan Sevgisine adlı sinema filmlerinin yönetmeni. Bildiğim kadarıyla Kurtlar Vadisi dizisinde de mutfaktaki isimlerden biri kendisi. İşletme mezunu olmasına rağmen dizi ve sinema setlerinde pişerek başarılı bir yönetmene dönüştüğünü söyleyebiliriz Şaşmaz’ın.

Açlığa Doymak enteresan bir film. Basın bültenlerinde okuduğum dramatik konusuna rağmen, aslında gündemi yakalamak adına açlık grevlerini konu alan politik ve yanlı bir filmle karşılaşacağım önyargısı vardı bende, ne yalan söyleyeyim. Fakat izlediğim film beni epey şaşırttı. Her şeyden önce uzun bir film Açlığa Doymak, iki saatten fazla sürüyor. Fakat uzun süredir ilk kez bir Türk filminin uzun sürmesi beni rahatsız etmedi, boş yere uzatıldığını düşünmedim, bu hikayeyi ben de çekiyor olsam, böyle uzun uzun anlatmak isterdim diye düşündüm. Zira hikayede, aslında artık sinemada epeyce karşılaşmakta olduğumuz farklı hayatların kesişmesi durumu mevcut. Birbirinden bağımsız devam eden üç hikaye birleşiyor filmde ve üç hikaye de kendi başlarına tek bir film çıkaracak kadar derin hikayeler aslında. Hem karakter çözümlemeleri açısından, hem dönem, hem yapı itibariyle derin, üstelik sert ve cesur üç hikaye izlemekteyiz. Hikayenin ilki 90’lı yılların sonunda Sivaslı bir ailenin İstanbul’a okumak için gelen iki kardeşinin başına gelenleri konu ediyor. (90’lı yılların sonu olduğunu kullanılan paralardan, cep telefonlarından, ve sonunda 2000 yılına geldiklerini dillendirdiklerinden anlıyoruz fakat bunların dışında 90’lı yıllara dair pek de ipucu yok.) Sena üniversitede tıp okurken, abisi ise sol örgüt üyesidir ve başı devamlı belaya girmektedir. Abisinin ölümüyle sarsılan Sena (Hazar Ergüçlü), kendisini bu örgütün içinde bulur ve cahilce bir intikam hırsıyla bombalı eylem gerçekleştirecek kadar kendisini kaybeder. Daha sonra ise örgütle birlikte ölüm orucuna katılır, günden güne erir. Öte yandan başka bir hikayenin içine giriyoruz, gazeteci Eyüp (Mete Horozoğlu) iki çocuk babası, evli, işinde gücünde bir adamdır fakat aniden işinden kovulur ve eve kapanıp kitap yazmaya devam eder. Sena’nın gerçekleştireceği bombalı eylemde tüm ailesini kaybedecek ve o da intikam duygusunun pençesine düşecektir. Son hikayede ise sevgilisi tarafından terkedilen Burcu’nun (Didem Balçın) acısını dindirmek için alkol ve yemeğe sığınmasını, daha sonra da aldığı kiloları vermek için başvurduğu sayısız yolu, sağlığını nasıl tehlikeye attığını izliyoruz. Bu üç kişinin yolları kesişiyor ve ortaya bambaşka bir tablo çıkıyor aslında. Senaryosu da Şaşmaz’a ait olan bu hikayede “açlık” teması farklı farklı durum ve şartlarda tezahür ediyor ve bana kalırsa bir yanda açlık grevinde eriyip giden Sena, diğer yandan acısı ve vicdanıyla yüzleşmek için tekkede “halvet” eden (40 gün girdiği hücreden çıkmayan) Eyüp ve öte yandan yaşadığı depresyon sonrası vücuduyla barışamayan Burcu’nun hikayelerini bu şekilde birleştirmek müthiş bir zeka işi.

Film kurgu anlamında da hiç teklemiyor, bu kadar dolu dolu üç hikayeyi biraraya getirirken, geri dönüşler, içiçe geçişler tam da yerinde olmuş. Müzikler Erkan Oğur’a emanet olduğundan oldukça etkileyici. Karakterler de doğru kişilere emanet edilmiş. Filmin en başarılı kısmı ise şüphe yok ki makyaj ve sanat yönetimi. Ölüm orucunda günden güne eriyen Sena, halvette aşırı zayıflayan Eyüp ve yeme bozukluğu neticesinde kilo alan Burcu karakterlerindeki kilo değişimleri makyaj sayesinde son derece inandırıcı bir hale gelmiş. Özellikle Hazar Ergüçlü’nün zayıflık durumuna inanamayacaksınız.

Filmle ilgili bahsedilmesi gereken bir diğer konu ise izlemesi zor sahneleri. Yanmış beden parçaları, kadavralar, liposuction ameliyatının en detaylı görüntüleri ve benzeri sahneler, gözlerinizi zaman zaman perdeden çekmenizi sağlayacak ve sizi epey sarsacak! Yönetmen bu konuda epey sert, gerçekçi ve cesur olmayı tercih etmiş belli ki, izleyicinin gerçeklerden kaçamamasını istemiş, yüzümüze yüzümüze vurmuş yaşananları…

Senaryoda “ama böyle olsa böyle olmaz mı” diyeceğiniz bazı yerler mevcut. Örneğin bir cinayetin hiç soruşturulmamış olması, ölüm orucuna gidenlerin zindana düşmeleri… Fakat genel anlamda filmin gücünü bozan detaylar değil bunlar, sineye çekebiliyorsunuz.

Şaşmaz kardeşlerin imza attığı her işte, dini öğeler, zikir meselesi ve bunları çağrıştıran mekanlar, dokular mevcut oluyor sanki, bu filmde de bundan kaçınılmamış. Dini anlamda konuyu oturtmak istediği bir yer vardıysa bilemiyorum, ben konuya o açıdan yaklaşmadım. Konuyu politik bir şekilde ele alıp eleştirmektense hayatın içinden, gerçek olabilecek kadar inandırıcı karakterler ve hikayelerle meseleye yaklaşmasını ve “kurunun yanında yaş da yanar” deyimini hatırlatacak biçimde meseleye farklı yerlerden bakıp taraf tutmamasını sevdim. Şans verilmesi gereken bir film.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s