Sürücü/Drive


2011 Cannes’dan yönetmen ödülüyle dönen “Sürücü (Drive)“, sırf bu nedenden bile ilgiyi hak ediyor ama bu anlamda kişisel olarak bir hayal kırıklığı yaşadığımı baştan söylemek isterim. Madem yönetmen ödülü aldı, önce filmin yönetmenine bakalım o vakit. Danimarkalı genç yönetmen Nicolas Winding Refn, bugüne kadar sekiz adet uzun metraj çekti ve aslında bunlar enteresan filmler. Gangster filmleri üçlemesi Pusher’lar, ve daha sonra Venedik Film Festivali’nde izleyiciyle buluşan epik bir Viking filmi: Cennetin Kapısında (Valhalla Rising).. . Bunlar yönetmenin kendi tarzını ortaya koyduğu, farklı bir sinema dilinden bahsedebileceğimiz filmler. 2011’de çektiği Drive ise yönetmenin biraz daha neo-noir, b-movie tarzı yaratmaya çalıştığını belli eden ve fakat kesinlikle yönetmenin diğer işlerinden daha “düz” bir film.

“Yaratmaya çalışmak” diyorum çünkü benim bu filmi izlerken hissettiğim genel duygu buydu, yönetmen adeta bir takım tarzlar denemeye “çalışmış”, ama gerçekten de inandırıcı olamamış. Filmin ağır mı ağır sekansları, karakterlerle özdeşleşmenize izin vermeyen oyunculuk tarzı, gerilimli efekt ve müzikleri ile, bir şey olmaya “çalışmış”, elindeki bazı kozları değerlendirmek adına, bildiklerini yanyana koymayı denemiş bir yönetmenlik görüyorum ben.

Filmin hikayesi polisiye romanlar yazan James Sallis‘in aynı adlı romanından uyarlanmış. Başrolde ise son zamanlarda yıldızı iyice parlamış genç oyunculardan Ryan Gosling var. Gosling, oldukça sessiz, neredeyse sorunlu diyebileceğimiz kadar asosyal bir genci canlandırıyor. Gündüzleri film setlerinde tehlikeli araba sahnelerinde dublörlük yaparken, geceleri de soyguncuların sürücüsü oluyor. Başka da bir hayatı yok. Üstelik gündüz de gece de hayatı riskte, biri hayali ama yasal, diğeri gerçek ama yasadışı olan iki işin arasına sıkışmış sanki isimsiz, gizemli “sürücü”müz.

Ama önce şunu söyleyelim, film etkileyici neon ışıklarıyla Los Angeles görüntüleri ve mükemmel bir elektronik parçayla açılıyor. Filmin soundtrack’i harika zaten, kesinlikle edinilmesi gereken bir seçki. Açılış sahnesi, bu anlamda ümit vadedici, izleyiciyi havaya sokar nitelikte. Sürücümüzün bu değişik gün ve gecelerine hızlıca şahit olunca da adrenalimiz artar gibi oluyor, profesyonel bir sürücü olan ana karakterimiz, polisten tereyağından kıl çeker gibi kaçınca, biz de heyecanlanıyoruz. Fakat bu heyecan fazla sürmüyor, filmin temposu öyle bir düşüyor, o sessiz ve fakat gereksiz anlar öyle bir artıyor ki… Tamam, şu marjinalliği var filmin: vay be, yola çıkmakla, arabalarla ilgili bir film olmasına rağmen aksiyon az, sakin ve cool bir film, bir “Hızlı ve Öfkeli (The Fast and the Furious)” değil en nihayetinde. O zaman içi doludur, birşeyler anlatıyor olsa gerek. Ama işte maalesef… Şiddeti aşırı derecede kullanarak bu sakin, neredeyse dramatik filmde ters köşe yapmaya çalışmak bile bana samimi gelmedi. Açıkçası bu film bir insan olsaydı ona, “zorla marjinal görünmeye çalışıyorsun ama içi boş bebeğim” derdim!

Hikaye, temponun ağırlığına rağmen hızlı çözülüyor aslında, es kaza filmin konusunu biryerlerden şöyle bir okuduysanız, izlediğiniz hiçbirşey sizi şaşırtmayacaktır. Hah şimdi dublörlük yapmaya gitti, hah şimdi soygun, hah bir kız çıktı, bu karşı komşusu olmalı, hani aşık olacakmış… Açıkçası, bu sessiz, cool, gizemli, içine kapanık ve duygularını gösteremeyen anti-kahraman arkadaşımızın hayatına değen bir çok insan ve olay görmek ve sonra gelişecek duygusal bir bağın, bu insanların ve olayların aralarından çaktırmadan sıyrılmasını izlemek isterdim ama herşey kör gözüm parmağına’ydı. Bu “net olmak” mı bir filmde? Belki de…

Açıkçası duygularını sadece mimikleriyle bile konuşturabilen, bu anlamda çok başarılı bulduğum sempatik Carey Mulligan ile Ryan Gosling arasında gelişen duygusal iletişim de bana çok yapay geldi.

Anladığım kadarıyla bu hikayenin göstermek istediği, insanoğlunun kırılma noktalarında neler yapabileceği. Ama bunu çok daha etkileyici bir şekilde anlatabilen romanlar da filmler de gördüm. Drive romanını okumadım, o yüzden hakkını yiyemem ama film bende hiçbir etki yaratmadı. Daha önce defalarca anlatılmış bir hikayeyi, bir de Nicolas Winding Refn tarzıyla izlemek isterim derseniz, lafım yok ama şunu bilin ki, bu filmi çekmek de onun fikri değildi. Projelendikten sonra başrol için seçilen Ryan Gosling’in birlikte çalışmak istediği yönetmen olarak bu filmin koltuğuna sonradan oturdu, belki de filmle ilgili hissettiğim samimiyetsizlik duygusu bu bilgiyle de doğru orantılıdır, bu belki de kişisel bir takıntım, bir filmin ya en baştan yönetmenin başının altından çıkmasını ya da projenin ilk tasarlanışından itibaren konunun içinde olmasını tercih ediyorum ve o zaman o film bana daha samimi geliyor. İyisi mi siz Cannes’dan ödül almış bu filme bir şans verin ama beklentileri de çok yüksek tutmayın.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s