Bendeyar

Bendeyar adlı filmin gösterime gireceğini duyduğumda internette biraz araştırma yaptım. Turizm, tiyatro, radyoculuk gibi alanlarda faaliyet gösteren bir “Gözyaşı Yapım” çıktı karşıma, filmin fikir babası, senaristi, oyuncusu ve yapımcısı Haşim Akten’in de bazı görüşleriyle karşılaştım, mesela resmi sitelerinde, bu filmin “müslümanlara zulmeden emperyalistlere dur cevabı” olduğunu yazmış. Filme ait bir basın gösterimi olmadı, olduysa da biz çağırılmadık (bazı röportajlarda bir basın galasından söz edilmiş çünkü), bu yüzden vizyonda izledikten sonra görüşlerimi sizlerle paylaşabiliyorum.
Herşeyden önce filmle ilgili araştırmalarımın devamında okuduğum birçok röportajda, bunun “İslami bir film” olduğunun altını birebir filmin yapımcısı çizmiş. Halbuki bir filme İslami film demek, birçok kesimin, özellikle de Müslüman kesimin hoşuna gitmeyen bir tanımlama. Bu açıdan da iyice merakla izlediğim, duruşunu merak ettiğim bir film oldu Bendeyar. “Bendeyar”, Farsça’da Allah’a kul olan anlamına geliyormuş bu arada. Filmin bir diğer farklı yanı ise yönetmeninin Joel Leang isimli 30 yaşlarında Amerikalı bir genç olması. Bir süredir Türkiye’de yaşayan, daha çok müzik klipleri çekmekle uğraşan bir genç Leang. Kendisiyle yapılan röportajlarda, “ben de anti emperyalistim, bu yüzden senaryo bana yakın geldi”, diyor.
İlk haftasında 126 salonda vizyon şansı bulan filme yönetmenin katmış olabilecekleri açısından, estetik ve sinematografik açılardan yaklaştığımızda, büyük eksikler görüyoruz. Filmin yapımcısı, demeçlerinde estetik kaygı taşıdıklarını ve buna az para harcamadıklarını belirtse de maalesef gerek ses, gerek ışık, gerekse kurgusal açıdan pek çok eksiği ve hatası var filmin. Sanki acele edilmiş. Hele bazı kareler birbirine yapıştırılmış gibi adeta, geçişler sorunlu, kamera açısı her değiştiğinde ses boğuklaşıyor, renk ve doku değişiyor. Filmin fikir babası Haşim Akten’e ait olan senaryoda da maalesef kopukluklar söz konusu. Bir ilk film olarak göz ardı edilebilecek kusurlar olarak bakmak istesek de, filmi takipte zorlanmalar yaratan bu eksikler keşke olmasaydı demeden geçemiyoruz.
Filmin kurgu ve senaryosundaki en büyük sorun aslında hikayenin başından itibaren akış sürecinde göze çarpıyor. Devlet için çalışan bir ajan olan Afşin Amerikalıların hoşuna gitmeyen bilgilere ulaştığı için kendisine tuzak kurulmuştur ve hapise girmiştir, eşi ise Afşin’den kalan bir disketin içindeki belgeleri incelerken Pentagon’un bilgisayarlarına ve bazı gizli bilgilere ulaşmıştır, bunu anlayan Amerikalılar ise Afşin’in eşinin peşine düşerler. Bu arada Afşin’i hapishanede ziyaret eden Amerikalılar, telepati yöntemiyle eşine ulaşabileceklerini göstermişlerdir Afşin’e. Afşin ise hapishanede aynı koğuşu paylaştığı Akçakoca isimli bir hocanın, sadece iyiliğe kullandığı telepati kabiliyeti sayesinde eşini kurtarmaya çalışır ama başaramaz, Amerikalılar erken davranır.
Filmin tümüne yayılabilecek bu konu, filmin ilk yarısının da yarısında hızlıca tüketilmiş. Bu kısımda yadırgadığımız bir başka durum, bilgisayarlara erişme sahnelerinde ve telepati sahnelerinde uygulanan bazı görsel efektler, adeta Matrix filmindeymişizcesine yer verilmiş bazı dijital ve bilim-kurgusal görüntüler, perdede akan yeşil rakamlar, semboller, figürler… Filmin genel rengine, dokusuna, bozuk ışığına, amatör ruhuna uymamış bunlar, adeta komik olmuş. Daha sonra ise film, “yıllar sonra…” diyerek intikam hırsına bürümüş Afşin’in hapisten çıktıktan sonraki davranışlarını, onu eğiten ve ona da telepati gücünü öğreten hocayla birlikte yaptıklarını ve sabrı öğrenişini anlatırken, asıl konuyu olabildiğince hafifletip dini dokuyu aşırı derecede öne çıkarmaya başlıyor. Dakikalar, dakikalar, dakikalar süren namaz sahneleri, fonda sürekli ilahi sesleri, hem Afşin’in hocası Akçakoca’nın, hem de camideki imamın bir süre sonra aşırı göze batan mesaj kaygılı cümleleri, neredeyse filmin başında içine girdiğimiz hikayesini bir süreliğine unutturup, “konusu Müslümanlık olan bir film izliyoruz”dan başka bir şey düşündürtmemeye başlıyor. Hele ki Amerikan ajanlarla olan konuşmalardaki aşırı mesaj kaygılı ifadeler, filmin amacını iyice ele veriyor. Filmin yapımcısının ve oyuncularının söyleşilerde “filmin amacı” olarak ifade ettikleri şeyler var zaten, şöyle diyorlar: “Çağın emperyalistlerinin güçleri karşısında aciz hisseden Müslümanlara imanın gücün hatırlatmak, dış dünyaya da İslam’ın terör dini değil sevgi dili olduğunu göstermek…”
Bir filmin içinde din öğelerinin yer alması bana göre problem değildir, sinema hayatla ilgiliyse, inançlar da yaşamımızın bir parçası ise, bu çok doğaldır, bu bağlamda en ufak bir önyargı ile izlemedim bu filmi, fakat basında okuduklarım olsun, izlediğim film olsun, Bendeyar bana şu hissi verdi: amaç önce sinema yapmak ve sinemada bir hikayeyi anlatırken dini öğelere de yer vermek değil, Haşim Akten’in din ve politika konularındaki düşüncelerini geniş bir kitleye bir mesaj olarak verebilmek için sinema yolunu seçmiş olması, yani tersten gidilmiş sanki. Filmin başrol oyuncusu Ümit Olcay, “bu filmin amacı propaganda mı diye düşündüm ama yönetmenimiz Amerikalı, iddialı inançlar taşıyan bir Müslüman yönetseydi oynamazdım” demiş bir röportajında, ama bence bir şeyi atlamış. Bu bir yönetmen sineması değil, belli ki bu projeyi en azından sinemasal anlamda derli toplu çekecek, az da olsa deneyimli bir yönetmene ihtiyaç vardı ve Joel Leang ile anlaşıldı, o da bir yönetmenin teknik anlamda bir filme katabileceği en yalın şeyi kattı, varolan senaryoyu, fikri, projeyi diyelim, en kaba tabiriyle “yönetti”. Yani bu film aslında yapımcı, senarist ve oyuncu Haşim Akten projesi olarak anılması gerektiğini düşündüğüm, “iddialı” bir film. Meraklısına…

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s