Münferit’i Konuştuk!


12.05.2008

Vizyona yeni giren yerli film Münferit’in yönetmeni Dersu Yavuz Altun ile söyleştik. Sohbet bir anda başlayıverdi, doğal akışıyla sizinle paylaşıyoruz:

Filminizde gerçekten rahatsız edici, izlenmesi hayli zor sahneler var…

Festivalden önceki gösterimlerde, Antalya’da mesela başka bir kurgu vardı, daha çok tecavüz sahnesi vardı, onları çıkardık ama şu ankini bile fazla buluyorlar. Tecavüzlerin her birini aynı açıdan tekrar tekrar göstermenin bir amacı vardı tabii. Uzaktan sallanan bir arabayı da gösterebilirdik ama özdeşleşme yaşatmak istedik.

Göstermek istediğinizin bu olduğu çok belliydi, rahatsız etme amacıyla çektiğiniz, ama bunu başardınız da…

Kadın izleyiciyi de biraz salondan kaçırıyoruz galiba. Zaten ülke karanlık, bir de bu tecavüzleri göstermenin ne anlamı var diyeceklerdir. Ama biz seyirci hesabı kitabı yapsaydık bu filmi çekmezdik zaten.

Baştan alalım, Dersu Yavuz Altun kimdir, sinemaya nasıl başlamıştır, tiyatro geçmişi de var sanırım?

Ankaralıyım. Tıp fakültesinde okurken tiyatroya başladım. Hevesti hep içimde. Dört yıl tıp okudum, ailemi ikna ettim ve tiyatro yaptım. Ankara’da tiyatro yaparken hemen hemen tüm özel tiyatrolarda çalıştım, uzun yıllar Ankara Sanat Tiyatrosu’nda çalıştım. Aynı zamanda TRT’de dramalarda yazar, yardımcı yönetmen ve oyuncu olarak çalıştım. Genç Sinemacılar diye bir program vardı. Mustafa Altıoklar da o destekle bazı filmlerini çekmiştir, o da biliyorsunuz doktor, doktorlara TRT’de böyle bir destek veriliyor galiba (Gülüşmeler…) Set deneyimi, sinema tiyatro iç içe devam ederken uzun metraj sinema yapma hayallerim başladı ama Ankara’da mümkün değil. Sinema yapmak için İstanbul’a geldim. Ekonomik krizin de yaşanmasıyla, maddi altyapıyı oluşturabilmek ve projenin de olgunlaşması için biraz bekledim. Kültür Bakanlığı’ndan destek alınca artık başlayalım dedik.

Münferit’in konusu nasıl ortaya çıktı?

Senaryo yazdığım için gazete kupürlerini kesme alışkanlığım var, gerçek hikayelerin anlatılması gerektiğine inanan biriyim senarist olarak da… Üç farklı kupürdü. Telekulak olayı Karabük’te gerçekten yaşanmış. Onlar bir kişi de değilmiş ve yirmiye yakın kadını tehdit etmişler. Daha doğrusu yirmiye yakın kadın şikayetçi olabilmiş düşünün, çıkmayanlar kimler kimbilir.. Geçenlerde gazetede vardı kurmacayı zorlamış, üç kadının üçü de suçlu olur mu deniyor halbuki gerçekte en az yirmi kişi…

Bizim aslında korku ve gerilim sineması için kitaplara, dini olaylara gerek yok, o kadar çok malzeme var ki gerçek yaşanan olaylarda, gazetelerde… Bunları konuşmuyoruz bunlarla yüzleşmiyoruz.

Münferit’in amacı yüzleştirmekti değil mi?

Ben sinemayı toplumsal yüzleşme alanı olarak görüyorum. Bunun için çok iyi bir olanak, konuşulmayan şeyleri sinema yoluyla konuşabilmek…

Şu an iki akım var sinemada bariz olarak, biri gerçekten popüler olmak için yapılan ticari sinema var. Bunun dışında da Cannes’daki, Berlin’deki festival jürilerini mutlu etmek için bazı filmler çekiliyor. Oysa Yılmaz Güney’lerin yetiştiği bir coğrafya burası, toplumsal sorunları sinemaya taşıyarak bir duyarlılık oluşturma gibi bir işlevi de var sanatın. Elbette popüler alanda da kullanılacak sinema ama bu anlamda bir ihmal söz konusu, hiçbir şey yapılmaması ya da çok cılız seslerin çıkması düşündürücü. Sinema, aydınlar için, söyleyecek sözü olanlar için büyük bir olanaktır, güçtür. İyi yapılmış bir film insanın kimyasını değiştirebilecek nitelikte olandır. Yönetmenlik bu anlamda tanrı olmak gibi. Mesela Şarküteri adlı film, bizden Anayurt Oteli, Truffaut filmleri, salondan çıktığımda başka biri olduğumu hissettiğim filmlerdir. Amaç seyirciyi o karanlık odaya çekip derdinizi anlatmak.

Sinema seyircisi alelacele kotarılan birçok işe gitmemeyi seçti. Bu anlamda ben seviniyorum bence sinema izleyicisi seçici olmayı biliyor. Vizyonunu bayrama sömestre göre ayarlayan filmlere akın akın giden seyirciden bahsetmiyorum tabii. Kemik sinema seyircisine ulaşmak mesele ve bence öyle bir kitle var ulaşılabilen.

Oyuncuları seçerken neye dikkat ettiniz?

Bu konuda çok şanslıyım. Kastta bulunan herkesle ben daha önce çalıştım, tanıdım, sahnelerde gördüm. Örneğin Ali Erkazan’ı 20 değişik rol oynarken görmüşümdür herhalde. Onun sınırlarını çok iyi bilirim. Neler yapabileceğini biliyordum o yüzden kast kolay oldu. Yazarken bile kafamda tasarlamıştım.
Genel anlamda Türk sineması ve yönetmenleri hakkında ne düşünüyorsunuz?

Son 10 yıldır belki de Kültür Bakanlığı’nın desteği sonucu, ilk filmini çeken çok insan oldu. Ciddi bir canlanma oldu. İyi Seneler Londra gibi sıradışı bir film çıktı, Dondurmam Gaymak gibi değişik bir çalışma, Polis, Takva, bunun gibi örnekler çok iyi… Ciddi bir gelişme var. Nicel olarak arttı, nitel olarak da iyice artacak diye düşünüyorum ama ülkede genel anlamda bir çöküş var. Güzel olan, incelikli olan, felsefe içeren her şey konusunda bir başaşağı gidiş var, sinema da bundan payını aldı. Küresel bir köy olduk artık.

Seyirci niye azaldı niye çoğaldı’yı düşünürken bile daha geniş bakmak lazım. Bir ailenin sinemaya gitmesinin maliyeti vs, bir sinemacı bunları düşünmek zorunda. Tüm düşünsel alanlarda hiçbir şey hafiflemeden genişlemiyor. Medyanın çok büyük payı var tabii bu düşüşte. Rating uğruna sınırsızca etik değer taşımadan yaptığı pompalamalar yüzünden alıştırılıyor halk. Sonra da halk bunu istiyor diyorlar. Kör rakibiyle aynı şartlarda dövüşebilmek için onu mahzene çeker diye bir laf vardır, aynen öyle… Adalet duygusu denen şeylerin yok olduğunu görüyoruz, her türlü dolabın döndüğü, hiç kimsenin rahat olmadığı bir ortamda yaşıyoruz. Hep tedirginlik. Adalet yoksa huzur da yok.

Münferit tam da bunu anlatıyor zaten. Hiç kimsenin rahat olmadığı, suçluluk duygularıyla yaşadığı bir ortam yaratmışsınız aslında.

Bir ailenin ciddi bir ihmalinden kaynaklı olarak cinsel şiddete dayanan çöküşünü görüyoruz, hikaye o aslında ama bir yandan bir insanı anlatırken onun yaşadığı dönemi de anlatmış oluruz. Dağılan ailenin arkasındaki dinamikler, sistem sorgulaması… Münferit sözcüğü o yüzden seçildi. Biraz bilgili duyarlı insanlar bu sözcüğü yetkili birinden duyarsak arkasından birşey çıkacağını bilirler. Çoğu şeyin sistematik olduğunun deşifresini yapmak istedik. Sinemanın diliyle bunu eleştirmek istedik, bağırıp çağırmadan, slogan atmadan..

Cesur sahneler koymaktan, rahatsız edici, herkesin rahatlıkla izleyemeyeceği sahnelerden, herkesin yüzleşemeyeceği konulardan bahsetmekten çekinmediniz mi?

Bazı şeyleri tartışmaya birilerinin açması gerekiyor. Ticari olarak batarım diye düşünmek bir korkudur, politik olarak soruyorsanız, bir iktidarı rahatsız edebilirsiniz ve bu coğrafyada adım atmak sizin için zorlaşabilir. Bu topraklarda doğruyu söylediği için hayatı söndürülen çok insan var, mesela Hrant Dink. Benim yaptığım iş çok da kahramanlık gerektirmiyor. Ortalama akla ve vicdana sahip herkesin tartışabileceği bir şey olarak görüyorum. Bu kadarını ancak kahramanlar tartışabilir dersek bu ülkede yaşanmaz. Ticari anlamda riskli bir proje ama bu sinemanın da seyircisinin var olduğunu düşünüyorum. Bu iş Yılmaz Güney’le bitti gibi gösteriliyor ama değil. Hüseyin Karabey gibi isimler bence devam ettiriyorlar. Bu da bir gereksinim.

Politik ve ruhsal dediniz, iki yerden de saldıran bir film, hangisinin daha etkili olmasını istediniz filminizde?

Aslında çok da birbirinden bağımsız şeyler değil bence. İyi birşey yapacaksanız, her konuya ruhsal olarak da yaklaşmak zorundasınız. Yüreği ve beyni aynı anda harekete geçirecek işler kalıcı oluyor bence. En politik sanatsal yapıt bence insanı en doğru ve yalın anlatabilen sanatsal yapıttır. Artı bir çabaya gerek yok politik olmak için…

Yeni proje mutlaka vardır?

Ayaz isimli bir projem var. Soğuk bir kış mevsimi gerektiren bir iş. Aralık ayında başlamayı düşünüyoruz. Mekan arayışları sürüyor.

Ne anlatıyor?

Sanat varolduğundan beri tartışılagelen bir kavram vardır, Dostoyevski’nin meşhur suç ve ceza ve bağışlama kavramlarını tartışan bir film olacak. Acele etmiyorum. Biz Münferit’i 19 günde çektik ve o benim için birkaç sinema okulu bitirmek gibi oldu, hem yönetmeni hem senaristi hem yapımcısı ben olduğum için… Sinema, acelesi olan insanın yapacağı bir iş değil. Yüz yıl sonra bile izlenebilecek bir yapıt oluşturmak sorumluluğu çok önemli. İlk filmi yaparken de bunu biliyorduk ama koşullar bizi zorladı ve yaşayınca daha net gördük.

Münferit’i izledikçe hoşunuza gitmeyen şeyler oluyor mu?

Çok açık söyleyeyim, şimdi olsa bu filmi böyle çekmezdim. İki şey önemliydi, utanmayacağımız, arkasında duracağımız bir film çekelim demiştik, onları sağladık. Ekip olarak iyi ki bu filmi yaptık dediğimiz, arkasında durduğumuz bir film oldu. Ama dediğimiz koşuşturmaca olmasaydı bambaşka bir film çıkabilirdi.

Senarist Dersu Yavuz Altun’u daha başarılı buluyorum yönetmen Dersu Yavuz Altun’a göre. Senaryodaki başarı da, görmüş geçirmişlikten, bir de dramaturji bilgisinden kaynaklanıyor sanırım. Sevda Şener hocamızdan öğrendiğimiz dramaturji çok önemli sinemamızda. Metnin mühendisliği konusunda çok sarkan yanlar var bugün sinemada. Sinema hikaye anlatmaz, gösterir diyen sinema anlayışı da var ama ben buna pek inanmıyorum.

Eklemek istediğiniz birşey var mı?

Münferit sıradışı bir film. Absürd sinema değil ama, kişisel sinema da değil. Takip edilebilecek, heyecan, aksiyon, gerilim öğeleriyle insanı kendine çeken ama bütün bunları yaparken de topluma dair söyleyecek sözü olan bir film. Böyle bir filmin toplumsal karşılığı var bu coğrafyada. Böyle sıradışı bir iş görmek isteyenlere lütfen gidiniz ve görünüz diyebiliriz. Filmle ilgili Berlin Türk Film Haftası’nda Berlin Başkonsolosu filmi izledi ve “Türk sinemasının bu tarz hikayeleri ustalıkla anlatma olgunluğuna ulaşması beni çok sevindirdi” dedi, bu eleştiri beni çok mutlu etmişti.

Röportaj: Melis Zararsız

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s