Bir Kısa Film: “Altyazı” Röportajı

22.02.2008

Amerikan sinema dünyasının en prestijli ödüllerinden Accolade’de onur ödülü ve daha birçok ödül, Altyazı’nın oldu. Süreci yönetmeninden ve ekibin geri kalanından dinledik… Bu keyifli röportaja ve filmin fragmanına bir göz atın. Bu yaratıcı ekibi tanıdığınıza çok sevineceksiniz.

Herşeyden önce tebrik ediyoruz ödüllerinizi ve başarılarınızı. Sizi tanımayanlar için bize kendinizden söz eder misiniz?

Efe: Ben Efe Öztezdoğan. Alman lisesinde okudum, ondan sonra Bilgi Üniversitesi’nde sinema okudum, bir yandan piyasada reklam tanıtım filmleri çekerken bir yandan da sanatsal filmlerle ilgilendim. Altyazı daha okuldayken başladığım bir projeydi. Ama araya başka şeyler girince uzadı ve en son asker dönüşü Alper’le projeyi bitirmeye karar verdik.

Filme geçmeden fikrinizi alayım. Kısa film dünyası hakkında ne düşünüyorsunuz?

Efe: Kısa film dünyası son zamanlarda hızla büyüyen bir dünya. Teknolojinin ilerlemesiyle, dijital kameraların hem kaliteli olup hem de fiyatlarının çok ucuza çekilmesiyle kısa filmciler daha fazla iş yapmaya başladı. Tüm dünyada bu böyle. Ama Türkiye ve diğer ülkeler olarak ayırırsak, 35 mm veya 16 mm çok fazla film çekiliyor Avrupa’da ve bunlar finansmanlarını bir şekilde ayarlayabiliyorlar, sponsor buluyorlar veya okullardan, devletten yardım alıyorlar. Türkiye’de belki üç tane 35 mm film çekiliyor, gerisi sıfır bütçeyle çekilen dijital prodüksiyonlar. Dolayısıyla daha kaliteli birşeyler bekliyorsanız, biraz daha direnmeniz gerekiyor.

Kısa filmin seyircileri de aslında çok kısıtlı, en başta sadece kısa film yapanlar seyrediyorlar, belki belli prodüktörler, belli yetenekleri bulmak için seyrediyorlar, insanların da zaten adım olarak kullandığı bir şey kısa film. Bir mesaj vermek yanında kendini gösterip uzun metraj film çekmek için de kullanılan bir şey. Ama öyle olmak zorunda değil tabii bazı hikayeler de gayet güzel kısa filmle ifade edilebilir. Türkiye’de özellikle çok dar bunun kitlesi, gösterimleri ama hareketlenmeler, gelişmeler var. Kalite olarak mesela İstanbul Uluslararası Kısa Film Festivali’ne Belçika’dan bir yönetmen konuk olarak gelmişti. 50 bin euro yardım bulabilmiş ve bir saat kadar 50 bin euroya bu işin yapılamayacağını anlattı, ki dijital bir projeydi. Anca birkaç festivale kabul edilince Belçika hükümeti 100 bin euro daha vermiş. Festivaldekiler de bizde öyle bir sorun yok çünkü bizde öyle bir bütçe yok, sıfır bütçeyle çekiliyor dediler. Fark bu durumda. İş bir kaliteye ulaştıktan sonra, ister istemez, kimyasal olarak bir filmin üç dakikası 100 dolar, Kodak bir film alırsanız, onun yıkanması banyosu gibi bir sürü süreç var. Türkiye’de şöyle yardımlar var, biz bir trende çekim yapmak istiyorsak gidip konuşuyoruz, abi çekebilir miyiz, öğrenciyiz falan diye, tamam çek çocuğum diyor çekiyorsunuz, belki bu Avrupa’da 10 bin dolara mal olacak bir şey. Yani ilişkilerle belli işler yapabiliyorsunuz ama filmi alıp banyosunu yapmak gibi o tür süreçlere giremiyorsunuz, teknik anlamda bir kısıtlama oluyor.

Hemen Altyazı’ya gelelim. Fikir nasıl doğdu, senaristi de yönetmeni de sizsiniz, ilk nerden çıktı bu fikir?

Efe: Altyazı, en temelde aslında altyazıyı okuma kültürümüz üzerinden çıkmış bir fikirdi. Dolayısıyla belki Amerika’da olsak böyle bir fikir çıkmazdı. Ben bir belgesel film izlemiştim, türkçe almanca ve ingilizce, üç dilde olan bir belgeseldi, almanca varken ingilizce altyazı vardı, ingilizce varken türkçe altyazı vardı, türkçe varken almanca altyazı vardı, sürekli değişken bir altyazı formatı vardı, ben bu üç dili de bildiğim için öyle bir şey farkettim ki filmi türkçe izlerken bile altyazıyı okuyorum, yani film seyrederken sürekli altyazıyı okuma kültürü ile büyümüşüz. Bu filmin yapısal fikrini oluşturdu. Sonra da hikayesel yanını oluşturan başka bir fikir doğdu, bu ikisini birleştirince de Altyazı filmi doğmuş oldu.

Altyazı’da üst ses dediğimiz ses yok, onun yerine karakterlerin sübjektif altyazıları var yani anlatmaktansa düşündüğü şeyi orada altyazı olarak görüyorsunuz, kafasında olabilecek şeyleri, şunu yaptım, şuraya gidiyorum, merdivenden iniyorum gibi altyazılar var. Hikayesel bölümde de görüyoruz ki bu altyazılar aslında filmdeki iki karaktere de uyuyor, kişiliklerle ilgili bir hikaye anlatılıyor ve bu altyazılar yapısal durumu oluşturmuş oldu ama ilk kıvılcım gerçekten altyazılardan çıktı.

Aslında senaryonun psikolojik bir yönü var ve sanki biraz göstergebilimsel bir yaklaşım da var. O anlamda teorik bilgilerinizin de yararı olmuştur diyebilir miyiz?

Efe: Evet teorik bilgilerin yararı oldu ama orada aslında çok basit bir hikaye vardı, o basit hikayenin altına bir sürü alt metin yerleştirmeye çalıştım. Göstergebilim, psikanaliz, mitoloji, bunların hepsinden birşeyler koymaya çalışıp onların hepsinin 19 dakika gibi bir sürede tutarlı olmasını denedik, aslında tek bir amacı yok alt metnin, zaten üst metinden çok alt metine yönelen ve bir yelpaze gibi açılmaya çalışan bir film.

Altyazı deyince zaten “altmetin okumam lazım” gibi bir uyarı alıyor izleyici.

Efe: Evet öyle de bir göndermesi var, herhangi bir sembol ya da anlatım aracı için kullanılmaya çalışıldı, bu yüzden deneysel deniyor zaten, denendi ve şimdilik oldu gibi görünüyor.

Bu film dört senede mi çekildi? Araya başka şeyler girmiş sanırım?

Efe: Aslında üniversite son sınıftayken sömestr arasında başlayıp, okul bitmeden filmi bitirmeyi planlayarak çekimlere başlandı. Ama yapmayı çalıştığımız şeyin boyutu o zaman gözümüzde pek canlanamamış. Filmde en sonunda bir sahne var, bu sahnede karakterlerden biri o ana kadarki tüm filmi izliyor, biz de onu izliyoruz arkadan, “voyeur” bir tema var filmin içinde, o adamın onu izleyebilmesi için bütün filmin kurgulanıp bütün efektlerin yerleştirilmesi gerekiyordu, sonuçta dijital çekildiği için ve neredeyse bir aya yakın color correction’dan geçtiği için, biz boyadık filmi çünkü belli bir kaliteye ulaşabilmesi için, color correction denemez artık ona aslında, daha çok boyamaya benziyor, yani bu sebeplerden uzadı.

Üniversiteyi bitirme tezleri gibi çalışmalar araya girdi, dolayısıyla ikinci çekim ilk çekimden bir sene sonra olabildi. Bambaşka bir yerde, bambaşka bir oda tekrardan ayarlandı, boyandı, filmde arka arkaya gelen iki planın bir sene arayla çekilmişliği var, allahtan belli olmuyor halbuki oyuncular altı yedi kilo aldı mesela… (gülüşmeler) O çekimler de bittikten sonra filmin tamamı kurgulandı, sonra bazı teknik imkansızlıklar sebebiyle üç sene kadar bir ara oldu. Ben bu konuda ağlamayı da sevmem yanlış anlaşılmasın, biz filmi sessiz çekmek zorunda kaldık, ve çok uzun süre çekim yapacağımı bildiğimden, küçük bir kameram vardı, onunla çektim filmi, kamerayı okuldan alsam on günde bitirmem gerekiyordu çekimleri, okul olabildiğince yardımcı oluyordu ama imkanları da bu kadar, e on gün de çok az bir süre, biz bazen bir sahne için sekiz saat harcıyorduk ışık için falan mesela, tamamen sessiz çektik. E anlatımın da bir parçası olduğu için ses, bu kadar büyük bir kabusa dönüşeceğini beklemiyordum ben. Bütün o seslerin yeniden kaydedilmesi gerekiyordu ve anlatımın parçası olan bir müziğin filme eklenmesi gerekiyordu. İlk başta birkaç insanla bağlantı kuruldu ve denendi o müzik ve benim istediğimin imkansıza yakın bir şey olduğunu daha da iyi anladım. Ama piyasada iş yapan bu insanlardan hangisine gitsem, ya bu film tam Alper’likmiş, Alper Maral çok iyidir bu konuda diyorlardı.

Herkes bana Alper Maral’dan bahsetmeye başlayınca Alper’e ulaştım ve neden herkesin bana Alper’den bahsettiğini çok iyi anladım çünkü filmi algılayış biçimi tam benim istediğim gibiydi ve aynı bakış açılarına sahip olduğumuzu farkettim.

O zaman bu noktada Alper Maral’a dönelim, siz bahseder misiniz çalışma sürecinizden?

Alper: Kader beni buraya getirdi diyebilirim, sağolsunlar beni refere eden insanların gördüğü şeyi filmi seyrettiğimde ben de gördüm: istenen gerçekten imkansız bir şey. Fakat benim şöyle tuhaf bir zevkim var, okulda kapımda da yazılıdır, “zoru başarmak işimiz, imkansız zaman alır” derim ben. Yıllardır film müziği yapan biri olmama rağmen, bu film hem kendi duruşu, tanımı, hem Efe’nin buna vermiş olduğu özen dolayısıyla, ki bunların da paylaşılması gerekiyordu, benim için de az zaman almadı. Film müziğimizin Park City festivalinde filan takdir edilmesi boşuna değil dedirten bir durum var. Normal şartlarda film müziği denilen, alışageldiğimiz klişelerin tamamına sırtını dönen bir müzikal söylemi var. Ben yıllardır film müziği yapmayı bir düstura borçluyum, bestecinin kendi egosunu tamamen sıfırlayıp filmin içinden çıkan müziğe kulak verip onun diğer insanlar tarafından da duyulabilmesini sağlamak. Film de sıradan bir film olmadığı için algı kanallarını tamamen açıp, kafayı bayağı bir yorup, özene bezene yapıldı bu iş. Bizde soundtrack diye albümler var ya müzikmarketlerde satılan, orda bir filmin en sevilen şarkısının pop versiyonu yer alır, soundtrack bu değildir, filmde gözle görmediğimiz ne varsa sinemanın kokusu hariç, soundtrack’i oluşturur. Adamın gülmesi, oturması kalkması, onun görselle bütünleşmesi, bunlara çok özen gösterdik. Cenker diye bir arkadaşımız vardı, sağolsun o da ses tasarımında o kadar büyük özen gösterdi ki, komik derecede yani, çıtlar pıtlar var, her birinin frekanslarını yaptı Cenker, stüdyoda çok zaman geçirildi. Soundtrack, yani “ses izi” diyebileceğimiz şey, melodiyle bütünlenen bütün işitsel aslında filmin müziğini oluşturuyor. Konuşma olmayan, 19 dakikalık bir film için müziğin nasıl yüklü bir drama üstlendiğini deşifre etmek kolay. Görsel için çalışılan müzikler anlamında özellikle televizyonda gördüğümüz özensiz işlerden sonra, bunun çok dışında bir deneyim elvermesinden dolayı benim için de çok çekiciydi. Film müziğinde kullanılan bütün işitsel malzemeyi kendim tasarladım. Bu şu anlama geliyor, film müziğini yaparken genelde kes yapıştır mantığını kullanıyorlar gönül rahatlığıyla. Bu Elizabeth Taylor’u dekupe alıp Efe’nin filmine koymak gibi bir şey bence. Dolayısıyla nasıl ki başka bir kostümle başka bir ışıkla başka bir oyuncuyla çalışıyorsak müzikte de aynı işi yaptığımı söylemeliyim.

Efe: Şimdi filmdeki M’leri de şöyle anlatayım: Sübjektif altyazılardan bahsetmiştim ya, mesela bir karakter varken “onu benden çaldı” yazıyor, veya filmin başında “başladı” yazıyor, film karesi olarak da çeşitli yerlerde M’ler var, tamamen gelişigüzel beliren. Başladı’nın sonuna da geliyor, başladım oluyor, çaldı’nın sonuna geliyor, çaldım oluyor, seyirci aslında üst sesi kendi yapmış oluyor. Bir kare bile olsa onu algısıyla okuyor seyirci. Voyeur bir teması var ya filmin, sinemanın aslında bütün klişelerini kullandık, bütün o yenilikçi bakış açısını, özellikle film-noir temalarını, sigara, ayna, perde arkasından bakmak gibi.. Ama tüm bunları hiç kullanılmayan anlamlarıyla kullanmayı denedik. M’lerin en önemli amacı seyircinin de dahil olmasıydı.

Film bittikten sonra festivallere gönderme sürecinizden bahseder misiniz? Yurtiçi yurtdışı festivallerin seçimleri vs?

Efe: Festivale gönderme süreci, filmi göndermek, müziğini yapmak vs kadar zor bir süreç. Çünkü en başta Türkiye’den gönderiyorsunuz. Çok da maliyetli bir iş aslında, biz bağımsız sinemacılar diye adlandıracaksak kendimizi, öyle bütçelerimiz de yok. En başta bir seçim yapmak zorundaydık, bir sürü festival var sonuçta. Orta sınıf ve üst sınıf festivallere yollayıp çok da sonucu bilmeden başladık. Başta hiçbirşeyin farkında değilmişiz zaten, proje bitmiş ve uyku sersemi göndermişiz gibi.

Önce yurt çapındaki festivalleri tercih ettiniz, sonra mı yurtdışı oldu, nasıl oldu?

Efe: Orada şöyle bir ruh hali vardı, film bitti nereye gönderebiliyorsak gönderelim. Bu çok sorulan bir soru çünkü genelde insanlar yurtiçinde başarı aldıktan sonra o referansla gönderirler yurtdışı festivallerine, bizimki ise ilk Kanada’da kabul edildi. Sonra da İngiltere’de. Biz aslında başvuru tarihlerine göre gönderdik. Sırada ne varsa şeklinde. Sonra kabuller gelmeye başladı. Sonra da ödüller. Ama tabii bunun önce bir yazışma süreci var ki Hande anlatsın.

Hande: Tüm ekip Altyazı’ya sonuna kadar güveniyordu ama onu nasıl dillendirip somut bir veri halinde sunmalıyız’ı konuşuyorduk. Ben Efe’yi bu anlamda da çok takdir ediyorum çünkü o çok güzel dillendirebiliyordu, onun kadar güzel kimse ifade edemezdi bence. Birlikte basın bültenini, tanıtım dökümanlarını, görselleri vs oturtmaya başladık. Sonra dikkat ettik ki katılımcıların çoğu Amerika’dan oluyordu. Türkiye’den finalist olarak kalan da bir tek bizdik.

M yurtdışında nasıl çevrildi?

Efe: M’lerin hepsi I’a dönüştü. Bütün M’ler biraz kaydırıldı, I başa geliyor, I dikey M yatay, grafik olarak da değişti, I bir kelime M bir ek, ingilizcede anlamak daha kolay oldu. Film diyaloglu mu diye soruyorlar mesela formlarda, hayır diyalogsuz. Diyalogluysa altyazısı nece kısmını da dolduruyoruz. Diyalogsuz ama altyazılı diye ciddiyetsizce doldurulan formlar gibi…

Filme nasıl tepkiler yorumlar geldi?

Efe: Anlamayıp etkileyici bulanlar var, çok hayranlık besleyenler var, genelde bütün o estetik yapı, müzik, renkler, 19 dakikalık ağır bir filmi seyrettilir kılmış anladık ki. Jüriler için bin tane filmi arka arkaya nasıl izlediklerini merak ediyorum, kısa ve monoton bir filmi izlemek zor çünkü. O konuda başarmışız izletmeyi.

Altyazı’yı meydana getiren insanlar artık bir ekip anladığım kadarıyla ve birlikte hareket etmeye devam ediyorlar. Masada bir sürü fotoğraf görüyorum, İstanbul fotoğrafları. Yeni bir projeniz var sanırım, bahseder misiniz?

Efe: Yeni projemiz İstanbul ve kostüm üzerine. Adı belli değil daha, şu an daha şekillendirme aşamasındayız projeyi. İstanbul’un bir kültür merkezi haline gelmesi sebebiyle İstanbul’u tanıtım amaçlı işler var, bizimki o türden bir şey değil. Hatta tamamen zıttında duran bir şey.Bizim için burada gene detaylar çok önemli. Nasıl Altyazı’da M’lerin, çıt’ların detayları önemliyse onun gibi, İstanbul’un detaylarına konsantre olmayı düşünüyoruz. Deniz’in tasarım işlerini görünce de, ki o da kıyafet detaylarına konsantre olmuş bir isim, tamam aradığımız kişi Deniz dedik. Birlikte fotoğraflar çekmeye başladık. Tamamen makro çekimlerle gidecek bir konsept var bu fikirde, bir şehre ruhunu veren şey dokusudur, detaylarıdır, mesela köprü değil de köprünün en makro çekimindeki bir detay daha önemli olabilir. O detaylara paralel giden bir de kostümümüz olucak. Filmin yarısında kostüm, diğer yarısında İstanbul detayları olacak.

Peki bu belgesel tadında bir şey mi yoksa bir öyküsü olacak mı, diyaloglar olacak mı veya?

Efe: Diyalog olmayacak, ben buna güzelleme diyorum, güzelleme tadında bir şey olacak.

Alper: Bu şahane bir ekip projesi olacak ister istemez. Benim tuhaf bir fikrimden hareket ettik. Ben kostüm dramalara bayılırım, kocaman etekler bilmemneler… Efe de yönetmenimiz ya, Efe dedim kostüm drama yapıyoruz. Herşey 35 mm filan olacak vs. Kostüm dramamızın başrolünde tek bir kostüm olacak. Bu anlamda Deniz’i bulmak süper oldu. Şaşalı, 1940’ların o Hollywood filmlerini aratmaması önkoşulu var. İstanbul’un bozuk paraya çevrilmesi bizi çok rahatsız ediyor, o şekilde bir yaklaşımımız yok, tamamen detaylara yönelik bir yaklaşım. Hayrete düşürecek bir proje olsun diye düşünerek yola çıktık.

Fotoğrafları incelersek, gerçekten öyle detaylar var ki, bu mesela her şey olabilir, bu bir yol olabilir, bir kapı olabilir…

Efe: Bu bir helva mesela ama asla anlaşılmıyor değil mi?

Alper: Güzellemeye artı olarak söyleyebiliriz ki bir soyutlama olacak bu film. Son derece somut öğeler kullanarak soyut bir anlatım olacak.

Efe: Biz şu an ilk aşamadayız. Denizle gezip fotoğraf çekiyoruz ben görüntü yönetmeniyle de sürekli konuşuyorum, Ferhat Öçmen’le… 35’e geçirmek de başka bir zorluk çünkü, sonra müzikleri de yavaş yavaş oturucak.

Alper: Daha müzik çalışmalarım başlamadı ama kafamda belli bazı şeyler, zaten bu işler böyledir, kafada üç ay gezip durur, dört dakikada çıkarırsınız.

Efe: Mesela kostüm de daha belli değil, önemli olan ekip olarak aynı fikir etrafında, birlikte gelişecek, yer kostüm müzik biraz daha biraz daha oturucak sonra çekilip kurgulanacak.

Deniz: Böyle ticari olmayan bir işin bana gelmesi konusunda ben de kendimi çok şanslı hissediyorum. Başta bir tedirginlik vardı bende, onlar zamanında çok güzel işler yapmışlar ve bir uyum lazım birlikte çalışabilmek için. Ben New York’ta Moda Tasarımı okudum, sonra altı sene New York’da çalıştım, 2004’te döndüm, bizim aile işiydi, tasarımlar yapıyorum ama tabii genelde ticari işler oluyor. Yaptığım işlerde özgür kalabildim ama gene de ben biraz daha oynamayı seviyorum. Bu arada illüstrasyon çizimler yapmaktan da çok hoşlanıyorum. Bu çalışmalarımı görünce Efe ve Alper birlikte çalışabileceğimizi düşündüler sağolsunlar, kafa olarak da uyuyoruz, projeyi anlattıklarında benim hissettiklerim, benim aklıma gelen şeyler örtüştü.

Ne tarz şeyler uçuşuyor kafanızda?

Deniz: El örgüsü benim çok sevdiğim bir şey, incecik şişlerden kalın şişlere geçip diyelim ki o bir kazaksa, bilmemkaç numara şişle başlayıp onu kabartıp içinden saç örgüsü geçirip onu sepet örgüye çevirip, ponpon yapıp, iplikler sallayıp vs vs bu anlamda çok özgürlük tanıyan birşeyden bahsediyoruz, efeye mevsimi sormuştum kış düşünüyorum deyince çok sevindim. Altına ben biraz daha doku verecek pliseli etekler, hareketli etekler düşündüm.

Mesela duvarın makro dokusu ile eteğin dokusunun benzerliği gibi bir şey mi olacak?

Deniz: Aynı olması şart değil, belki bir iki noktasında evet, mesela şu fotoğraf trikoyu iplikleri çağrıştırdı bende o yeterliydi benim için.

Efe: Aynı olması için bir dört sene harcayabiliriz tabii şimdi düşününce.
(Gülüşmeler)

Uzun metraja geçiş ne zaman olacak sence? Olacak mı?

Efe: Elbette olmalı ama acelem yok, bu ekiple yapmak istediğimiz birkaç proje daha var, önce onları hayata geçirmek istiyorum açıkçası.

Sanki hepiniz soyut anlamlarla ilgili çalışmaktan hoşlanıyorsunuz, orada birleşiyorsunuz?

Alper: Hep böyle olması şart değil ama zevk veriyor bu bize. Bir de hepimiz somut değerlerle yoğun çalışan insanlarız, iş, güç, gerçekler… Proje dediğimizde onun değerinin ağır çekmesi lazım. Liseden beri bir Faust takıntım var. Goethe 63 yılda tamamlıyor, benim de 40 yılda filan tamamlanır. Ayla Alganlar filan 14 yıl prova edip Faust’u, çıkarmadıklarını bilirim. Bu fikri çalıp yapmak isteyen varsa buyursun.

Efe: Sanat eseri bitmez, bırakılır diyoruz biz.

Alper: Bu arada, bir mesajınız var mı diye bir soru gelmeden ben söyleyeyim, ekip kurun. Güven ve özveri lazım.

Efe: Bunun doğrusu da yok, bazı insanlar da sadece ben çekmek istiyorum diyebilirler.

Hande: Takım olurken birbirinden beslenmeler çok önemli. Alperle Efe birbirlerinden o kadar besleniyorlar ki, şimdi Deniz de katıldı.

Efe: Arda, Çağlar ve Kazım’dan oluşan bir yazar ekibimiz de var. Onları da analım.

Kimlerden etkilendiniz, hangi akımlar, türler ilginizi çeker?

Efe: Stanley Kubrick severim, Alper pek sevmez mesela.

Alper: Ben Uzakdoğu sinemasını seviyorum genelde.

Kısa filmcilere neler öneriyorsunuz? Ekip olun dışında?

Alper: Ekip olalım, egolarımızdan kurtulalım, yola çıkarken bir hikayemiz olsun, kameralar ucuzladı diye kısa film çekmeyelim, sokağa çıkalım, başka sanat dallarından etkilenelim ayrıca kısa film, birşeyin kısası, kısaltılmışı filan değil, bana kalırsa uzun filmden de zorlukları var bazı yerlerde, şiirle romanı nasıl bir tutmuyorsak, şairle roman yazarını nasıl ayrı kategorilerde değerlendiriyorsak aynı mantıkta yaklaşmak lazım.

Efe: Tek bir film yapmış biri olarak çok da nasihat verecek bir durumda hissetmiyorum kendimi, ama yaşadıklarım adına şunu söyleyebilirim ki dört senede bitirmeyin filminizi. Çünkü soğuyabiliyorsunuz filmin bazı noktalarından, hatalar artık bağırmaya başlıyor.

Hiç “devam edemeyeceğim, olmayacak” dediğiniz oldu mu bu süreçte?

Efe: Açıkçası olmadı.

Bence bu da sizin verdiğiniz güzel bir mesaj. Yılmamak, inanmak, olucak demek, yarıda bırakmamak. Hayal bu dememek, uğraşamam dememek..

Efe: Bence de çok önemli.

Alper: Herkesin, bir tek filmciler için demiyorum, bir davası olması lazım. Davanız yoksa, savunacak birşeyiniz yoksa, olmaz zaten. Bu film, bir davayı savunmak için sadece bir format.

Efe: Altyazının davası da geçecek bir dava değildi, o açıdan hiçbirşey eskimemiş oldu.

Karakedi isimli şirketinizden bahseder misiniz son olarak?

Efe: Karakedi bizim iş yapmak için kurduğumuz bir şirketti ama filmlerimizi de bu şirketin üzerinden yapıyoruz. İdealist ve sinema üzerine yoğunlaşmak için aracı kurum olmasını istediğim bir yer oldu. Kreatif bir ekibimiz de var, sete gidebilecek bir ekibimiz de var. Piyasaya da bayağı iş yapıyoruz. Ama benim için Alper, Deniz gibi insanların varlığı, bir kamera sahibi olmaktan çok daha önemli.

Röportaj: Melis Zararsız

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s