Hep Seni Aradım



Ülkemizde vizyona girmesi 4 yıl gecikmiş olan Hep Seni Aradım, 1996 yapımı L’Apartement filminin bir yeniden yapımı. Chicago’nun bir mahallesi olan Wicker Park, ana karakterlerin buluşabildiği tek nokta olarak anlamlı bir isim olmuş film için.

Gilles Mimouni’nin senaryosundan yola çıkılarak çekilmiş olan film, Lisa ve Matthew adlı iki gencin birbirlerine sırılsıklam aşık olmalarını fakat bazı gizemli sebeplerle ayrı düşmelerini, gene de birbirlerinden vazgeçemeyip iki yıl sonra kavuşmalarını anlatan bir aşk filmi… diyip bırakırsak, filme gerçekten haksızlık etmiş oluruz. Her şeyden önce yönetmen Paul McGuigan’ın filmin kurgusunu tamamen bir flashback harikası olarak oluşturması, filmi klasik bir aşk hikayesi olmaktan kurtarıyor, neredeyse bir gerilim havasına sürüklüyor.

Film seyirciyi ilk başta Matthew ile tanıştırıyor ve onunla özdeşleştiriyor. Gözlerinden belirsizlik, memnuniyetsizlik, kararsızlık ve şaşkınlık okunan Matthew, sevgilisine nişan yüzüğü bakmakta, sevgilisinin abisiyle ortak yaptıkları iş dolayısıyla Çin’e gitmek üzere hazırlanmaktadır. Takipte olduğumuz Matthew, hiçbirşey söylemese de onu takip edip onunla özdeşleşirken, “mutlu değiliz, bir problem var” hissini çok rahat alabilmekteyiz seyirci olarak. Bu konuda Josh Hartnett’ın oyunculuğuna söyleyecek hiçbir söz yok. Tanıştığımız ikinci karakter ise, gene oyunculuğundaki doğallığa şapka çıkartılacak olan Matthew Lillard, yani Matthew’in can dostu Luke. Daha sonra ise Matthew’un sevgilisiyle, sevgilisinin abisiyle ve iş ortaklarıyla tanıştırılıyoruz, çok da içli dışlı olmayarak…

Matthew’da hakim olduğunu hissettiğimiz çelişki/sorun/kararsızlık, adı her neyse, bir süre sonra nedenini belli ediyor. Matthew, geçmişi hatırlamaya başlıyor. Eski sevgili Lisa ile, Matthew’un hatıralarının içine girerek tanışıyoruz. Geçmişte kalan bir aşk hikayesi bize Matthew’un anılarından bölük pörçük olarak sızıyor. Bu bölük pörçüklük negatif anlamda değil asla çünkü bilinçli olarak boş bırakılan yerler ve sonra bu boşlukların doldurulması konusunda mükemmel bir puzzle oyunu oynuyor kurgu sayesinde yönetmen. Bu açıdan Michel Gondry’nin Sil Baştan’ıyla benzeştiklerini söyleyebiliriz.

Klasik bir aşk hikayesi gibi başlamışken, filmin son 40-50 dakikası, sert ve ani bir dönüşle, gizem dolu sahneler ve beklenmedik sürprizlerle koltukta doğrulmamızı ve labirentler içinden geçerek gizemi çözmek istememizi sağlıyor. Hitchcock’vari bir merak uyandırışla devam eden film, bazen röntgencilik öğeleriyle bize Arka Pencere‘yi hatırlatıyor. Paralel geçişler, geçmişe gidiş ve geri dönüşteki ustalık, özellikle başından sonuna kadar adeta bir süs gibi filme işlenmiş olan o kaleydoskop(çiçek dürbünü) tadı veren görüntüler, yönetmenin, daha önce çekilmiş olan bir senaryoyu kullanmış olsa da, kendi filmine kendi imzasını atabilmesini sağlamış… Bu anlamda yönetmenin film d’auteur olarak adlandırılan akımda oldukça başarılı olduğunu söyleyebiliriz.

Tiyatral sahneler, filmde yapılan oyunlar ve gerçekliğe yapılan atıflar ustaca işlenmiş. Shakespeare cümleleri olsun, doğru ayakkabının doğru kıza tam oturup, yanlış kıza büyük gelmesi gibi Sindrella masalına yapılan göndermeler olsun, bu tarz alt metinler Hep Seni Aradım’a olağanüstü derinlik katmış.

Hep Seni Aradım’da, senaryo olarak bizi rahatsız edebilecek iki etmen var. Birincisi film boyunca rahatsızlık verici derecede fazla işlenmiş olan bir tesadüfler silsilesi. Genelde filmlerde tesadüf öğesi kullanıldığında seyirciye iki şık sunulmuş oluyor, ya filme kendinizi kaptırıp, film işte diyeceksiniz ve hatta hayatta da karşımıza çıkan tesadüfleri hatırlayıp, bunlara inanacaksınız, ya da bunu reddedip filmi saçma bulacaksınız. İkinci etmen ise filmdeki iletişimsizlik probleminin anlamsızlığı… Bundan 20 yıl önce yaşanmış bir olayı anlatıyor olsa çok mantıklı olacakken, iletişim çağında cep telefonundan mesaja internetten wap’a bu kadar olanak varken iki insanın aylarca aynı şehirde olup birbirlerine bir türlü ulaşamamaları, en basitinden birbirlerini cep telefonlarından bulamamaları pek inandırıcı gelmiyor. Şaşırtıcı tesadüflere bile inanıveriyor insan ama buna inanamıyor.

Her şeye rağmen oyunculuklardan kurguya, çekimlerden soundtrack’ine kadar mükemmele yakın bir filmle karşı karşıya olduğumuzu söyleyebilirim. Stereophonics’ten Maybe Tomorrow ile başlayıp, Coldplay’den The Scientist ile biten ve bu parçaların da müziği olsun sözleri olsun olaylara cuk oturtulduğu film, akıllarda uzun süre yer edecek cinsten.

http://beyazperde.mynet.com/sinekritikdetay.asp?id=1709

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s