Saklı Hayatlar

İlk uzun metraj filmini çeken Haluk Ünal, hem tiyatro ile uğraşmış, hem oyunculuk yapmış, hem tanıtım filmleri çekmiş hem senaryo yazmış, yani bir elinde birden çok marifeti olan bir yönetmen. 2010 yılında Drama İstanbul Film Atölyesi’ni kurmuş. Bu atölyenin amacı bir proje havuzu oluşturmak, senaryolaşabilecek hikayelerin, kitapların, yapımcıların, yönetmenlerin biraraya gelebilmesi. Bu atölyeden çıkan ilk film ise Saklı Hayatlar.

Saklı Hayatlar, 1980 yılında yaşanan Çorum olaylarında bizzat bulunan ve canını zor kurtaran Alevi bir kadının İstanbul’a gelerek Sünnilerin mahallesinde Alevi olduğunu saklayarak korku ve travma içinde yaşaması ve sonrasında gelişen acı olayları anlatan bir hikayeye sahip. Film mezhep, din, dil gibi “farklılıkların” maalesef ötekileştirilmesi, önyargıların toplumumuzu getirdiği nokta, aidiyet, kültür çatışması ve ayrımcılık gibi konuları gerçekçi bir biçimde işlerken, konuyu bu anlamda “imkansız” bir aşk hikayesiyle de bütünleştiriyor. Farklı dine, mezhebe, ırka ait kişilerin biraraya gelmelerinin imkansızlaştırıldığı dönemlerden geçtik, hala da geçiyoruz. Biliyoruz ki ermenisi, yahudisi, eşcinseli, süryanisi, herkes bu ülkede-ve bu dünyada- yeri geldi saklı hayatlar yaşadı, hala da yaşıyor. İşte bu film, adından da anlaşılacağı üzere, bu “saklı hayatlar”dan birine, mezhep farkı ile yaşanana odaklanmayı tercih ediyor. Yakın tarihin gerçeklerini yargısızca ama acı bir şekilde hatırlatıyor bize bu film.

Farklı dinler, farklı mezhepler, farklı ten renkleri, farklı diller… Hepsi ne büyük zenginlik, ne lezzetli kültürel değişiklikler aslında. İnsanca paylaşıldığında sorundan çok sevgi ve bolluk üreten bu değişiklikler maalesef tüm dünyada asırlar boyu ayrımcılığa, ırkçılığa dönüştü ve hırs, öfke, nefret derken can alan, ölümlerle, kayıplarla, katliamlarla sonuçlanan bir hal aldı. Bu acı gerçeği hiçbir duygu sömürüsüne yer vermeden, yönlendirme yapmadan, yan tutmadan anlatabilen derli toplu bir film Saklı Hayatlar. Etkileyici, sarsıcı bir yanı var. Filmin kurgusu, müzikleri ve diyaloglarını da oldukça başarılı bulduğumu eklemeliyim. Ahmet Mümtaz Taylan ise her filmde daha bir devleşiyor sanki, evet bu yapımın oyunculuk seçimleri de gayet yerinde.

Özellikle 90 sonrası Türk sinemasında politik dertleri olan, etnik grupların sorunlarını ele alan filmler vizyonda daha çok yer bulmaya başladı, bu sevindirici bir gelişme. Yeşim Ustaoğlu imzalı Güneşe Yolculuk ve Bulutları Beklerken, Barış Pirhasan imzalı O da Beni Seviyor gibi filmlerin yoldaşı niteliğindeki Saklı Hayatlar, Anadolu topraklarının üzerinde yaşanmış acı gerçekleri anlatıyor ve bir sorumluluğu yerine getiriyor aslında. Sinemanın sadece eğlence aracı değil, aynı zamanda dünyada yaşadıklarımıza bir ayna da olabildiğini hatırlayıp, bu gözle film izlemeyi özleyen herkesi Saklı Hayatlar’ın oynadığı sinema salonlarına davet ediyorum.

Rango

Pirates of the Caribbean ikilisi Gore Verbinski ve Johnny Depp, Rango projesi ile yeniden bir arada. Türkiye’de hem Türkçe dublajlı hem de Türkçe altyazılı olarak gösterilen filmi orijinal sesiyle izlerseniz, Rango adlı karakteri dinledikçe zihninizde çılgın bir Johnny Depp figürü bile belirebilir.

Animasyon film endüstrisi artık inanılmaz derecede gelişmiş durumda.Her yıl birçok animasyon film çekiliyor. Rango daha vizyona girmeden kendinden epey konuşturan bir animasyon yapım oldu ve açıkçası bu furyadan kendini sıyırmak isteyen bir yapım olarak zihinlerimizde yer etti. Johnny Depp isminin bu “kendini sıyırma”daki etkisi ise büyük elbet.

Hikaye Johnny Depp’in sesiyle can bulmuş “loser” bir bukelamunun kahramanlaşma hikayesi aslında. Evcil olarak bir akvaryumun içinde yaşayan bukelamunumuz, yapay bir mekanda, oyuncaklarla çevrilmiş durumdadır ve çok yalnızdır. Bu yalnızlığını gidermek için kendi kendine hayaller kurmakta, etrafındaki yapay ortamı gerçeğe çevirmeye çalışmakta, yaratıcı zekasıyla oyunlar yaratmaktadır. Ta ki bir kaza sonucu kendisini gerçek dünyanın içinde bulana kadar… Evet, belki yalnızlıktan kurtulmuştur, ama hayat artık zordur! Çünkü kendini bulduğu yer bir çölün tam da ortasıdır.

Sonunda kendisini çöle yakın bir yerlerde kurulmuş olan “Dirt” isimli bir kasabada bulur. Bu kasabanın sakinleri, iguanalardan, kurbağalardan, faregillerden, köstebeklerden vs oluşmaktadır. Kasabada su kaynakları tükenmiş vaziyettedir ve durum vahimdir.

Bu filmdeki bukelamunumuz renk değil karakter değiştirme yeteneğine sahip adeta. Biz Türklerin “cahil cesareti” olarak adlandırdığımız kişilik yapısı bu bukelamunda da bulunmakta, dolayısıyla korkunca renk değiştirmek yerine, korkusuzmuş gibi yapmayı ve yapamayacağı kadar büyük işlere kendisini cumburlop diye atmayı tercih eder. Bu da, gene bizim Kemal Sunal filmlerindeki “korkusuz korkak” tiplemesi gibi, ezik karakterimizin bir kahraman olmasıyla sonuçlanır. Evet, kendisine Rango ismini veren kahramanımız, çok kısa bir zaman içinde kasabanın şerifi olmuştur bile!

Başkahraman olarak yaratılan bukelamun Rango animasyon anlamında gerçekten başarılı bir iş. Bukelamun gibi birbirinden bağımsız hareket edebilen gözlere, katman katman bir dış deriye sahip bir canlıyı animasyon bir dünyada bu kadar başarıyla vücuda getirmiş olmalarının hakkını yemeyelim. Fakat yan karakterler hakkında aynı şeyi söylemek pek mümkün değil. O kadar sevimli ve değişik animasyon canlıları yaratıldı ki son zamanlarda, Rango’nun arkadaşları diğerleriyle kıyasla gerçekten pek sevimsiz.

Rango yazarlarının, her çeşit izleyiciyi memnun edebilmek için büyük gayret gösterdiklerini hissedebiliyorsunuz. Çocuklar bu sevimli bukelamundan ve onun değişik duyarlılıklarından hoşlanacaktır. Western sever büyükler ise filmde yer alan birkaç film referansına gerçekten bayılacaklardır. Filmin gereksiz bir 3D zorlamasına girmemiş olması ve 2D olması da aslında işin güzel yanlarından biri, bana sorarsanız. Fakat bu artıların dışında hikayenin seyri tam bir hayalkırıklığı. Daha hareketli, daha seyirciyi içine çeken ve büyüleyen animasyonlara artık o kadar aşinayız ki, bir süre sonra salonda önce etrafınıza, sonra saatinize bakmanız mümkün. Sanki filmin en önemli sorunu, kitlesini netleştirememiş olması. Çocuklara yönelik gibi bakarsak, esprili referanslar ancak western sever büyükler tarafından algılanabiliyor, büyüklere yönelik gibi bakarsak, film bir noktadan sonra daha zeki ve içi dolu bir hikaye bulma isteğini yerine getirememeye başlıyor. Son zamanlarda izleyip beğendiğimiz çoğu animasyon ise, bu film çocuklara mı büyüklere mi sorusunu bile sordurtmadan her yaştan kitleye hitap edebilmesiyle yakalıyor başarıyı. Johnny Depp’in Rango’ya nasıl can verdiğini merak ediyorsanız ve/veya deli bir western severseniz, bu film size göre olabilir elbet.

Zoraki Kral / The King’s Speech

Beyazperde.com’un artık yoluna birlikte devam ettiği Fransız şirket Allociné’nin Paris’teki blogger gösteriminde izleme şansı bulduğum The King’s Speech/Zoraki Kral, tüm dünyada bu senenin Oscar adayı filmlerinden en çok merak edileniydi belki de ve bu hafta ülkemizde vizyonda! Gerçek bir tarihi hikayenin, olağanüstü perfomanslarla desteklendiği, ağır temposuna rağmen izleyicinin merakını sonuna kadar ayık tutan bir yapıt.

Kral 6. George’un gerçek yaşam öyküsünden uyarlanan bu filmde, 1930’lu yıllarda apar topar tahta çıkmak zorunda kalan kekeme bir İngiliz Dükü’nün ve onun hem Kral olabileceğine hem de kekemeliğini yenebileceğine olan inancını güçlendirmek için elinden geleni yapan dost bir terapistin yaşadıkları anlatılıyor aslında özünde.

Filmin senaristi David Seidler’in hikayesi ilginç. Çocukluğunda kekemelikle başetmiş biri Seidler. Savaşın travmasından ve sonra da ailesinin soykırıma uğramasından dolayı kekemelik yaşadığına inanıyor. Kral 6. George’un de kekeme olduğunu çocukken öğreniyor ve bundan çok etkileniyor. Seidler büyüyüp bir yazar olduğunda kralın hayat hikayesiyle ilgili birşeyler yazmak istiyor. Yetmişler ve seksenler onun için Kral ile ilgili geniş araştırmalar yaparak geçiyor. En sonunda Kral’ın terapisti Louge’un oğluna ulaşıyor ve Logue’un günlüklerini okumak istiyor ama Kraliçe, kendisi yaşarken günlüğe dokunulmamasını istiyor, bu yüzden Seidler projeyi erteliyor ve bu hikayeyi filmleştirmek 2010 yılına kalıyor.

Film ağır ve ciddi yapısına rağmen, belirli bir mizah anlayışına sahip. Gene öğrendiğimiz bilgilere göre, terapist rolündeki başarılı oyuncu Geoffrey Rush ile Kral 6. George rolündeki Colin Firth arasında geçen mizahi diyaloglar, Logue’un günlüklerinde yer alan gerçek diyaloglar.

The King’s Speech/Zoraki Kral’la ikinci kez Oscar ödülüne aday gösterilen Colin Firth, filmde Kral 6. George rolünün hakkını sonuna kadar veriyor. Kralı kendine getiren ve toparlayan, konuşma bozukluğu terapisti Logue rolünde ise, 4 Oscar adaylığı ve 1 Oscar ödülü sahibi Geoffrey Rush var. Mimik ve hareketleriyle hem komik hem dramatik bir performans sergiliyor Rush. Yönetmenin de başarısıyla Logue ve ailesi şeklinde çizilen portre, filmde izleyiciye çok sıcak bir biçimde yansıyor. Kralın eşi rolündeki Helena Bonham Carter da her zamanki gibi beyazperdenin en iyi oyuncularından biri olduğunu bu filmle de kanıtlıyor.

Seidler, yönetmen Tom Hooper ile birlikte tarihi gerçekliklerden kopmadan bir film yapmak adına çok uğraştıklarını söylüyor röportajlarda. 15 milyon dolarlık yapım bütçesiyle gerçekleştirilen filmde gene de tarihi gerçekliklere uymayan bazı yerler yok değil. Dönem kronolojik olarak birebir yansıtılmış olmasa da, dramatik yapıyı oluşturmak için kanımca düzgün bir yol çizilmiş. Gene yabancı basında, gerçekte Logue ile Kralın çalışmalarının daha kısa sürdüğü ve Kralın kekemeliği konusunun filmde abartılığı yönünde tartışmalar var. Bu da gene filmin dramatik yapısı için gerekli olabilecek altını çizmeler bana kalırsa. Sinemada/dizilerde tarihsel gerçekliğin ülkemizde de çok tartışıldığı günümüzde unutulmaması gereken bakış açısı, söz konusu belgesel değil imgesel bir filmse, bir yönetmenin istediği yerlerin altını çizme hakkının olduğudur.

Politik anlamda İngiltere’nin o dönemki barışçı (ya da tavizci?) politikasının da üzerinden şöyle bir geçen film, bu konulara çok derin dalmadan biz seyircileri Kral 6. George ile özdeşleştiriyor ve özellikle son sahnelerdeki gerilimli halka seslenme konuşması sahnelerinde adeta nefeslerimizi tutup dakikaların nasıl geçeceğinden endişe ettiriyor. Adeta kekeleyen titreyen terleyen biziz ama Logue’un ve eşimizin desteği sayesinde sakin olmayı öğreniyoruz, tane tane, düşüne düşüne, kendimize güvenmeye başlayarak, Kral olduğumuzu hatırlayarak, işimizi ciddiye alarak, geçmiş travmalarımızı kovarak, yapıyoruz konuşmamızı, çıkıyoruz odadan, ülkemiz sağ, biz selamet.

Fazla söze gerek yok, özellikle oyunculuk performansları, dramatik/gerilimli anları ve zeki esprileri için kaçırılmaması gereken bir yapım. Oscar’da da görüşeceğiz gibi…

Av Mevsimi

Bu coğrafyadan bir polisiye çıkar mı? Son yıllarda Türk yönetmenlerin kafasını oldukça meşgul eden bu soru, birçok Türk polisiye filmi denemeleriyle karşı karşıya kalmamıza sebep oldu. Tür olarak dünya çapında da epey ilgi gören polisiye, gerçekten de coğrafyanın ta kendisinin yapısıyla doğru orantılı olarak çeşitleniyor. Bu türü başlatan Fransız ve Amerikan polisiye filmleri yıllarca birbirini etkilerken, bir yandan da aslında kendi ülkelerinin sosyolojik durumlarından etkilenmekteler. Savaş dönemleri, psikolojik buhranlar, 60’lı yılların değişimleri, 68 kuşağı, suç ve şiddetin artışı, kapitalizmin adaletsizliği ve bunun gibi konular sinemaya doğal olarak yansıdı. Suç ve polisiye filmleri toplumun genel fotoğrafını gösteren filmler olmaya başladı adeta. 70’lerden sonra ise seri cinayetler ortaya çıktı ve her zaman ilginç bir hikayesi olan bu seri cinayetler, polisiye sinemasına da iyi malzeme oldular.

Türk sinemasına geldiğimizde, son on yılda 9, Sis ve Gece, Polis, Pars: Kiraz Operasyonu, Beyza’nın Kadınları, Ejder Kapanı gibi bazı polisiye film örnekleri, kendilerinden epeyce bahsettirdiler. Bu filmlerin arasında Beyza’nın Kadınları ve Ejder Kapanı, seri katil konusunu Türkiye’de ilk kez film konusu yapmış olmalarıyla bir adım öne geçti diyebiliriz. Av Mevsimi ise gene klasik bir polisiye film örneği.

Olaya tür açısından baktıktan sonra bir de yönetmen sineması olarak bakarsak, usta yönetmen Yavuz Turgul’un filmografisinde tür olarak bir ilkten bahsediyoruz. Kendisi röportajlarında polisiyeye her zaman sıcak baktığını ve bu türde bir film çekmiş olmaktan mutluluk duyduğunu söylüyor. Filmin senaryosu da kendisine ait ve bu senaryo, filmin başında da belirtildiği üzere, Yavuz Tanyeli’nin bir resim çalışmasından ve o çalışmaya aldığı bir nottan esinlenerek yazılmış: Yeni bir şeylerin görüleceği aralıklar mutlaka vardır. Film gerçekten de bu cümlenin etrafında dönerek bize bir cinayeti betimliyor ve diyor ki, hiçbirşey göründüğü gibi değildir ve görünmeyeni anlamak için perspektifinizi değiştirmek gerekir. Hep aynı yere bakıldığında gerçek kaçabilir oysa açı değiştirildiğinde yepyeni gerçeklerle karşılaşılabilir.

Filmin dışında dolanmayı bırakıp biraz daha içerden devam edersek her şeyden önce uzun süredir beklenen bir film olmasının sebeplerinden biri Yavuz Turgul ise bir diğeri ise oyuncu kadrosu idi: Cem Yılmaz, Şener Şen, Çetin Tekindor, Okan Yalabık, Melisa Sözen. Hatta ve hatta, son zamanlarda Ezel adlı TV dizisindeki performansıyla adından söz ettiren Rıza Kocaoğlu ve bu filmde küçücük bir sahnede de olsa oyunculuğunu konuşturabilen, Çoğunluk filmindeki performansıyla bu senenin Altın Portakal en iyi oyuncu ödülünü kazanan Bartu Küçükçağlayan. Böyle bir cast ve böyle bir yönetmen bir araya geldiğinde, zaten merakla beklenen bir film çıkıyor ortaya ama film, cast’ına güvenen içi boş bir yapım değil kesinlikle. Oyuncu tahlilleri son derece iyi yapılmış, görüntü yönetmenliği, müziği, temposu hiç aksamayan, kaliteli bir yapım çıkmış ortaya. Ayrıca bu film, özellikle kişiler açısından bakacak olursak, Cem Yılmaz’ın kendini bir sinema oyuncusu olarak baştan aşağı ispatladığı filmdir. Cem Yılmaz, kariyerine karikatürist, daha sonra da stand up komedyen olarak başladığı için ve çok başarılı olup hızla çok yükseldiği için, eleştirmenler tarafından çok da tokat yiyen birisi. Oysa Cem Yılmaz’ın en önemli artıları; zekası, doğallığı ve rahatlığı. Bu meziyetlerin üst seviyelerde olması, kendisini hem mizah alanında hem de sinema alanında başarıya taşıyan etmenler oluyor. Mizah genelde hafife alınan bir şeydir, bu yüzden aslında kendi yazdığı filmleriyle yeteneğini zaten ispatlamış olan Cem Yılmaz, bir başkasının – hem de Yavuz Turgul gibi bir yönetmenin- yönetmenliği ve senaristliğinin altında, büyük ustaların yanında, bu denli farklı (ciddi, sinirli, duygusal, Karadenizli…) bir rolün hakkını bu denli verebilmiş olduğu için bence artık bu anlamda bütün sınıfları geçmiş, iftahar edilecek bir oyuncu haline gelmiştir. Umarım başarıları kıskanmak yerine alkışlamayı da öğrenir toplumumuz ve Cem Yılmaz’ın geldiği noktanın hakkını verir. Şener Şen, Çetin Tekindor gibi usta oyuncuların filme ne kadar yakıştığını ve rollerinin hakkını nasıl verdiklerini anlatmaya gerek duymuyorum. Melisa Sözen’in oyunculuğunu ise – diğer rollerin doğallığının içinde mi göze battı bilmiyorum ama – oldukça yapay buldum.

Filmde mantık hataları yok mu? Elbette var. “İyi de bu konu kapandı artık, bu meseleyi şöyle şöyle çözeceğine neden uzatıyor ki” gibi kendi kendinize konuşacağınız anlar olacak ama hangi senaryo mükemmel mantık dizgelerine oturuyor ki? Hatta düşündüm de, hayatın kendisi çok mu mantıklı ilerliyor? Hayatı taklit eden sinemanın da bu kadar kusuru olsun elbet. Doğruyu söylemek gerekirse, filmin seyirciyi ters köşeye yatıran, sürpriziyle şaşırtan bir sonu olmasını beklerdim çünkü yakışırdı fakat öyle bir sonu yok ve şunu da biliyoruz ki, bu yönetmenin kendi seçimi. Turgul röportajlarında, amacım o değildi, o zor bir iş, ben böyle bir hikayeye başka bir açıdan bakmak istedim diyor. Filmin sonu aslında sürprizli olmamakla birlikte, niye öyle yaptı da böyle yapmadı ki sorularının cevaplarını açık uçlu bırakarak kendi çapında bir sürpriz de yaratıyor diyebiliriz aslında.

Son olarak, filmin lirik yapısının da gerçekten etkileyici olduğunu eklemeliyim… Cinayete kurban giden kişinin ara ara yankılanan iç konuşmaları çok etkileyici geldi bana. Filme başka bir ağırlık ve doku katmış. Yavuz Turgul bu farklı denemesiyle filmografisine bir başarılı filmi daha katmış olmanın haklı gururunu yaşıyor olmalı. Kaçırmayın derim.

Aşka Fırsat Ver / L’âge de raison

Aşka Fırsat Ver, yönetmenin üçüncü filmi. Bu üç film de ucundan köşesinden aşka dokunuyor ama “Aşka Fırsat Ver” şeklinde çevrilmiş bu filmin konusu pek de aşkla ilgili diyemeyiz. Gişe için iyi düşünülmüş bir çeviri diyelim.

Aşka Fırsat Ver, ülkemizde vizyona girmeden önce Filmekiminde gösterildi. Film romantik komedi türünde anılsa ve hayal alemlerinde dolaşsa da, ciddiye alınır bir yanı var. Filmin senaryosu elime geçseydi eminim çok heyecanlanırdım çünkü iş hayatının getirilerine kendini kaptırıp, gözünü hırs ve dolar simgesi (ya da euro?) bürümüş insanların dünyasında yaşıyoruz artık, hatta belki biz de onlardan biriyiz ve aslında özümüzü arıyoruz, onu özlüyoruz, ah ben çocukken aslında ne hayallerim vardı, yaratıcı bir çocuktum, üstelik para değil rengarenk balonlar beni mutlu ederdi vs vs diyen binlerce kişi bulabiliriz öyle değil mi?

Fransız sinemasının romantik komedi de olsa daha ciddiye alınır bir yanı oluyor çoğunlukla bana kalırsa, bu film hem ondan, hem konusunun ciddiyetinden, hem güzel oyuncu Sophie Marceau’nun duruşundan dolayı ağırlığı olan bir film. Öyle balon bir film izledim çıktım gibi düşündürmeyecek sizi. Elbette dünyanın sırrını verip günlerce uyutmayacağını söylersem de abartmış olurum. Ama birkaç saatliğine düşündürebilir. Yedi yaşındayken, şimdi elime geçecek bir mektup yazsam neler olurdu içinde ve bu şimdiki bana ne kadar etki ederdi diye düşününce bile, insanın içi bir tuhaf oluyor zaten.

Yönetmenin, filmin hayal aleminde gezen bölümlerini de başarıyla kotardığını söylemek mümkün. Artık neredeyse bir tür gibi anabileceğimiz Amelie filmi tadında, rengarenk şekerli boyalı bebekli çiçekli kolaj çalışmaları yapmış filminin içinde yönetmen ve bu da filme ayrı bir boyut katmış. Bazı başarılı yazarların kitaplarında tasvir ettikleri şeyi adeta yaşarız ya, örneğin öyle bir “tarçınlı çay içtim” der ki, tarçın kokusunu duyarsınız kitabı okurken – duyarsınız siz de değil mi? – işte bu filmde de kolaj çalışmaları şeklinde anlatabileceğim bölümlerde yönetmen o mektup zarflarına, içinden çıkan pullu mısırlı boncuklu süslere, özenle meydana getirilmiş kartpostallara adeta dokunuyormuşuz hissini yaratabilmiş.

Filmde hoşlanmadığım tek şey herşeyin çok hızlı gelişmesi ve Marguerite’nin mektupları almaya başladığında hissetmesi gereken o şoku, o şaşkınlığı yansıtmamış olmasıydı. İlk mektubu aldığında dahi sanki her gün bu tarz mektuplar alıyormuş gibi davranan Marguerite konusunda belki de yönetmene sorsam, “işte o kadar yoğun ki, o mektupları değerlendirip şaşıracak vakti bile yok, arada derede okuyup etkileniyor, anlasana?” diyebilir. Ama sanki eskiden filmler ne olursa olsun bize birşeyleri daha altını çize çize anlatırlardı. Bizi salak yerine koyan filmlerden bahsetmiyorum, sadece sanki artık filmlerin de mi acelesi var? Nasıl olsa anladın sen onu diye hiçbir detayın üzerinde durulmadan özet geçiliyor bazı önemli ve altı keyifle deşilebilir konuların… Bu açıdan bu filmi çok daha rahat rahat çekip, daha da tadına varmamızı sağlayabilirdi sanki yönetmen. Gene de belirli bir üslup tutturmuş, çok gerçek olayları çok hayalle anlatabilen zevkli bir yönetmenle karşı karşıyayız hissi uyandı bende. İzlenebilir.

Çoğunluk

Yönetmenliğini Seren Yüce’nin yaptığı, Venedik Film Festivali’nde Geleceğin Aslanı ödülünü alan Yeni Sinemacılar’ın yeni filmi Çoğunluk bu Cuma sinemaseverlerin karşısına çıktı. Vizyona girdiği günden bir gün önce ise Altın Portakal’da en iyi erkek oyuncu, en iyi yönetmen ve en iyi film ödüllerini topladı. Ben de festivale katıldığım birkaç gün içinde sadece bu filmi izleme fırsatı bulmuştum, daha sonra da film ekibinin filmle ilgili söyleşisine katılmış, festival boyunca da insanların filmle ilgili yorumlarına şahit olmuştum.

İstanbullu orta-üst sınıf bir ailenin oğlu Mertkan’ın hayatına odaklanan filmin başrollerini Bartu Küçükçağlayan, Settar Tanrıöğen, Esme Madra ve Nihal Koldaş paylaşıyor. Filmin yapımcılığını ise Yeni Sinemacılar’dan Sevil Demirci, Önder Çakar ve Seren Yüce üstlenmiş.

Seren Yüce’nin ilk uzun metraj filmi olan Çoğunluk’ta başarılı oyunculuklar, sadelik ve gerçekçilik göze çarpıyor. Ülkemizde son zamanlarda varolan politik, sosyolojik ve hatta psikolojik durumlardan ötürü oluşan çarpık sınıfsızlık ve gene uzun süredir hepimizin ağzına sakız olan “ötekileştirme” meselesine değinen film, belki de ülkenin sn 30-40 yılına bir ayna tutmak için çok klasik bir ailenin içine kamerasını sokmuş ve işte biz böyle olduk demek istemiş. Filmin bir çözüm önerisi yok ama olmak zorunda mı tartışılır, sert ve acımasız gerçeği suratımıza aşketmek istemiş diye düşündüm film bittiğinde.

Altın Portakal’da en iyi erkek oyuncu ödülünü alan Bartu Küçükçağlayan’ı daha önce bir tv dizisi olan Binbir Gece’de izlemiştik. Aslında tam olarak aynı olmasa da orada da benzer bir karakteri başarıyla canlandırmaktaydı Küçükçağlayan. Sorumsuz, karakteri oturmamış, kaypak ve ruhsuz bir karakterdi oradaki. Bu filmdeki karakterde tek fark Mertkan’ın sorumsuz ve ruhsuz olduğu kadar olan bitenin farkında olması ve vicdanının sızlaması… Buradaki başarı ise Küçükçağlayan’ın aslında hiçbir şekilde bunu cümlelerle ifade etmese de bize oyunculuğuyla yansıtabilmiş olması.

Film genel anlamda Türk-Kürt meselesinin toplum olarak bizi getirdiği nokta olarak konuşuluyor dilden dile, doğrudur da, filmde bir insanın Van’lı olması, o insanın bölücü, komunist, bizden olmayan biri olarak düşünülmesine yetiyor. Bu düşünceye sahip insanlar aramızda, içimizde, belki ailemizde ve belki de biziz. Suratımıza aşkedilen tokat meselesi de tam bu. Fakat bana kalırsa filmdeki tek konu bu değil. Filmde sosyolojik ve psikolojik açılardan orta-üst gelir bir Türk ailesinin erkek egemen yapısı, baba karakterinin anne ve çocuğa olan baskıcı tutumu, paranın güç olarak görülmesi ve sorunları çözmede tek silah olarak düşünülmesi, sohbet eksikliği gibi konulara da yalın ve net bir şekilde değinilmiş.

Filmi teknik açıdan pek başarılı bulduğumu söyleyemeyeceğim. Filmi pek akıcı kılmayan bir çekim şekli oluşmuş nedense. Işık kullanımı da daha iyi olabilirdi sanki. Bir ilk film olması sebebiyle bunlara odaklanmak yerine konuya odaklanmış olabilir yönetmenimiz. Filmin birdenbire afişte de görebileceğimiz karatahta üzerine tebeşirle yazılmış çoğunluk kelimesi ile bitmesi de kurgu açısından biraz yamanmış gibi durmuş. Fakat karatahta üzerinde bir ilköğretim sınıfında okuma yazma öğretilmek amacıyla yazılmış gibi duran “çoğunluk” kelimesi görseli aslında birçok şeyi ifade ediyor, ülkemizdeki azınlıklara bakış açımızın eğitimin ilk yıllarında başlıyor olması, bizden olmayanı ötekileştirme meselesinin hem okullarda hem ailelerde maalesef kökten başlıyor olmasını vurguluyor olması açısından afişteki fotoğrafa da başarılı diyebiliriz.

Bu bol ödüllü ilk filme bir şans vermenizde fayda var, eksik yanlarıyla, soru işaretleriyle de olsa iyi kötü konuşturacak, düşündürecek bir film.

Kako si?

Haberlere düşen rakamlar doğruysa yaklaşık 100 bin kişinin öldüğü, 2 milyondan fazla insanın yerinden edildiği, modern tarihin en uzun kuşatmasını içeren Bosna Savaşı. Tabii öncesi var, Birinci ve İkinci Dünya Savaşı’ndan beri süregelen çatışmalar, savaşlar, yurttan göçmeler, acılı bir tarih… Bir göçmen kızı olan Özlem Akovalıgil, Bosna’daki akrabalarını bulmak isteyen annesinin öyküsünü kayda almak isterken ortaya çıkan bir film “Kako Si?”

İlk uzun metraj filmini çeken Akovalıgil, çocukluğu boyunca annesinden dinlediği bu hikayeleri, kendi soruları ve cümleleriyle birleştirerek bir film yapmaya karar verir. Nereden geldiğini bilmeyen nereye gidebilir ki diye düşünür yönetmen. Yaşadıklarımızdan gerçekten biz mi sorumluyuz diye sorar. Gittiği yolu göremeyen, kendi yolunu nasıl bulur diye merak eder ve bu sorularla yola çıkar.

Bir yol filmi Kako Si? ve yönetmen filmin başında sevdiği bir sözü bize hatırlatarak aslında birşey demek istiyor. Mevlana’nın “Ne kadar bilirsen bil, söylediklerin karşındakinin anladığı kadardır.” cümlesi ile yönetmen bize, ben bir yol filmi çektim ama bu yol sizin de yolunuz, ucu açık bir öykü anlattım, siz nasıl algılarsanız.. diyor bana kalırsa. Yönetmen, bu filmde değişik bir yol denemiş aslında. Bir yandan, belgeselci bir yaklaşımla, gerçekten de annesinin isteğini yerine getirerek, onu ata topraklarına götürüp, bulacağı akrabalarıyla ilk karşılaşmalarına kamerasını, dolayısıyla filmini şahit etmek, hem de bununla yetinmeyip, öte yandan kurmaca bir hikaye yazıp, gerçekle kurmacanın yollarını kesiştirmek…

İki kardeş çocuğunun 60 yıl sonraki gerçek karşılaşmasını, o duygusal anı bizlerle paylaştığı an, filmin en dokunaklı anı elbette. Bu noktada Özlem Akovalıgil, insan olmanın, din, dil, ırk tanımadığı gerçeğini bizi gerçek anlara şahit ederek anlatmış oluyor bir bakıma. Çünkü Türkçe bilmeyen bir amcaoğluyla Boşnakça bilmeyen bir amca kızı o an sadece özlem, sevgi, acı ve paylaşma duygularıyla sarılıyorlar birbirlerine, ağlıyorlar, hasret gideriyorlar ve mutlu oluyorlar birbirlerini 60 yıl sonra buldukları için.

Kurmaca öyküde ise tam tersi bir dağılma ve parçalanma söz konusu. Almanya’da doğan, Türkiye’de yaşayan, askerliğini doğuda yapıp savaşan, birilerini öldürmek zorunda kalan ve bu travmayı atlatamayan, ben kimim, sen kimsin, ölen kim, kalan kim sorularını kendine ve kameraya baka baka bize soran bir erkek var bu kurmaca hikayede. Bu travmadan dolayı hayatına devam edemiyor, çünkü öfkeli ve kaybolmuş durumda. Filmin sonunda ise, dört kişi de hiç düşünmediği yollara doğru adım atıyorlar ve filmin ucu, başta da dediğim gibi, açık kalıyor.

Bir ilk film olarak yönetmenin, bazı yaralara parmak basan, derdi olan bir film çekme tercihi saygı uyandırıcı. Öte yandan ne yardan ne serden deyip, hem kurmaca hem belgesel öyküyü birbirine karması, cesur, enteresan ama bazı dezavantajlar getiren bir karar olmuş kanımca. Öncelikle izleyici, iki öyküde de daha fazla şey görmek ve duymak istiyor. Belgesel kısımda elde o kadar fazla belge, fotoğraf, anı, yaşayan insanlar varken, yıllar sonra karşılaşmanın yanısıra Semahat Hanımın ve Muhammet beyin anlattıkları ve birkaç fotoğraf, damağımızda kalmış bir belgesel tadı da veriyor aslında. Çok daha fazla şey söylenebilirdi, çok daha fazla gerçek anının üzerinden gidilebilirdi ve ortaya daha gerçekçi, daha iddialı bir tablo çıkarılabilirdi sanki diye düşünmeden edemiyorum. Kurmaca öyküde de aynı şekilde. Araba içindeki diyalog sahnesinde aslında çok fazla konunun üzerine gidiliyor ama sanki hep fazla dokunmadan, fazla kurcalamadan, neredeyse, çok güzel konuşuyorsunuz da siz tam olarak neden bahsediyorsunuz dedirtecek kadar kapalı konuşmalarla… Halbuki o travmayı atlatamayan kişinin üzerinden o kurmaca öykü de bambaşka olabilirdi.

Sonuç olarak ilgi çekici, hassas noktalara parmak basan, özenli, başarılı bir ilk film. Gişe kaygısıyla çekilmiş içi boş birçok film izlediğimiz şu günlerde, sizi düşündürecek bir yapım istiyorsanız, Kako Si’yi es geçmeyin derim.

Centilmen / The American

Bembeyaz karlar içinde başlayan film, bizi bambaşka diyarlara sürükleyecekmiş, bilemezdik. İsveç’in karlı tepelerinde yol alan bir çift, ismi Jack mi Edward mı yoksa hiçbiri mi asla bilemeyeceğimiz karakterin (George Clooney) birşeylerin ters gittiğini bize baştan beri hissettiren gergin bakışları sonrası silah sesleri duyarlar ve hadi biz ona Jack diyelim, hiç ummadığımız bir hareketle filmin beşinci dakikasında bizi koltuğumuzda hoplatır, evet, filmin içine girmeye hazırız artık…

Fakat birden fon değişir, karlar buzlar erir ve Avrupa’nın daha sıcak iklimlerine doğru gittiğimizi farkederiz. Filmin geri kalanı boyunca İtalya’da olacağız artık, İtalya’nın dar sokaklarında koşacağız, saklanacağız, binbir paranoya yaşayacağız Jack ile birlikte. Çünkü Jack bir kiralık katil ama halinden hiç memnun değil. Yüzüne başından beri farkettiğimiz bir: “bu işten nefret ediyorum, ben bir zavallıyım, kendi hayatımı yaşayamıyorum, bıktım, bırakıcam bu işleri” ifadesi oturmuş durumda. İşi gereği soğukkanlı, hissiz gibi davranmak zorunda ama içerde çığlık çığlığa bağıran bir iyi kalp var. Karakter çözümlemesinin epey üstüne giden bu filmde Clooney rolünün hakkını vermiş doğrusu. Fazla diyalog olmayan bir senaryo bu ama gözler, mimikler, durgun anlar, küçük detaylar, herşeyi anlatıyor doğrusu. Gerilim ve heyecan yüklü olmasına rağmen ağır tempolu olan film, izleyiciyi kızdıracak şekilde gereksiz bir yavaşlığa sahip değil. Aksine karakter çözümlemeleri için gerekli bazı durakları var filmin. Diyalog az dedik, belki sadece Jack’in İtalya’da arkadaşlık kurduğu pederle olan diyalogları filmde biraz fazla kaçmış sanki, yani filmde genel anlamda, “anlatmamıza gerek yok, siz anladınız” durumu hakimken, pederle olan diyalogları fazla kör gözüm parmağına olmuş sanki…

Centilmen‘de Jack kendini İtalya’daki halka fotoğrafçı olarak tanıtıyor. Romanda ise ressam olarak tanıtıyormuş ve sürekli kelebek resimleri çiziyormuş, bu yüzden ismi Bay Kelebek’e çıkmış. Filmde Jack kelebeklere ilgiliydi, kelebekleri tanıtan kitaplar okuyordu, ormanlık alanda gezerken karşısına kelebekler çıkıyordu, ve sırtında bir kelebek dövmesi vardı. Kitabı okumayanlar için karakterin yumuşak tarafını besleyen bir imge detay, aynı zamanda kitaba selam çakmış, bu sonradan öğrendiğim bir detay olsa da hoşuma gitti, böyle göndermeler keyifli oluyor.

Filmin yönetmeninin ikinci uzun metraj denemesi bu. Anton Corbijn aslen profesyonel bir fotoğrafçı. Özellikle de müzisyenlerin fotoğraflarını çeken ve ilk filminde intihar eden bir müzisyenin hayatını anlatan (Control) yönetmen, bu filmi de kendi isteğiyle çekmiş, gerilim kitapları okumaya başlamış son son ve Martin Booth adlı İngiliz yazarın A Very Private Gentleman adlı romanından çok etkilenerek bunu beyazperdeye aktarmaya karar vermiş. İyi ki de karar vermiş çünkü ortaya, hem fotoğraftan hem de müzikten iyi anlayan bir yönetmenin özenli bir iş çıkmış.

Film, belki İtalya’da geçmesi nedeniyle, oldukça Avrupai bir havaya sahip, oldukça da bağımsız bir havası var. Yer yer bana Jim Jarmusch’un Limits of Control filmini anımsattı. Orada da yasadışı işler çeviren bir kişinin yalnızlığı, paranoyaları ve kendine yolculuğu söz konusuydu, bu kez fonda İspanya vardı.

Yönetmen epey umut verici, yeni filmlerini de merakla bekliyoruz. Son haberlere göre, zevkle seyrettiğimiz oyuncu Clooney’i de yakında, henüz post prodüksiyon aşamasında olan The Descendants filminde başrolde izleyeceğiz gibi görünüyor, onu da merakla bekliyoruz elbet.

Not: Son bir söz, filmin adı, “The American”, uyarlandığı kitabın ismi ise “A Very Private Gentleman”. Türkçe’ye “Centilmen” olarak çevrilmiş filmin ismi. Kitabı bilemem ama filmde Jack’in, İtalya’da yalnız bir Amerikalı olduğu üzerine epey gidiliyordu, dolayısıyla isminin bir anlamı vardı ama filmde “Centilmen” ne alaka, ben pek çözemedim, keşke “Amerikalı” olarak çevrilseydi dedim. Kişisel fikrim tabii.

Saftrik Greg’in Günlüğü / Diary of a Wimpy Kid

Ortaokula yeni başlayan bir çocuğun büyümeye bir adım daha yaklaşırken kafasına taktıkları, popülerliğin dünyadaki en önemli şey olduğuna inanılan o yıllarda bir ergen adayının sıkıntıları ve çocuklar başta olmak üzere herkesi bir şekilde kendine çekme potansiyeli yüksek bu konuları merkezine alan çizgi roman Diary Of A Wimpy Kid, 2007 yılında ise roman şeklinde yayımlanmaya başladı ve en çok satanlar listesinde uzun süre kaldı. Jeff Kinney imzalı kitap 2010 yılında ise sinemaya uyarlanmış durumda.

Thor Freudenthal imzalı film ise genç ama başarılı oyuncularıyla dikkat çekiyor. Ana karakter Greg’i canlandıran Zachary Gordon kadar onun “loser” arkadaşlarını canlandıran Robert Capron ve Grayson Russel, gerçekten de yaşlarının ötesinde oyunculuklarıyla filmin başarısında önemli bir rol oynuyorlar. Filmde, kitapta olduğu gibi bazı çizimler, grafik öğeler mevcut, sanki gerçekten de bu yaşananlar bir çocuğun günlüğünden aktarılıyormuş gibi hissettiren grafikler, filme başka bir hava katmış.

Filmde ortaokul-lise zamanlarında bizim de yaşadığımız, popüler olma kaygıları, arkadaşlıklar, kız-erkek ilişkileri, öğretmenlerle sorunlar, kendini ifade etme sorunları ve benzeri kaygılar, gerçekten de komik bir şekilde aktarılmış.Fakat benim daha da hoşuma giden şey,filmde, başrol oyuncusunun psikolojisinin çok iyi yansıtılmış olması oldu. Burada işlenen psikolojik durum, bana göre illa çocuklukla ilgili bir konu değil. Genel anlamda bazı şeylerin mükemmel olması için ne kadar “kasarsak”, doğallıktan o denli uzaklaşacağımızı, doğallıktan uzaklaştıkça da amaçlarımıza nasıl da ulaşamayacağımızı inanılmaz bir şekilde işlemiş bence film ve bunu da karakterlerin üzerinden gayet iyi anlatmış. Kitabı filmden sonra okudum ve elbette kitabından da ayrı zevk aldım fakat bu açı, kitapta çok da elle tutulamayan bir açı. Bu bağlamda filmin senaristlerini de kutlamak lazım ki, günlük şeklinde, başı sonu yokmuş da doğal şekilde yazılmış gibi tasarlanmış, büyük resmi görmeyi biraz da saklamış bir kitaptan bu sonucu çıkartıp filmde bunu yansıtmaya karar vermeleri, hem senaristlerin hem de yönetmenin başarısı diye düşünüyorum.

Çığır açan bir film beklemeyin fakat samimiyetle çekilmiş bir çocuk filminden içimizdeki çocuklara dair de dersler alabilmek adına büyüklerin de izleyebileceği, neşeli, renkli bir film izlemeye hazırsanız, vaktinize yazık olmayacaktır…

Yepyeni Bir Hayat / A Brand New Life

Yıl 1975, mekan Güney Kore’de bir Katolik yetimhane. Senarist/yönetmen Ounie Lecomte, bu ilk uzun metraj denemesinde kendi çocukluk deneyimlerini biraz olsun değiştirerek beyazperdeye aktarıyor. 9 yaşında bir kız çocuğunun başından geçenleri bize sanki her karede kendimizi onun yerine koymamızı istermiş gibi gösteriyor.

Bir bisikletin arkasında, şarkılar söyleyerek babasının belinden sıkı sıkı tutmuş olan bu şirin Koreli kızın o çekik gözleri gülmektedir adeta, anlarız ki babasını çok sever ve onunla çok mutludur. Baba ise filmde hep arka plan çekimlerle, adeta bir gölge gibi gösterilir, babanın kıza olan sevgisiyle, ya da karakteriyle ilgili genel anlamda hiçbir bilgi alamayız. Gözleri gülen bu kızı babası bir gün şık şık giydirir, bayram gezisine çıktıklarını söyler ona. Bir pastaneye giderek en güzel pastayı seçtirir kızına, Jin-Hee isimli kız ise etrafa neşeli gülücükler atmaya devam etmektedir.

Yetimhaneye geldiklerinde, o gri, soğuk ortam daha kapının girişinde bile etkiler Jin-Hee’yi. (Bu gibi detayları, kelimelerle, cümlelerle değil sadece ifadelerle, renklerle, anlarla, müzikle, ortamın gerginliğiyle ustaca verebilmiş yönetmen.)

Jin-Hee birşeylerin ters gittiğinin farkındadır, 9 yaşında bir beyin olarak belki sadece ortamı ve insanları yabacılamış, neden oraya gittiklerini anlayamamıştır, zaten kısa bir süre sonra da babasının onu orada bıraktığını ve bir daha geri gelmeyeceğini öğrenir. Öğrenmesiyle birlikte küçük oyuncunun o gülen gözleri ve dudakları, bir daha filmde asla gülmemek üzere, adeta söner, kapanır, düşer, biter. Bu, başarılı küçük oyuncunun genel bir rol kabiliyeti midir, oynadığı role kendini kaptırışı ve adeta hissedişi midir, tip olarak mı hikayeye çok uygundur, yoksa bunların hepsi midir bilinmez ama, filmde beni en çok etkileyen, gerçekten de bu kızın babasıyla birlikteyken yer aldığı o ilk on dakikalık sahnelerdeki gülen göz ve dudaklarının, yetimhaneye ayak basmasıyla birlikte bir daha asla gülmemesi oldu. Bu küçük kız adeta tip değiştirdi, adeta yüzüne bir maske taktı, başka biri oldu, yaşananlar sanki gerçekten de bu kızı değiştirdi, depresyona soktu, büyüttü, olgunlaştırdı, hayattan bezdirdi. Takdire şayan bir oyuncu seçimi ve koçluğu, takdire şayan bir oyunculuk.

Yepyeni Bir Hayat, Jin Hee’nin bu yetimhaneye alışamaması, babasının onu terkettiği gerçeğiyle yüzleşememesi, gerçek hayata dönemeyişi ve ciddi bir depresyon haliyle devam ediyor. Kendisinden birkaç yaş büyük arkadaşı ona umut veriyor, yüzü bir daha hiç gülmese de kalbi eriyor, babasından sonra ilk kez birine yakınlık hissediyor, rahatlıyor, ait hissediyor. Fakat hayat gene hiçbirşeyin kalıcı olmadığı, ilişkilerin hepsinin geçici olduğu gerçeğiyle yüzleştiriyor küçük kızı.

Filmin tüm ipuçlarını vermek gibi olmasın ama filmin ismi neden Yepyeni Bir Hayat diye soracak olursak, sonunda gerçeği kabul eden ve hayata ayak uydurmaya karar veren bir Jin Lee olması diyebiliriz. Yönetmenin de böyle bir çocukluk geçirdiği bilgisine sahip olduğumuzdan, kendisi için bir süre pause tuşuna basılmış gibi kalmış olan hayatının bir noktadan sonra, zamanla, deneyimle yoğrulup devam ettiğini görmüş, hayatın her türlü acıya, yalnızlığa, haksızlığa ve kabul etmemelere rağmen, bir şekilde devam ettiğini ve edeceğini bizlere de kendi deneyiminden yola çıkarak hatırlatmak istemiş diyebiliriz.

Sade müzikleri, temiz, net ve estetik planlarıyla görsel ve işitsel alanlara da hitap eden film, ağır temposuna rağmen kendine çeken, can acıtan ama etkileyen bir film. Umarız yönetmen, kendi çocukluğunu çektiği bu filmden sonra artık yapacağını yapmış gibi hissetmez ve değişik projelerle, iyi yaptığı yönetmenliğe ve senaristliğe devam eder.