Kaybedenler Kulübü

Doksanların sonunda üniversite öğrencisi olan ben, haftada üç gece Kent Fm’de çok farklı bir radyo programı dinliyordum. Hayatı hiç ciddiye almıyormuş gibi yapan, kadın erkek ilişkilerini, seksi, yalnızlığı ti’ye alıyor gibi cesur bir sohbeti sürdürürken birden bire ciddi ciddi felsefe yapan, yeri geldiğinde duygusal taraflarını da ortaya koyan, çok kültürlü, çok zeki, çok komik ve çok ciddi iki adamın, Kaan Çaydamlı ve Mete Avunduk’un Kaybedenler Kulübü adlı radyo programıydı bu.

Bu program alt kültüre hitap eden bir programdı. Kent insanının yalnızlığını temsil ediyordu adeta. Popüler bir program olmadı hiçbir zaman, bilen biliyordu, herkesin bilmemesi ve herkesin bu programdan keyif almaması, hayranları için bir ödül gibiydi hatta. Cesurdu bu adamlar, söylenemeyecekleri söyledikleri için kimi çevrelerce hoş karşılanmıyor, kimilerince ise adeta idolleşiyorlardı. Kapalı kapılarda.

İşitsel bir mecrada devam eden bu programın kahramanı Kaan ve Mete’yi dinleyen çoğu insan, bu iki adamı yolda görseler tanımazlardı. Bu adamlar, örnekse Cenk ve Erdem gibi, Okan Bayülgen gibi, Beyaz gibi, radyoculuk deneyimlerinden sonra televizyon ekranında veya sinemada boy göstermedi. Meşhur olmadı. Ve bir gün bu program küt diye bitiverdi. Gene bilen biliyordu: Kaan’ın sahip olduğu 6:45 yayıncılık, alt kültür kitaplar satmaya devam ediyordu sadece. Aradan nereden baksanız 12 yıl geçti. Tolga Örnek’in yeni sinema filminin bilgileri sızdı basına ve bu film vizyonda. Bu filmin adı Kaybedenler Kulübü. Evet, bu film, tam da bu hikayeyi anlatıyor: gerçeği. Hem de görsel ve popüler bir iletişim aracı olan “sinema”da anlatılıyor bu hikaye.

Kaan ve Mete’yi iki genç ama usta oyuncu canlandırıyor: Nejat İşler ve Yiğit Özşener. O yıllara geri dönülmüş ve bu iki adamın İstanbul, Kadıköy’de bir radyo programı yaptıkları dönem yaşadıkları rock’n roll hayat tarzı, mercek altına alınmış. Filmde de bizimle paylaşılan, Yiğit Özşener’in canlandırdığı Mete karakterinin annesi ile olan ilişkilerinden de anlaşılacağı üzere, bu iki arkadaşın aslında maddi sorunları yok. Hayata yenik başlamış karakterler değiller. Yani kelimenin aklınıza gelecek ilk anlamıyla “kaybeden” değiller. Peki neden Kaybedenler Kulübü diye bir isim seçmişler programlarına? Çünkü onlar kaybetmeyi “tercih” etmişler. Onların başarıyla, para pulla, şöhretle, lüks yaşamla işleri olmamış. Üç kuruş kazanalım diye programlarının formatını değiştirmemişler mesela, parasız yapmışlar bu işi ve bu özgürlüğü de programda ağızlarına geleni söyleyerek, kendilerine sansür uygulamayarak kullanmışlar! Evet, aslında sansürün bu denli gündemimizde olduğu şu anlarda, bu film yerine tam da cuk oturuyor. Doksanlarda popüler olmasa da canlı yayınla herkesin evine girebilen bu program, herhalde 2003 ve sonrasında yayında olsa, anında sansürle karşılaşır, hatta belki de sona erdirilirdi. Ne güzel zamanlarmış ki o zamanlar, programın ne zaman biteceğine kendileri karar vermişler! Alın size bir özgürlük daha!

Hala filmden bahsetmediğimin farkındayım, başlıyorum. Yönetmen Tolga Örnek bu radyo programı yayındayken Amerika’da eğitim görmekteymiş, bu yüzden bu programın eski dinleyicilerinden biri değil. Alt kültüre ait bir kişiliği de yok aslında, böyle bir yaşam tarzı yok daha doğrusu. Ama senaryo eline geçiyor ve bu hikayeyi öğrendiği andan itibaren büyük heyecan duyuyor, bu filmi çekmek istiyor. Kaan Çaydamlı ve Mete Avunduk, popülerleşmek gibi bir kaygıya girmeden Tolga Örnek’e güveniyorlar ve izin veriyorlar bu projenin gerçekleşmesine. Güzel bir ekip kuruluyor, gerçekten de uyumlu, keyifli çalışan, film çekimleri bittiğinde üzülen ve hala birlikte takılan bir arkadaş grubu meydana geliyor.

Gerçek hikayeyi bilen biri olarak filmi izlemeden önce kaygılarım vardı, hem popülerleşmesini istemiyor hem de “acaba o dünya gerektiği gibi yansıtılmış mı, neresinden ele alınmış” diye kaygılanıyordum. Filmi iki kez izledim ve sonuçtan memnun kaldım. Film bir komedi filmi olarak da okunabilir, içindeki dramatik öğeler de öne çıkabilir, alt kültür bir yaşam hikayesinin kendi gibi alt kültür filmi olarak da bakılabilir. Yani filmin içinde film var, oyuncuyu özgürleştiren bir yanı var filmin, siz hangi katmanında kendinizi buluyorsanız, film o. Çok güldüm, espriler süperdi diye de çıkabilirsiniz salondan, o kültürü iyi yansıtmış diye de çıkabilirsiniz, güzel bir aşk hikayesi vardı ve oldukça felsefe yaptılar diye de düşünebilirsiniz. Bunların hiçbiri yanlış bir okuma olmaz sanırım film açısından.

Bence filmin en büyük başarısı ise bahsettiğimiz gerçek hikayeyi hiç bilmeyen ve bunu bir kurguymuş gibi izleyen seyirciyi de, hikayeyi sonradan öğrenerek izleyenleri de, kendini hikayenin içinde hissedeni de çekebilme yeteneği. Bunu da sağlam bir cast, sağlam bir senaryo ve sağlam teknik öğelerle başarmış yönetmen. Filmi renkli kılan kurgusal öğeler, mizahın biraz daha altını çizmişse de, göze batmamış, yerinde olmuş diyebiliriz.

Filmin dramatik yapısında ve senaryonun odaklandığı noktalarda, özellikle karakterler açısından bakarsak, Kaan(Nejat İşler)’ın yaşadıklarına, aşklarına, psikolojisine, yalnızlığına daha çok hakim oluyoruz, Mete ise biraz geri planda kalıyor, belki Mete’yi de biraz daha çözebilmek istiyor gönül.

Tiyatro öğrencileri olduklarını öğrenmeme rağmen fikrimin değişmediği bir konu var ki, örneğin Kaan ve Mete’nin hayatına giren kadınlar ve diğer bazı yan karakterlerin oyunculukları, diğer oyunculukların doğallığının yanında gerçekten sırıtmış. Eleştirebileceğim bir diğer konu ise, aslında Tolga Örnek’in bu ve bundan sonraki tüm filmlerine, genelde olumlu şekilde yansıyacağına inandığım belgeselci gözünün, bu filmdeki bazı karelerde dramatik bir film için fazla enformatik bir kamera kullanımına yol açmış olması. Örneğin Kaan karakterinin profesyonel bir fotoğrafçı olduğunu anlamamız için fotoğraf ödüllerinin üzerinde gezen kamera beni oldukça rahatsız etti. Fakat bunlar elbette filmin genel dokusunu bozan ciddi sorunlar değil.

Doksanların ruhunu yeniden hatırlamak, sansürsüz ve içi dolu bir radyo programında neler konuşulabiliri görmek, böyle adamlar da yaşamış mı ya Kadıköy sokaklarında diye şaşırmak ve belki de biraz imrenmek için, gençlik, rock’n roll ve özgürlük için, barış için, sevgi için, çok yalnızım be sevgili okur. İyi seyirler.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s